Yaratıcılık, değerli orijinal fikirlere veya buluşlara sahip olma durumudur. İnsanoğlunda doğuştan var olan bir özelliktir. Gelişiminde ailenin, çevrenin ve en önemlisi de eğitim yuvalarımız olan okullarımızın yadsınamayacak kadar payı büyük olmasına rağmen, maalesef ki körelmesinde de katkısının azımsanamayacak kadar çok olduğu kabul edilmektedir. Ben de eğitimimde yaratıcılığın çok önemli olduğunu ve geliştirilmesi gerektiğini savunanlardanım. Araştırmalar şunu göstermiştir: Matematik, fen, edebiyat, sanat vs. Hangi dal, hangi meslek olursa olsun yaratıcılık olmadan başarı pek de mümkün değildir. Japonya, Amerika gibi teknolojide kendini göstermek ancak yaratıcılıkla mümkün olabilir .

Yaratıcılık olmadan bilimden söz edilemez. Newton, Archimedes gibi bilimadamlarının buluşlarına tamamen tesadüftür diyemeyiz. Elbette anlatılanlar gibi Archimedes yıkanırken suyun kaldırma kuvvetini keşfetmiştir fakat bu tamamen o anlık bir tesadüf olamaz, bu imkansızdır. Bunu merak etmiş, üzerinde çok fazla düşünüp kafa yormuş, bu konuya konsantre olmuştur ve bir kıvılcım çakabilmiştir. Dolayısıyla tesadüf gibi görünen böylesi buluşları tesadüf olarak görmek doğru değildir. Çünkü bilimde de yaratıcılık, diğer alanlarda olduğu gibi merakla başlar ve bu merak, çocuklarda doğuştan ve oldukça fazlasıyla vardır. Sürekli soru sorarlar, öyle ki; bıktırdıkları çok olur, soruları bitmek bilmez, ardı arkası kesilmez.

”Yaratıcılık sabırlı bir araştırmadır.” der Corbusier. O halde bırakalım araştırsın çocuklar, kaşif olsunlar; inanın, en büyük buluşları yaratanlar başarılarını sorgulama ve araştırmalarına borçlulardır. Doğada küçük kaşiflerin bulabileceği o kadar çok şey mümkün ki, bırakalım engelsiz tadını çıkarsınlar. Pisagor, üçgeni tahtalara şekiller çizdiği uygulamalarla bulmuştur. Bize düşen de meraklarını köreltmeden, anlamaya dönük, heyecanlarını diri tutarak doğru bir eğitimle gelişimini sağlamak olsun. İnanın, yaratıcılığa eşlik eden heyecan, güvenden daha önemli ve etkili bir motivasyondur. Onun için heyecan içinde fikirlerini, bırakalım söylesin çocuklar; böylece güvenleri gelişir, başarıya emin adımlarla yürürler. Fikirlerinin olması ve bu fikirleri dile getirmeleri için bilgiye, belgeye, onaya gerek yoktur, bir anda bir durumdan etkilenerek ortaya çıkabileceği gibi yaratıcılığın da temel taşıdır. Akıllarına düşen bir fikri dillendirme cesaretini gösteren çocukların öz güvenleri gelişir ve düşünmekten, söylemekten, denemekten, çekinmeden tekrarlayarak başarıya ulaşabilirler. ”Escherichia coli’ye bir yabancı, gen transfer ederek üremesini sağlamak bir kitapta yazmıyordu.” Bilim adamları bilgilerini deneylerle çoğaltarak buluşlar gerçekleştirirler. Guilford’un da sözleri bunu destekler niteliktedir. Yaratıcılığın dört adımının olduğunu söylerler: Var olan problemi tanımlama, oluşan fikirlerden türevler üretme, değerlendirme ve uygun sonuçları taslak haline getirme. Graham Walls ise yaratıcı sürecin aşamalarını; hazırlık, kuluçka, aydınlanma, gerçekleşme olarak ifade eder. Bu aşamalar da gösteriyor ki yaratıcılık için fikir, düşünmek, cesaret ve güven gerekli olduğu kadar zeka, yetenek, benlik algısı, güdüleme düzeyi oyunlar gibi pek çok faktör de yaratıcılığı etkilemektedir.

İşte bu nedenle eğitim sisteminin ana prensipleri yeniden gözden geçirilerek yaratıcı, sorgulayıcı, araştırıcı, oyun metotları ile yapılandırmalı hayal gücü zenginliği doğru ve etkili kullanılarak yeniden şekillendirilmeli. Aksi takdirde çocuklarımızın doğuştan sahip oldukları özellikler, günümüz geleneksel eğitim uygulamaları nedeniyle körelmekle kalmayıp kaybolmaya mahkûmdur. Araştırmalar da bunu göstermektedir. World Economic Forum’un paylaştığı bilgiye göre; anaokullarında yaratıcılık, dâhilik oranı %98 iken, bu rakam ilkokula başlamakla azalmaya başlıyor. Lisede %3’lere kadar düşebiliyor, bununla birlikte Torrance Yaratıcılık Testi’ne göre ise çocuklar arasında özgünlüğün azaldığı belirtiliyor. İşte bu korkutucu veriler nedeniyle Lewis Panelman organize sistemin değişmesi gerektiğini ilan ederek alternatif öneriyor. Yine Amerika Kimya Derneği Başkanı, 3 – 16 yaş arası çocukların bu sistemin yaratıcılığı ve bilgiye açlığı söndürdüğünü, çocukları soru sormaktan ve aldığı yanıtı sorgulamaktan vazgeçirdiğini belirtiyor. Bizim okullarımızda da durum farklı değil, öğretmen merkezli bir sistem, ver ve verdiğin gibi geri al temeline dayanmaktadır. Hal böyle olunca, ezberin kalıplarına ve ezberciliğe alışmakta olan çocuklar, düşünmeyi, sorgulamayı, araştırmayı ve çözümlemeyi becerememektedirler.

Gillian Lunne’nin hikayesini duyduğumda çok etkilenmiştim; K. Robinson Lunne’ye nasıl dansçı olduğunu sorar. Lunne ise ilkokulda umutsuz bir öğrencidir. Öğrenme bozukluğu ve hiperaktivitesi vardır. Bütün bu sorunlar, ailesine bir mektupla bildirilir ve sonrasında annesi onu bir uzmana götürür. Uzman, annesiyle konuştuktan sonra Lunne’ye annesiyle özel konuşması gerektiğini söyleyip, onu odada bırakır, çıkarken de bir müzik açar, annesine ise izlemesini söyler ve bunun üstüne Lunne’nin ayaklarını müzikle hareket ettirdiğini görür ve annesine onu dans okuluna yazdırması gerektiğini, hasta olmadığını, tam aksine onun bir dansçı olduğunu söyler. Lunne, dans okuluna gitmekle kalmadı. O, çok başarılı bir dansçı ve dünyanın en başarılı müzikallerinin koreografisini hazırlayan bir balerin olarak tarihe geçmiştir.

Bu ve benzer örnekler eğitim sisteminin yanlışlarını göstermektedir. Yaratıcılığın temeli olan farklılıkları, özgünlüğü, kusurmuş gibi düzeltmeye çalışmak, kalıplarla herkesi aynılaştırmak, farklı olanı eleştirmek büyük bir hatadır. Cezalarla ötekileştirerek, belki de geleceğin mucitlerinin önü kesilmekte ya da yok edilmektedir. Oysa Picasso’ya kulak verip ”Rafael gibi resim yapmak dört yılımı, çocuk gibi resim yapmak ise ömrümü aldı.” demesinden dersler çıkararak yaratıcılığı olumsuz etkileyecek şeyler bir yana; hiç dokunmadan, kalıplara sokmadan, aynılaştırmadan, oyunlarla da yaratıcılıklarını pekiştirerek gelişmelerine katkıda bulunmalı, onlara kaliteli bir gelecek hazırlamak istiyorsak zihinsel, duygusal, fiziksel sosyal gelişimlerine katkı sağlayacak uygulamalara yönelmeliyiz.

Çünkü;

”FİKRİ HÜR, İRFANI HÜR, VİCDANI HÜR” kuşaklar yetiştirmenin ön koşulu budur.

                                                                                                             

Sosyal medyada paylaş

Nilgun Bayraktaroglu

Published On: Şubat 16th, 2020Categories: Çocuk Hakları, Pedagoji, Yaşam0 Yorum

Leave A Comment