Evrende yalnız olup olmadığımız, insan zihninin en büyük sorgulamalarından birisidir. Bu sorgulamanın sersemleştirici tutkusu, ilk insanların gökteki anlam veremedikleri parlak noktalara şaşkınca bakışlarına kadar dayanıyor. Şimdi ise etrafımızdaki gezegenleri keşfediyor, başka galaksileri gözlemliyoruz ve birden aklımıza evrende çok yalnız olduğumuz geliyor. Geçmişimize dayanan bu sorgulama sonunda insanlar üç farklı düşüncede toplanmışlar:

Dünyadaki canlılar dışında uzayda başka canlılar yoktur.

Dünyadaki canlılar dışında uzayda canlılar vardır ama gelişmemiş hâldedirler.

Dünyadaki canlılar dışında uzayda gelişmiş canlılar vardır.

Siz nasıl düşünürsünüz bilmem ama ben yalnız olmadığımızı düşünenlerdenim ve sizinle bir denklem paylaşmak istiyorum. 1950’li yıllarda Frank Drake bu sorunun üzerine gitmiş ve yaratmış olduğu denklemle bizlere küçük de olsa bir açıklama yapmıştır. Büyüklüğü tartışılmaz olan evren hakkında düşününce birçoğumuz bir şeylerin farklı olduğunu hissediyoruz, değil mi? Bu denli büyük bir evrende bizim kadar gelişmiş canlıların var olması matematiksel olarak mümkündür.

Hadi, biraz matematiksel düşünelim.

NT = İletişim kurabileceğimiz medeniyetlerin sayısı

R* = Uygun yıldızların ortalama doğum oranı

fp = Gezegensel sistemlere sahip yıldız oranı

ne = Sistem başına düşen dünya benzeri gezegen oranı

fl = O gezegenler arasında yaşamın başlama oranı

fi = O yaşam içerisinde zeki yaşamın evrimleşme oranı

ft = O zeki yaşam içerisinde teknoloji geliştirme oranı

tl = İletişim kurma yetisi olan medeniyetin ömür süresi

Görüldüğü üzere bu denklem tam sonuç vermese de tahmini olarak evrende dünya üzerindekinden başka birçok gelişmiş varlık olabileceğini de göstermektedir. Bu matematiksel denklemin dışında uzayla ilgili gözlem ve araştırma yaptığımızda da asıl sorumuzun cevabını tam alamıyoruz. Bunun nedenini bir araştırma üzerinden tartışalım. NASA ve Almanya’dan bilim insanları on yıl önce bizden yaklaşık üç yüz ışık yılı uzakta bulunan BD+20 307 isimli yıldız sistemini incelerken sistemde çok fazla sıcak toz gördüler. Yıldız sistemi, uçak tabanlı olan SOFIA Teleskobu ile tekrar incelendiğinde ise daha da fazla sıcak tozla karşılaşıldı. Tespit edilen sıcak toz büyük bir gezegen çarpışmasının kalıntısı olarak değerlendirildi. Araştırmadan yararlı bulgular elde edilse de bizim bu olayı ancak çarpışma anından üç yüz yıl sonra gözlemleme şansımız oluyor yani bu yıldız sisteminin üç yüz yıl öncesini görüyoruz. Uzaydaki bir gezegenin görüntüsünün ne kadar geçmişe ait olduğu; gözlemlendiği yerle, gözlemlenen gezegenin geçmişini görmemizin sebebi, o gezegenden bize ulaşan ışığın aldığı mesafenin uzaklığıdır. Işık bize ne kadar geç ulaşırsa biz de o gezegenin o kadar geçmişini gözlemleriz. Şimdi bu mesafeyi biraz artıralım.

Varsayalım ki bir milyon ışık yılı uzağımızda gelişmiş ve kendi teknolojisini üretebilen bir uygarlık var ve dünyayı gözlemliyor. Sizce ne görür? Tabi ki dünyanın bi milyon yıl öncesini görürler. Mesafenin çok fazla olması ve ışığın da bu mesafeyi çok uzun bir zamanda katetmesi, diğer canlılarla iletişime geçmemiz konusunda büyk engel teşkil ediyor.

Umalım ki teknolojimiz geliştikçe bu engelleri de aşıp yıldızlar ötesinde bulunması muhtemel dostlarımızla iletişime geçebilelim.

Sosyal medyada paylaş

Diyar Aykal

Che’nin ‘Gerçekçi ol, imkansızı iste’ söylemi hayat felsefesi olan Diyar, şuan Karadeniz Teknik Üniversitesi'nde güverte bölümünü okumaktadır. Çocukluktan beri dünyayı gezme hayalini son 3 yıldır otostopla 10 dan fazla ülkeye giderek gerçekleştirmeye çalışıyor. Toplumsal ilişkilere kafa yormuş ve toplumun aslında sınıflardan, tarihin ise sınıf savaşımından ibaret olduğu gerçeğini kendisi de fark etmiş ve bu ilişkilerin ezilen tüm sınıfların desteğiyle insanlık yönünde değişip dönüştürülmesi gerektiğine inanır. Son zamanlarda ekoloji alanına eğilmiş bulunmaktadır. Diyar, hayvanların birey olarak sayılması gerektiğini savunduğu için vegandır ve bunun toplumsallaşması gerektiğine inanır.
Published On: Eylül 22nd, 2021Categories: Bilim0 Yorum

Leave A Comment