Sosyal medyada paylaş

Yok olmasına birkaç saat kalmıştı. Bedenen yok olmasına. Ruhunun ölümü gerçekleşeli çok olmuştu zaten. Bir yaz sabahı, yeni umutların güneşle birlikte doğduğu, denizin en usul olduğu, huzurlu ve sakin bir günde ruhu onu terk etmişti. Kimse farkına varmamıştı bunun. O an yeryüzünde ne kadar insan varsa, hepsinin yüzüne gülümseme yerleşmişti, kimse nedenini anlamamıştı. Kalplerinde sıcaklık oluşmuştu.

Yavaş yavaş, parça parça tükenişini izliyordu. Her bir kaybolan parçada tüm hayatını görüyordu.  Büyük kütüphanede duran kadim kitap bu görüntüye daha fazla katlanamayacağını düşündü. Gözlerini kapattı. Her yer karanlıktı. Bu yaşlı kitap, ilk insanların varoluşuna da şahit olmuştu, kıyamet gününe de. Savaşları, aşkları, ölümleri görmüştü. Hepsinin içinde bulunmuştu. Kimi zaman en ön saflarda savaşmış, kimi zaman saray yakılıp yıkılırken çaresizce oturmuştu. İki aşığın kavuşmasını da görmüştü, iki mültecinin kaçışını da. Hepsini kaydetmişti sayfalarına. Ama ilk defa gözlerini kapatmıştı. Görmek, izlemek istemiyordu. Orada olmak istemiyordu. Bu çok ağırdı. Karşısında bir ruh oturmuş, vicdanının bedenini kemirmesini izliyordu.

Büyük kadim kitap, insanlığın her anına tanıklık etmişti. Yaşamı boyunca da tüm sayfalarını, tüm kelimelerini, harflerini sızlatacak kadar utanmıştı. Koca koca devletlerin başlarında rahat koltuklarında oturup milyonlarca insana vur emri verenlerin gözlerinde görmüştü “insanlık” dedikleri şeyi. Yolda yürürken kaldırıma çökmüş açlıktan bitap haldeki çocuğa bakan gözlerde görmüştü, bir katili soylu olduğu için serbest bırakan hakimin gözlerinde görmüştü. Şimdi oturmuş, ölümünü izleyen adamın her lahzasında da görmüştü.

Kadim kitap gözlerini kapalıyken sayfalarını hızlıca geri çevirdi. Bu bi-vare hale düşmüş adamın ilk anına gitti; doğacağı haberiyle birlikte tüm ülke gerçek anlamında griye boyanmıştı. Onun doğumuna kadar olan sürede ise ülke gittikçe harap hale gelmişti. Doğduğu gün ise tarihin en kötü, en korkunç, en yoksul, en mahvolmuş günüydü.

O, kralın oğluydu. Tahtın tek varisiydi. Tüm yaşamını ayrıcalıklar geçirdi. Bencil olmayı öğrendi. Güçlü olmayı öğrendi. İnsanları ayırmayı öğrendi. Güçsüzü ezmeyi öğrendi. İnsanları ezmeyi öğrendi. İstediklerinin olması gerektiğini; kendi hayatının, kendi zevklerinin, her şeyden daha önemli olduğunu öğrendi. Dünyanın kendi etrafında döndüğünü öğrendi. İyiliğe dair tek bir şey bile öğrenmedi. Sevgiye dair öğrenmedi. Aşkı öğrenmedi. Güzelliği öğrenmedi. Sanatı öğrenmedi. Baktığı tüm her şeyin kırık dökük, yanmış halini görüyordu. İnsanları çirkin görüyordu, güllerin dikenlerini, ağaçların kurumuş hasta gövdelerini görüyordu. Tanrı onu kapkara kalbiyle göndermişti. O önce acı çektirmek, sonra da acı çekmek için gönderilmişti. Kadim kitabı düşüncelerinin arasında duraksadı, çok kötü bir kalp; zavallı diye iç geçirdi. Keşke, sevmeyi bilseydi dedi.

Zavallı adam, tahta çıktığında çok gençti ama babası da tahtı kendi isteğiyle bıraktığında çok gençti. Tüm sarayı; annesini, kız kardeşlerini dahil babasına karşı asılsız dedikodular yayarak doldurmuştu. Tüm saray birbirine düşmüştü. Kral, yüzlerce savaştan, devlet işlerinden yorulmadığı kadar oğlunun yaptıklarından yorulmuştu. O gencecik, heybetli kral, tahtını çökmüş, herkesin iğrendiği sevmediği bir adam olarak bırakmıştı. Yeni kral, zavallı adamımız, sarayda büyük törenlerle karşılanırken ise sanki herkesin içine göklerden bir yerden huzursuzluk yerleştirilmişti.

Kral oluşunun daha ilk gününde, babasının kaldırdığı köleliği tekrar kral yasalarına koymuştu. Zaten yoksul olan ve hala büyük kuraklığın izlerinden kurtulamayan halkın vergilerini yükseltmişti. Zorla, karşılıksız, erkek çocuklarını ailelerinden koparıp savaşa almıştı. Kadınlara şarap evlerini, pazarları yasaklamış, soylu kadınların kıyafetlerine kadar da kurallar getirmişti. İlerleyen zamanlarda ise işler daha da değişti. Zavallı kral durmuyordu. Karşısına yargılanmaya getirilen insanları ceplerindeki paraya göre değerlendirip, parası olmayanları öldürtüyordu. Çevresinde dost bir ülke bırakmamıştı, hepsiyle savaşıyordu. Etrafında ne varsa her şeyi, herkesi öldürüyordu. Sarayda çevresinde tuttuğu adamları dışında herkes sürünüyordu. Eğitimi yasaklamıştı, onun yerine okullarda kralın sözleri okutuluyor, çocukların beyni yıkanıyordu. Halk sadece kralları için çalışıyordu. Kralda ise hiçbir acıma, hiçbir sevgi göstergesi yoktu.

Bu şekilde geçen seneler, çorak araziler, saldırgan, barbar, yoksul ve çaresiz bir halk, kahrından felç geçirmiş eski bir kral, gücüne güç demeyen sarayı altınlarla ve büyük davetlerle dolduran bir kral yaratmıştı.  Kral herkese yeterince acı çektirmişti. Sıra ise kendisine gelmişti. Tanrının saati işliyordu. Saraya gelen gezgin büyük hürmetlerini sunarak, yenilikler ve haberler getirdiğini söyleyerek kralın huzuruna çıktı. Saygıyla eğildi ve kralın önüne iki tane eşya bıraktı. Bir hançer ve beyaz sisle dolu bir kavanoz. Tüm saray toplanmıştı. Bu esrarengiz adamı merak ediyorlardı.

“Sayın kralımız.” diye söze başlayan gezgin devam etti. “Size iki tane hediyem var. Çok uzaklardan getirdim. Artık sizin zamanınız doldu. Siz, tanrının evrendeki tüm kötülükleri, tüm çirkinlikleri, tüm günahları topladığı kişisiniz. Yapılacak her şeyi yaptınız. Bundan sonra size vicdanınız eşlik edecek. Vicdanınız sizin içinize çökecek. Utancı doğuracak. Tüm yaşattıklarınız için utançla dolacaksınız.” Kral adamın devam etmemesi için vurun emri vermek istiyordu ama yapamıyordu. Hiç kimse yerinden kıpırdayamıyordu. “Bu utanç o kadar ağır olacak ki yaşamsal faaliyetlerinizi engelleyecek. Bu gördüğünüz hançerle kendinizi öldürmek isteyeceksiniz ama acınız bitmeyecek. Siz, vicdanınızın bedeninizi kemirmesini izlemekle cezalandırıldınız.” Kavanozun kapağını açan gezgin, hemen, o sisin içinde kayboldu.

Kadim kitap büyük bir iç daha geçirdi. Sayfalarını çevirmeye devam etti. O andan itibaren, gezginin dediği gibi olmuştu. Zavallı kralın kalbinde başlayan bir duygu boğazını tıkamıştı. Tüm vücudunu titretmiş, kanını dondurmuştu. Öldürdüğü, şiddet uyguladığı, eziyet ettiği, kandırdığı, hile yaptığı, üzdüğü, hayatı zindan ettiği tüm insanların, tüm hayvanların gözlerinden başka hiçbir şey göremiyordu. Kendisini odasına kapattı. Tüm ülke sessizliğe büründü. Kral artık bittiğini anlamıştı. Kıpkırmızıydı. Utançtan kıvranıyordu. Yaptığı şeyler akla mantığa uygun şeyler değildi. Kendisini hep yüceltmişti. En yüksek görmüştü. Ama odasını paylaştığı o fare ondan daha yüceydi. Bunu anlıyordu. İnsanların en alçağı olduğunu işte şimdi anlıyordu. Ve bu alçaklığın, ırkla, renkle, statüyle ilgisi olmadığını, en yüce insanların sevgiyle beslenen insanlar olduğunu anlıyordu. Saatlerin sonunda dayanacak gücü kalmamıştı. İçindeki kavgayı dindiremiyordu. Tüm vücudunda savaş vardı. Denilen gibi yaptı. Bir nefes alışta hançeri kalbine bastırmıştı, nefes verişte ise bedenini izliyordu. Vicdanının bir kurt gibi bedenini kemirmesini izliyordu. Yavaş yavaş, parça parça tükenişini izliyordu. Her bir kaybolan parçada tüm hayatını görüyordu. Kadim kitap gözlerini tekrar açtığında, ortada hiçbir şey kalmamıştı. Oda bomboştu. Her şey bitmişti. Güneş açmıştı. Zavallı adam herkese ders olması için gönderilmişti. Ama bir kötülüğün doğuşu ve bitişi, utancın ve vicdanın hikayesinin kayıtlı olduğu kadim kitap ise o sayfalarını yırtıp atmayı tercih etti.


*Kapak Görselindeki Heykel, Heykeltraş David Altmejd’e Aittir.

Sosyal medyada paylaş

Serenay Sabırlı

Serenay Sabırlı
Okumayı öğrendiği ilk andan itibaren kendini edebiyata, daha fazla okumaya, araştırmaya, öğrenmeye adamış. Henüz ilkokuldayken okuduğu Samipaşazade Sezai’nin Sergüzeşt kitabını asla unutamaz. Türk edebiyatına ayrı bir hayran, doğunun büyüsüne inanıyor ve hep eskiyi özlüyor. Yaşamının anlamını barış ve sevgide bulmuş. Sanata ve doğaya aşık; gerçek ve sonsuz özgürlük peşinde. Hayatının dönüm noktası vejetaryen ardından da vegan olmasıymış. Gelecek kuşağa inanıyor, insan ve hayvan özgürlüğü için mücadele ediyor, mücadelenin zaferle sonuçlanacağına, güzel günlerin geleceğine inanıyor.

Leave A Comment