UYARI!

Bu yazıda bahsi geçenler bazıları için tetikleyici olabilir. Tetiklendiğinizi hissettiğinizde lütfen okumaya ara vermenizi ve kendinizi güvenli hissettiğiniz takdirde okumaya devam etmenizi tavsiye ederiz!

“Feminizm” mücadelesiyle, “Veganizm” mücadelesinin ortaklaşması gerektiğine dair tartışmaların haklılığına inandığımdan böyle bir yazı yazmak zorunluluğu hasıl oldu. Bu yazımda kadınlar ve hayvanlar üzerinde kurulan bu baskının, yaratılan kölelik düzeninin aslında ne kadar ortak bir zihniyetin ürünü olduğunu ve iki türün de birbirinden bağımsız bir şekilde özgürleşemeyeceğini anlatmayı hedefliyorum. Hazırsanız başlayalım.

Ataerkil bir dünya düzeninin kadın ve LGBTİQ+lar üzerinde uyguladığı baskı ve sömürü biçimleri ile hayvan bedeni üzerinde uygulanan baskı ve sömürü biçimleri arasındaki benzerlik bir tesadüf eseri değil. İki tür üzerinde uygulanan politikalar birbirini besleyerek bu tahakkümü yaratan erili adım adım büyütüyor. Sadece insan merkezli mücadele yürütenlere kötü haberi en başta vermek istiyorum: Tüm türler özgürleşmedikçe, tüm canlıları mal olarak gören düzenden vazgeçilmedikçe özgürleşebilmemiz mümkün değil. Hep dediğimiz o slogana çıkıyor yine yollarımız: “Kurtuluş Yok Tek Başına Ya Hep Beraber Ya Hiçbirimiz!”

Birçok itiraza ve eleştiriye hazırım elbette. Hatta birkaçını tahmin bile edebiliyorum: “Ben insanım ve benim üzerimde kimse baskı kuramaz, ben özgür bir bireyim, beni hayvanlarla aynı kefeye koyup bir de mücadele ortaklaştırıyorsun!” diyenler kulağımı çınlattı bile. İşte bu türcülük, ömrümüz boyunca mücadele ettiğimiz cinsiyetçilikle aynı yerden besleniyor. Temel fikir ırkçılıkla bile benzerlik gösteriyor. “Ben ondan daha değerliyim.” Isaac Singer’ın o çok beğendiğim sözü her şeyi özetler nitelikte; “Hayvanlar söz konusu olduğunda bütün insanlar Nazidir; hayvanlar için bu sonu gelmeyen bir Treblinka’dır.”

Hisseden, Acı Çeken Canlılar Üzerinde Yok Etme Hakkımız Olduğuna Bizi Kim İnandırdı?

Bir ırkçıya kendisinin diğer tüm ırklardan daha değerli olduğunu, bir erkeğe kendisinin bir kadından daha değerli olduğunu düşündüren şey neyse, bir insana da bir hayvandan daha değerli olduğunu düşündüren şey odur. Hayal edin, köle pazarları kurulup insanlar alınıp satılırken de sahipler aynı şeyi söylüyordu; “O benim malım ve her istediğimi yapabilirim, ben ondan daha değerliyim.” Hisseden, acı çeken canlılar üzerinde yok etme hakkımız olduğuna bizi kim inandırdı? Cevabı çok basit: Erkekleri kadınlardan daha değerli olduğuna kim inandırdıysa o. Et tüketiminin bile erkeğe atfedilen bir yeme biçimi olarak kabul edilmesi aradaki bağlantıyı ifşa eder niteliktedir.

Özellikle bu ülkede yaşamış kişilerin çokça gözlemlediği birkaç örnek vermek istiyorum: Ailenizle veya bir arkadaş grubunuzla pikniğe gitmeye karar verdiğinizde erkeklerin hatta grupta etkisi daha fazla hissedilen bir erkeğin ortaya atılıp mangal görevini üstlendiğini görmediğiniz olmamıştır. Padişahların anlatılırken, “Bir kuzuyu tek başına yerdi.” denmesini de duymadığınızı sanmıyorum. Tüm bu örnekler hayvan bedeni üzerindeki tahakkümün ve erkekliğin bağdaştırılmasının bir sonucudur. Gücün ve üstünlüğün simgesi olan eti pişirecek kişi elbette erkek olacaktır ve bir kuzuyu yemek elbette bir hükümdarın gücünü tescilleyip iktidarını güçlendirecektir! Kurban bayramlarında hayvanları erkeklerin almaya gitmesi ve erkeklerin öldürmesi, parçalaması ise bu topraklarda yetişen herkesin gördüğü bir örnektir ve et yeme pratiklerinin erkekliğin ve erkek gücünün simgesi olduğunun en geleneksel gerçeğidir. “Güçlü” olan erkeğin “zayıf” olan hayvan üzerinde hakimiyet kurarak gücünü göstermesidir anlatılmak istenen.

Adem’in Kaburgası!

Büyüdüğüm ailede de benzer şeyleri görerek büyüdüm. Örnek verecek olursam; yemeklerde etler seçilerek masadaki erkeklere daha çok dağıtılırdı. Bunun nedeni; etin güç verdiğinin düşünülmesi ve erkeğin gücüne güç katma ihtiyacının olduğuna dair inançtan başka bir şey değil. Bu da kısaca cinsiyetçiliktir. Bu örneklere dildeki benzerlikler de eklenebilir elbette. Güzel bir kadını tanımlarken “piliç” benzetmesinin kullanılması bir tesadüf mü sizce? Ya da bir kadına hakaret etmek isteyenlerin “kaşar” demesinin alt metninde hayvanın mal olarak görülmesi ve ondan elde edilen tahakküm ürününün yine bir mal olarak görülmek istenen, kadını değersizleştirmek amacının varlığını inkar etmek mümkün mü? Nusret’in ölü hayvan bedenlerini kırbaçlarken çektiği videolarda “seksi” bakışlar atmasının sebebinin tahakküm kurduğu bir canlı üzerinden kendisine güç devşirmesi ve bunun cinsel bir anlam taşıması olduğuna yönelik inancı taşıdığını hangimiz reddedebilir? Sedat Peker’in yayımladığı videolardaki dili sizce bundan bağımsız mı? Korkaklıkla suçladığı kişi için, “Karısının donuna saklanıyor.” demesindeki cinsiyetçilik ile, “Sana tasma takıp gezdireceğim.” cümlesindeki türcü tehdidin birbirinden beslenmediğini söylemek mümkün mü? Carol Adams’ın da sorduğu gibi, “New Jersey’deki bir et lokantasının adı “Adem’in Kaburgası” idi. Kimi yediklerini sanıyorlardı?”

Etin güç ve iktidar ifadesinin yanı sıra elbette sebze yemeklerinin kadının daha sık tükettiği bir besin olduğuna dair inanç da kadının masumluğu ve kırılganlığı kabulünden besleniyor. Henüz karnist olduğum liseli zamanlarımda spor yapan bir erkek arkadaşımla gittiğimiz bir mekanda onun diyetine uygun olarak salata benim de hamburger sipariş etmemden sonra siparişlerimizi getiren garson salatayı bana; hamburgeri ona servis etmişti. O zamanlar gülmüştük ama feminist bakış açısı kazandığımda bunun ne kadar cinsiyetçi bir bilinçdışı davranış olduğunu fark etmiştim. Elbette şimdi baktığımda bunun aynı zamanda yukarıda anlattığım şeylerle birebir bağlantısı olduğunu görebiliyorum.

“Doğayı Bereketlendirmek” İçin Cinsel Saldırı!

Peggy Reeves Sanday tarafından yazılmış olan Female Power And Male Dominance isimli kitabında da bu konuya ilişkin birçok tespit mevcuttur. Sanday, araştırma yaptığı topluluklarda da benzer bir sonuca ulaşmıştır. Sanday’in tespitlerine göre erkeklerin hayvanlara uyguladığı şiddet ile erkeklerin kadınlar ile kurdukları güç ilişkileriyle kuvvetli bir bağ vardır ve erkeklerin hayvanlara uyguladığı şiddet sadece hayvanlara uygulanmakla kalmamakta ve erkeklerin kadınlarla olan toplumsal ilişkilerine yansımaktadır. Yine bu çalışmada aktarılmıştır ki erkeklerin avlanma yoluyla istediğini elde edemediği durumlarda “doğayı bereketlendirmek” için kadınlara cinsel saldırıda bulunmuşlardır ve kadınları ritüellerden dışlamışlardır. Yani erkekler doğa ve hayvanlar üzerinde tahakküm kurdukça veya tahakküm kurmayı hakları gibi görerek normalleştirdikçe, bu çaba ve istek sadece bu alanda sınırlı kalmıyor ve insanlar arasındaki güç ilişkilerine de yansıyor.

Hayvanlara şiddet gösterenlerin insanlara da şiddet gösterdiği ise bilimsel çalışmaların çokça konusu olmuş önemli bir mevzudur. Ancak elbette biz hayvan hakları savunucuları için bir hayvanın hakkını korumak insana yönelecek şiddetin önlenmesi için değildir. Burada ifade etmek istediğim husus, hayvanlarla insanlara, özellikle de kadın ve LGBTİQ+’lara uygulanan şiddetin bağlantılı olduğu gerçekliğidir. Eğer radikal bir toplumsal değişim ve şiddetten olabildiğince arınmış bir toplum istiyorsak hayvanların bir meta olarak görülmesinden vazgeçmemiz gerekiyor.
Hayvanların meta olarak görülmesi ve kadınların da çok uzun bir süredir buna yönelik mücadele vermesi elbette yine benzerdir. Silvia Federici’nin Caliban ve Cadı’sını okuduğumuzda rahatlıkla anlayabiliriz ki insanlık tarihinin büyük bir kısmında kadınlar bir mal olarak görüldü, hatta buna uygun hukuki düzenlemeler bile yapıldı. Yine bu kitapta aktarıldığı üzere 16. yüzyılda Fransa’da bir fahişeye tecavüz etmek suç olmaktan çıkarıldı. Çünkü özellikle köle kadınların fahişelik yaptığı Avrupa sokaklarında, köleler sahiplerinin mallarıydı ve sahipler kölelerine ne isterlerse onu yapabilirlerdi. veganizm

Tecavüz Askısı

Bundan birkaç yüzyıl önce de kadınlar ve çocuklar aile reisinin malı olarak kabul ediliyordu ve aile reisi bu bireyler üzerinde istediği gibi tasarruf hakkına sahipti. Tıpkı şu an bir ineğin sahibi tarafından iradesi dışında onlarca kez suni dölleme yani tecavüz yoluyla hamile bırakıldığı, doğuma ve süt vermeye zorlandığı gibi. İsmi “rape rack” yani “tecavüz askısı” olan bu yöntem sadece mezbahalarda ve süt endüstrisinde değil, deney yapılan merkezlerde de sıklıkla maymunlar üzerinde kullanılıyor ve elbette hiçbir cezası yok çünkü sahibinin malı olan hayvanlara sahibi canı ne isterse onu yapabilir. Tıpkı eskiden köle kadınların maruz kaldığı o korkunç düzeni halen hayvanlar yaşamaya devam ediyor. Yenilebilir ve sömürülebilir hayvanlardan biraz daha şanslı olanlar yani evcil hayvanlar ise yine bir mal olarak görülmekten kurtulamıyor. Geçtiğimiz günlerde Başakşehir’de yeni doğmuş kedileri öldüren zanlının adli işlemlerinin “Mala Zarar Verme” suçundan yapılmış olması da yine bu canlıların mal olarak görüldüğünün bir işareti olarak yerini almış oldu. veganizm

Etin Cinsel Politikası’nın yazarı olan Carol Adams, süt ve yumurta için “feminize edilmiş protein” kavramını kullanmış ve bu sektörün dişi hayvanların üreme döngülerini nasıl sömürdüğünü vurgulamıştır. Hayvanların kullanıldığı bu endüstrilerde özellikle dişi hayvanlar sadece et ve deri için değil; süt ve yumurta için de sömürülmektedir. Adams’a göre, dişiliği sömürülen bu hayvanlar bir çeşit “cinsel kölelik” mağdurudur. Cinsel kölelik bu yüzyılda bile tüm çabalara rağmen halen kadınların maruz kaldığı bir şiddet biçimi olarak hayatımızda yerini alıyor. Sanırım en yakın ve en geniş çaplı etkisi olan örneğimiz IŞİD tarafından esir alınan kadınlara uygulanan cinsel şiddet olacaktır. Mal olarak görülen bu farklı türdeki canlılara uygulanan şiddetin benzer olmadığı veya bağımsız olduğunu söylemek ise türcülükten başka bir şey olmayacaktır. Yakın bir zamanda yeni sezonu da yayımlanmış olan feminist bir distopik romanı ekrana taşıyan The Handmaids Tale dizisini izleyenler bilir. Köle olarak esir alınan kadınlar komutanların cinsel saldırısına uğrarken, komutanların eşleri cinsel saldırıya uğrayan kadınların ellerini tutarak hiyerarşiyi ve tahakkümü hissettirir. Hayvanlara uygulanan bu cinsel şiddetle gerçek hayatın hatta kurguladığımız distopyaların arasındaki bağlantıyı hissedebiliriz çünkü bunları birbirinden azade düşünmek mümkün değildir. Eğer erkek egemenliğe karşı feminist bir mücadele yürüteceksek, bu mücadeleyi hayvan hakları mücadelesinden ayrı tutmak sorunun köküne inmeden günü kurtarmak olacaktır. Bir yerlerde tahakküm devam ederken özgürleştiğimizi düşünmek bir yanılgıdan ibaret olacaktır. Yeryüzünden cinsiyetçiliği, ırkçılığı, ayrımcılığı, heteroseksizmi silmek istiyorsak türcülüğü de silmek zorundayız. veganizm

Elbette hepimiz tabaklarda beliren o etlerin bir canlının bedenine uygulanmış olan şiddetin sonucu olduğunu biliyoruz. Kahvaltılarda yediğimiz yumurtaların üretildiği çiftliklerde durum farklı mı zannediyorsunuz? Erkek civcivlerin hiçbir değeri olmadığı için –sanki yaşamaya hakları yokmuş gibi- katledildiğini biliyor muydunuz? Carol Adams’ın da dediği gibi, “Neyi (ya da açık konuşmak gerekirse kimi) yediğimizin, kültürümüzün ataerkil politikası tarafından belirlenmesi ve et yemeye atfedilen anlamların çoğunlukla yiğitlik etrafında kümelenmesi demektir.”

Et yeme ve hayvansal ürün tüketme eylemini sonlandırdığınızda, sizin için ortaya konan şiddeti de sonlandırmış olursunuz. Eğer sizin için bir yerlerde sizden güçsüz olduğuna inandığınız bir canlının şiddet görmesine razı olursanız ve buna hakkınız olduğuna inanırsanız size uygulanan şiddete karşı yürüttüğünüz mücadelenin zayıflamasına yol açarsınız. Ayrıca sadece kendiniz için özgürlük istemeye devam ettiğinizde, mücadelenizin tutarsızlığı kaçınılmaz olur. Bir yerlerde hakkı olduğu için ceza almadan ve tüm yasal prosedürleriyle güçsüzü katledenler, akşam eve geldiğinde kendinden güçsüz gördüğü kadına, çocuğa ve diğer tüm canlılara şiddet uygulamayacak diyebilir miyiz? Eğer insandan daha güçsüz türlere karşı gösterilen şiddetin karşısında durmazsak toplumda da daha güçsüz olarak kabul edilen diğer insanlara karşı şiddetin uygulanmasına yönelik meşru bir zemini hazırlamış oluruz. veganizm

“Mutlu Sömürü Yoktur”

Hiç dikkat ettiniz mi? Reklamlarda bizlere süt çiftlikleriyle ilgili sunulan yalan, ineklerin çok mutlu olduğu ve art arda hamile kalarak yavrusunun sütünü bahşetmeyi gönülden istediğidir. Oysa gerçekte olan; o hayvanların adım bile atamayacak bir alanda memelerinden kan ve irin akana kadar sağıldığı, doğurdukları yavrulardan anında koparıldığıdır. Kimse bunları görmek istemez. Bu reklamlardaki amaç ile cinsel saldırıya uğrayan kadınlar için “Onun da gönlü vardı, o da o saatte orada dolanmasaydı demek ki aranıyordu.” denmesindeki amaç aynıdır. veganizm

Öte yandan hayvanların sömürüldüğü tüm endüstrilerde, erkek hayvanların da sömürülmediğini, cinsel saldırıya ve zalimliklere maruz kalmadığını söylemek akıl dışı olur. Bu yöntemler ile ataerkinin kullandığı yöntemler ve bu sömürünün, tahakkümün ortaya çıktığı fikirsel zemin yine neredeyse birebir aynıdır. veganizm

Veganlık Bir Mücadele Biçimidir

Carol Adams’a göre vejetaryenlik et aracılığıyla güçlendirilen eril tahakküme karşı bir mücadeledir ve patriyarka tarafından üretilen tüketim biçimini istikrarsızlaştırılarak güç kaybettirmenin bir yoludur. Bu nedenle Adams, feminist mücadele ile vejetaryenliğin (ilerleyen yıllarda kendisini veganlık olarak düzeltmiştir.) birbirinden ayrı düşünülemeyeceğini ifade etmektedir. Yani veganlık bir seçimden ziyade bir mücadele biçimidir.

Marti Kheel, Adrienne Rich’in “zorunlu heteroseksüellik” kavramından yola çıkarak “zorunlu et yeme” kavramı ortaya koymuştur. Rich, ataerkil toplumda heteroseksüelliğin zorunlu bir kurumsal norm olduğunu, “Zorla empoze edildiğini, yönetildiğini, organize edildiğini, propagandasının yapıldığını ve devam ettirildiğini,” söyler. Bundan yola çıkan Kheel’de et yeme eyleminin aynı heteroseksüellik gibi “zorla empoze edilen, yönetilen, organize edilen, propagandası yapılan ve devam ettirilen” zorunlu bir kurumsal norm olduğunu ve amaçlananın erkek egemen toplumda hayvanlara ve onların etlerine ulaşma hakkını garantilemek olduğunu ifade eder. veganizm

Tahakküme Ortak Olma

Bizler patriyarka tarafından bizlere dayatılmış olan “et yemek” eylemini reddediyor ve bir canlı üzerinde kurulan tahakküme ortak olmuyoruz. Feminist veganlar olarak ırkçı, heteroseksist, ayrımcı, cinsiyetçi düzenin karşısında durduğumuz gibi türcü düzenin de karşısında durmayı seçiyoruz. Bu “bir canlının bir diğerinden üstün ve değerli olduğu” fikri tıpkı ırkçılık, cinsiyetçilik gibi yerle bir edilmekten başka hiçbir şans tanınmaması gereken ayrımcı bir görüş değilse nedir? Bu yazıyı okuyan ve kendini bir hayvandan daha değerli gören herkes elbette ilk olarak insanların zekası olduğunun ve doğal olarak daha güçlü olduğunun vurgusunu yapacaktır. Unutmayalım ki engellilerin haklarını gasp etmek isteyenler ya da engellilerin yaşam hakkının olmadığını savunanlar da tam olarak zeka karşılaştırmasıyla hareket ediyor! Irkçılar da bir ırktan daha üstün olduğu fikrini desteklerken benzer tezleri kullanır. Bir cinsiyetçi de bir erkeğin daha değerli olduğunu savunurken aynı yollara başvurur. veganizm

Biliyoruz ki hayvanlar ile insanlar arasında biyolojik olarak büyük farklılıklar yok. Bizler sadece silah üretmeyi bilmiş ve tahakküm kurmayı başarabilmişiz. Zaten Darwin’den itibaren de insan ve hayvan –ki insan da bir hayvandır- biyolojik farklılıklar olmadığı kabulü yerleşmiştir. Ayrıca araştırmalar bizlere göstermiştir ki hayvanların sinir sistemi ve insanların sinir sistemi oldukça benzerdir. Yani bir insan olarak cinsel saldırıya uğradığımda canım ne kadar yanacaksa, bir hayvanın da canının o kadar yanacağını biliyorsam neden bunun karşısında durmuyorum? Beni bir kedi cinsel saldırıya uğradığında harekete geçiren empatiyi neden inekler, domuzlar, maymunlar, tavuklar için hissedemiyorum? O hayvanın canının acısını benim canımın acısından daha değersiz yapan şey bir ayrımcılık değil de nedir? Bu nedenle yürüttüğüm mücadelenin insan merkezli bir mücadele olmasından çok, tüm canlılar için mücadele olmasını sağlamaya çalışıyorum. Refika Kortun’unda da dediği gibi; “Vegan olmayan feminist karşı çıktığı şeye dönüşmeye mahkumdur.” Bu nedenle damak tadım ve zevkim için bir canlının dişiliğinin sömürülmesine, cinsel saldırıya uğramasına, öldürülmesine yol açmak istemiyorum. veganizm

“Türcü Bir Feminist Anlayışını Reddediyorum!”

Bir feminist olarak iki yüzlülüğümden kurtuldum ve tüm canlıların en az benim kadar yaşamaya hakları olduğu gerçeğiyle yüzleştim –çünkü yaşam hakkı nefes alan her canlının hakkıdır- ve beni kurtaracak yolun tüm türlerin kurtuluşundan fark ettim. Her alanda bas bas bağırdığım rıza kavramının hayvanlara gelince sorgulanmıyor olmasının saçmalığını anladım. Feminizmin, kadınlar karşısında erkekleri, siyahlar karşısında beyazları, gayler karşısında heteroseksüelleri daha değerli gösteren hiyerarşik sistemin yapısını bozmak olduğunu hatırladığımda, bu hiyerarşik düzenin hayvanlar karşısında da insanı değerli gösterdiğini ve topyekun bir şekilde karşısında durmam gerektiğini gördüm. Bu iktidar kurma temelli düzene topyekun bir mücadele başlatmadan hiçbirimizin özgürleşemeyeceğini biliyorum artık. Tutarlı olmayı seçiyor ve türcü bir feminist anlayışını reddediyorum. veganizm

Cinselliğinin kontrol edilmeye ve üzerinde hakimiyet kurulmaya çalışılmasını, sebepsiz ya da kendini üstün görenlerin uydurduğu saçma sebeplerle öldürülmeyi bir kadından, toplum tarafından dışlanan queerlerden daha iyi kim anlayabilir? Carol Adams da bu konuda şöyle söylüyor: “İhtiyacımız olan şey, kadınların ve hayvanların maruz kaldığı tahakkümün birliği ile metafor ve kayıp gönderge etrafında dönen sorunların paralel yolunun izini sürecek bir teoridir.”

Her türlü ayrımcılık, sömürü ve tahakküm birbirleriyle o kadar iç içe geçmiş ve birbirini besleyen bir durumdadır ki asıl sorun kime yöneldiği değil bir yerlerde var olup olmadığıdır. Eğer bir yerlere varlığını sürdürüyorsa herkes için tehlike arz etmeye devam edecektir. Hak mücadeleleri birbirinden kopuk değildir, zafer hedefleniyorsa hak mücadelelerinin ortaklaşması inkar edilemez bir zorunluluktur. Ekolojik sistemin korunması ve tüm türlerin özgürleşmesi, heteropatriyarkal düzenin yıkılması için feministler ve veganlar ele ele: Birlikte mücadeleye! veganizm

Kaynaklar:

dergipark.org.tr
nek.istanbul.edu.tr
bianet.org
vegangazete.com
dergipark.org.tr
veganturkiye.blogspot.com
sosyalistfeministkolektif.org
dergiler.ankara.edu.tr
anarcho-copy.org

drive.google.com/1

drive.google.com/2

drive.google.com/3

drive.google.com/4

drive.google.com/5

Görsel:

vegangazete.com
akilfikir.net

Sosyal medyada paylaş

Gizem Karaköçek

Hukuk emekçisi. Karanlığı delmek için sesini yükseltmeyi amaç edinmiş biri. Uzun zamandır vejetaryen, yakın zamandan beri vegan. Kendini hiçbir canlıdan üstte konumlamayan, saygıyı ve eşitliği önemseyen düşünce sistemini benimsemiş biri. Güneşe aşık; hayatındaki en güzel anlar gün batımını ve gün doğumunu izlediği anlar. Umudu gerçeğe dönüştürmek en büyük hayali. Gülten Akın’ın da dediği gibi “Bir büyük şehrin kalabalığında, yaşadığını duyuyordu her şeye rağmen”.
Published On: Haziran 13th, 2021Categories: Ekoloji, Feminizm, Hayvan Hakları, LGBTİ+, Yaşam0 Yorum

Leave A Comment