Sosyal medyada paylaş

İnsanlar doğada var olduğu günden bu yana hayvanları kendi menfaatlerinin araçları olarak kullanmışlardır. İnsanlar temel ihtiyaçları için hayvanları avlamış, gücünden faydalanmış ve evcilleştirmişlerdir. Bu durum hayvanların en nihayetinde kullanılacak nesneler olduğu inancını da yaygınlaştırmıştır. Doğa ile kurduğumuz tahakküm ve sömürü dolu ilişki birçok filozof tarafından kendi içinde tutarlı gerekçelerle de savunulmuştur.

Düşünceleri karşılaştırıp değerlendirebilen hayvan olan biz insanlar, doğa ve hayvanlarla olan münasebetimizi de “rasyonel düşünce” altında sorgulamaya başlamıştır. Felsefi olarak hayvan öznesini inceleyeceğimiz bu yazıda, ussal ve varlığının bilincinde olmayan, hissedemeyen, sadece bir makine olduğu varsayılan hayvanların, hissedebilen ve kendi yaşamlarının birer öznesi, yani birey olarak sayılmasının neden zorunluluk olduğu gerçeği ile yüzleşeceğiz.

İnsanların, insan olmayan hayvanlara yaklaşımının kökenini anlamak için Antik Yunan’a kadar gitmek gerekir. Antik Yunan düşüncesi olan Pythagorasçılığın kurucusu Pythagoras’ın vejetaryen olduğu bilinir. Pythagorasçılık, bir tür inanç tarikatı olarak belli yaşam kurallarına dayalıdır. Antik Yunan filozoflarının artık ahlak problemleriyle ilgilendiklerini gösteren bu yaşam kuralları, et yememenin de dahil edildiği kurallardır. Felsefenin, insanın sorumluluklarına sahip çıkabilmesi anlayışını esas alır. Bu dönemde insanlar ahlaki bir sorumluluk yüklenerek teoriyle pratiği birleştirmiş, kendilerine hayatlarını nasıl yaşayacakları konusunda bir yol çizmişlerdir. Felsefe tarihinin önemli düşünürlerinden Platon ve öğrencisi Aristoteles’in aksine Pythagoras’ın, taraftarlarına hayvanlara saygı göstermelerini öğütlediği bilinir. Pythagoras “İnsanlar hayvanları katlettiği sürece birbirlerini öldürecek. Cinayet ve acı tohumları eken, sevinç ve sevgi biçemez. İnsanlar hayvanları öldürüp yedikçe, dünya üzerinde cinayet, kan dökme ve savaşlar kalkmayacaktır” demiştir.

Aristoteles’e geldiğimizde ise hayvanların, insanların faydasına hizmet etmek için var olduğu inancına sahiptir ve hayvanların insanlar için var olduğunu savunur. İnsanı rasyonel hayvan olarak tanımlayan filozof, insanın bir hayvan olduğunu inkar etmez. Ussallıktan yoksun insanların, ussal insanların hizmetinde “doğal köleler” olduklarını savunur. Aristoteles köleliği destekleyen yanıyla köle olmanın doğal belirleyicisi olarak akıl yürütme yetisini ortaya koyar. Doğası gereği köle olarak doğan bu insanların akıl yürütme yetkileri açısından aşağı olduklarını düşünürken bu insanların herhangi bir insan kadar haz ve acı hissetmelerini de inkar etmez.

Aristoteles aynı zamanda cinsiyetler arası hiyerarşiyi de erkeklerin kadınlardan üstün olduğu görüşüyle oluşturmuştur. Dolayısıyla aynı tür içerisinde hiyerarşik bir sistemi destekleyen bu yapıyı türler arası hiyerarşiyi kurmakta da kullanır. Hayvanın da (ussal) akıl yürütme yetisi olmadığını, fakat hayvanın hissetme yetisine sahip olduğunu savunur. Aristoteles’in hayvanlar hakkındaki bu görüşleri din temelli değil de biyoloji temelli görüşlerinden kaynaklanır. Aristoteles’e göre doğa, akıl yürütme yetisi düşük olan varlıkların, akıl yürütme yetisi yüksek olan varlıklar için var olduğu bir hiyerarşidir. Amaçsız bir şey yaratmadığına inandığı doğanın tüm şeyleri, insan için özel olarak yapmış olduğunu savunan Aristoteles, canlılar dünyasında insanı en üst sıraya yerleştirdiği bir hiyerarşiyi kurar.

Aristoteles’in hayvan hakkındaki düşüncelerinin, kendisine büyük hayranlık duyan Aquinolu Thomas üzerinde büyük etkisi olmuştur. Dolayısıyla Aristoteles’in hiyerarşisine uyan Aquinolu Thomas, bitkiler gibi sadece yaşayan şeylerin hepsinin hayvanlar için olduğunu ve bütün hayvanların da insanlar için var olduğu bir hiyerarşinin savunucusu olmuştur. Aquinolu Thomas, hiyerarşik sisteminde en akıllı varlıkları en üstte yerleştirirken, akıldan yoksunları alt sıralara koyar. Dolayısıyla da bu hiyerarşide en akıllılara hizmet etmek için yaratılmış olanlar daha az akıllı olanlardır. Aquinolu Thomas ussallığı ölümsüz bir ruha sahip olmaya bağlar. Bu görüşü Yahudi ve Hıristiyan inancının “insanların tanrının suretinde” yaratıldığı fikrinden kaynaklı, hayvanların bizlerin tinsel astları olduğu inancı, doğal astlık konumunu tinsel astlığa bağlamasına yol açar. 17. yüzyılın ilk yarısı gibi ileri bir tarihte hayvanların düşünme ya da hissetme yetisi olmayan robotlardan (makinalardan) öte bir şey olmadığı görüşü ortaya atılmıştır. Bu görüşün destekçisi modern felsefe ve modern matematiğe büyük ölçüde kaynak oluşturan analitik geometrinin kurucusu Rene Descartes’tir.

Descartes’ın bütün bu felsefe ve matematik alanındaki başarılarının yanı sıra, aynı zamanda Hıristiyan inançlı oluşundan da kaynaklı olarak hayvanların Tanrının yarattığı makinelerden farklı olmadığını iddia eden bir yaklaşımıyla, düşüncesinin bu iki yönünün birleşimini gösterdiği söylenebilir. Hayvanları otomatlar ya da hareket eden makineler olarak görmek onların hissetme yetisine sahip olmayan acının, zevkin ya da başka herhangi bir şeyin bilincine varamayan şey olarak tanımlanmasına yol açmıştır. Descartes, hayvanların acı çektiği fikrini reddeder. Hayvanların acı karşısında verdikleri tepkileri, (hayvanların acıdan bağırmalarını) düzgün çalışmayan bir makinenin sesinden farksız olmadığı ve bu seslerin gıcırdayan, yağlanması gereken bir tekerlekten farklı olmadığı düşüncesindedir.

Bu görüşlerinin yayılmasıyla beraber Avrupa’da anestezinin olmadığı bu dönemde Descartes’in da uyguladığı, canlı hayvanlara acılar çektirerek deneyler yapmak yaygınlaşmıştır. Descartes hayvanı maddeden oluşan ve fiziksel evrenin bir parçası olan makine olarak tanımlarken, insan vücudunun da maddeden oluşan ama insanı makine olmaktan alıkoyan şey olarak ruh kavramını öne sürer. Ruhun tanrı tarafından sadece insanlara bahşedildiğini, hayvanların bir ruha sahip olmadığını savunan Descartes, insanların ahlaki olarak tanrının yarattığı makineler olan hayvanlara karşı bir yükümlülüklerinin olmasını da gereksiz görmüştür. Descartes evinizdeki bir saate karşı ahlaki yükümlülüğümüzün olması ne kadar saçma ise, bir köpeğe karşı ahlaki yükümlülüğümüzün olmasının da o kadar saçma olduğu fikrindedir. Bu antroposentrik görüşte her şey insan içindir, buna hayvanların korunması da dahildir. Antroposentrik, Descartes’ın da savunduğu mekanik görüşün etik anlayışıdır.

18. yüzyıl Alman felsefecisi Immanuel Kant, Descartes’in savunduğu gibi hayvanların sadece makine olduğu fikrini paylaşmasa da hayvanlara karşı insanların hiçbir sorumluluğunun olmadığını iddia eder. Kant bu görüşünü hayvanların ne ussal ne de kendi varlıklarının bilincinde olmadıkları savına dayandırır. Kant’a göre insanların amaçlarının birer araçları olan hayvanların kendi içlerinde hiçbir değeri yoktur ve onlar sadece insanların kullanımı için vardır. Kant, hayvanlara karşı zalim olan kişinin insanlara karşı da bu tutumunu devam ettireceği fikrinden dolayı, hayvanlara uygulanılan kötü muameleyi diğer insanlar üzerindeki etkisine bağlı olarak ele alır. Örneğin Kant’a göre, yıllardır bize hizmet etmiş sadık bir köpeği yaşlandığı zaman öldürmenin hayvana karşı herhangi bir yükümlülüğümüzü ihmal eden bir yanı yoktur. Fakat Kant’a göre köpeği öldürmek, bize sadık bir şekilde yıllardır hizmet eden insanları ödüllendirme, insani yükümlülüğümüzü zayıflatabileceğinden dolayı yanlıştır. Yani insanların hayvanlara karşı şefkatli davranmaları hayvana karşı herhangi bir ahlaki yükümlülükten değil de insana karşı ahlaki yükümlülüklerden kaynaklanmaktadır. Bu bağlamdan anlıyoruz ki Kant etik anlayışını insan çıkarını merkeze alarak kurmuştur.

19. yüzyıl öncesi hayvanlara ilişkin sadece mülkiyet kaynaklı ve dolayısıyla da insanın çıkarlarını koruma ölçüsünde yasalar vardı. Hayvanların çıkarlarını koruyan bir yasa söz konusu değildi, çünkü insanlar onlara karşı herhangi bir yükümlülük tanımıyordu.

Modern yararcılığın kurucusu İngiliz hukukçu ve faydacı felsefeci Jeremy Bentham kuramları insanca muamele ilkesinin temelini oluşturur. Bentham, Descartes’in savunduğu şekliyle hissetme yetisine sahip olmayan hayvanların çıkarlarının bulunmadığına ya da hayvanların çıkarları olduğunu kabul eden, fakat bu çıkarların ahlaken hayvanlara karşı doğrudan yükümlülüklerimizin bulunmaması sebebiyle önemli olmadığını savunan Kant’ın görüşlerine de karşı çıkar. Bentham, insanlar ve hayvanlar arasında önemli bir benzerlik olan “acı çekebiliyor” olmayı esas alır. Hayvanlara ilişkin ahlaki düşüncemizde büyük bir değişimi temsil eden Bentham, insanların hayvanlara karşı doğrudan ahlaki yükümlülükler taşıması ve hayvanların ahlaken önemli olması için insanların da hayvanların da acı çekebiliyor olmaları üzerinden kurduğu benzerlikle gösterir. Acı çekebiliyor olmayı, konuşma ya da muhakeme becerisi ya da başka herhangi bir becerinin üzerinde tanımlar. Ayrıca Bentham, Fransa ve Britanya topraklarında bulunan siyahi kölelerin durumunu analiz ederek ırkçı bakıştan kaynaklanan durum arasındaki ortak yön olan zorbalıkla alınmış haklar bağlamında türcülük ve ırkçılık arasındaki benzerliğe dikkat çeker ve bu durumu insan hükümranlığının zorbalığı olarak tanımlar.

İlerici bir pasajda düşüncelerini şu şekilde ifade eder: “Belki bir gün hayvanlar dünyasının geri kalanı da kendilerinden ancak zorbalık yoluyla esirgenen haklara sahip olacaktır. Fransızlar bir insanın sırf derisi siyah diye kayıtsız şartsız bir zalimin keyfine terk edilemeyeceğini anladılar. Belki bir gün, bacak sayısının, derideki tüy miktarının ya da sağrı kemiğinin nerede bittiğinin de duyguları olan bir varlığı aynı akıbete terk etmek için eşit derecede yetersiz sebepler olduğu anlaşılır.”

Fakat günümüzde insan olmayan hayvanın başka bir türden olmasının, zalimin kaprisine terk edilmesi için bir sebep olmadığı hala anlaşılmış değil. Bentham’ın öne sorduğu ve önemli bir yere sahip olan insanca muamele ilkesi bile hayvanı birey konumuna getirmiyordu. Francione’nin eleştirdiği şekliyle: “İnsanca muamele ilkesi bile hayvanların birer nesne olduğunu onaylıyordu.”

İleriki süreçte Deleuze, her ne kadar hayvan oluşu felsefi bir yan olarak gösteren ilk isimlerden olsa da ve Derrida kuramsal olarak özneyi yapıbozuma uğratma programına, hayvan meselesini dahil ederek gündeme getirmiş olsa da türcülük karşıtı bir yaklaşım olarak vegan düşünce içerisinde hayvan etiği üzerinden oluşturdukları fikirleriyle oldukça önemli katkı sağlamış olan üç temel kuramcıdan bahsetmek mümkündür. Bu kuramcılar Piter Singer, Tom Regan ve Gary L. Francione’dir.

Singer, Hayvan Özgürleşmesi kitabında tüm hayvanların acı çeken, hissedebilen varlıklar olduğu gerçeğinden hareketle hissedebilen bu canlılara karşı davranışlarımızda onların çıkarlarını eşit şekilde gözetilmesi gerektiğini ve bunun ahlaki bir zorunluluk olduğunu ifade ederek türcülüğü reddeder. Fakat Singer, hayvan sömürüsünü sürdüren hayvan endüstrilerinin, hayvanları insanların kaynakları olarak gören ve hayvanı mal statüsünde tanımlayan sistemin ortadan kalkması gerektiğine inanmaz. Dolayısıyla da hayvanların acı çekmeden insanlar için kaynak sağlaması, hatta öldürülerek yenilmesi hususunda da insani şartlara bağladığı ölüm ritüeline en az acı yaklaşımına indirger. Özetle Singer’ın hayvan sömürüsünü tamamen reddetmediğini, fakat kuralla bağladığını söylemek mümkündür.

Singer, faydacı bir düşünür olmasından kaynaklanan yapısıyla hayvanları insan amaçları için kullanmaya devam edebileceğimizi ama hayvan çıkarlarını şu an olduğundan daha fazla gözetmemiz gerektiğini savunur. Çünkü faydacılar açısından, ahlaksal anlamda en fazla faydanın en fazla sayıda varlık için sağlanmış olması önemsenir. Bu fayda haz veya mutluluk olarak da kendini gösterebilir. Anlaşılıyor ki oportünist ve indirgemeci düşüncelerimiz var oldukça hayvanların özgürlüğünden tam olarak bahsedilemez.

Tom Regan, “Kafesler Boşalsın Hayvan Haklarıyla Yüzleşmek” kitabında Singer’dan farklı olarak hayvan sömürüsünü kurala bağlamaz ve bu sömürüyü tamamıyla ortadan kaldırmanın zorunluluğu üzerinde durur. Hayvan hakları hakikatinin bir gerekliliği olarak Regan, hayvanları her ne şekilde sömürüyorsak çözüm kafeslerin genişletilmesi değil, kafeslerin tamamıyla boşaltılmasıdır şeklinde devrimci düşüncesini vurgular. Hayvanların ahlaki hakları olduğunu savunan Regan: “İnsanların hayvanları sömürmesi söz konusu olduğunda, hakların tanınması reformu değil, eski uygulamanın topyekûn feshedilmesini gerektirir” der. Hayvanlara saygı ile davranıldığında oluşacak değişimler olarak; hayvanları etleri için yetiştirmenin, kürkleri için öldürmenin ve onları birer eğlence nesnesine çevirerek eğitmenin dahası onları bilimsel araştırmalarda kullanmanın bırakılması olarak sıralar.

Regan’a göre, ahlaki olarak insanlar nasıl bir zeka düzeyine ya da yeteneğe sahip olurlarsa olsunlar, bu insanların aksine daha az derecede zeki ve yetenekli olan insanların varlık nedeni diğerlerinin çıkarlarına hizmet etmek değildir. Böylece Aristoteles’in kurmuş olduğu hiyerarşiyi de reddetmiş olur. Her varlık içkin ahlaki değere sahiptir ve daha yetenekli ve zeki olanların amaçlarına ulaşmaları için diğer insanların araçları olarak görülmeleri her varlığın mutlak ahlaki saygıyı hak ettiği görüşüne uymaz. “Ahlaki açıdan, her birimiz eşitiz, çünkü her birimiz eşit derecede biriyiz; bir şey değil; her birimiz bir yaşamın öznesiyiz, öznesiz bir yaşam değil.”

Gary L. Francione, hayvanların ahlaki statüsünün insanların malı olarak kullanılmalarını kesinlikle imkansızlaştırdığı sonucuna varmış, Singer ve Regan’ı da bu konuda eksik bulmuştur. Hayvanların bilişsel olarak insanlardan aşağı olduğu ve dolayısıyla da ölümün insanlar ve hayvanlar arasında karşılaştırılarak bir karara varılması ve ölümün insanlar için daha büyük bir zarar olduğunu bir olgu olarak kabul etmek, Francione tarafından kabul edilmez. Çünkü Francione, Regan’ın aksine hukuksal olarak hayvanların mal statüsünde olmasını temel sorun olarak alır; “hayvanların mal olarak görüldükleri sürece, ahlaki statüsü ve ahlaken önemli çıkarları olmayan nesneler olarak muamele göreceklerini iddia ediyorum hayvanların tek bir haklarının olduğunu savunuyorum: mal ya da kaynak olarak muamele görmeme hakkı.”

Fakat dünyada hayvanların hiçbir yasal duruşları yoktur. Onlar sadece sırt çantaları ya da bisikletler gibi mülkler ya da şeylerdir ve insanlar da onların sahipleridir. Hayvanlar yasal olarak istismar edilebilir, haklarından mahrum bırakılabilir, barbarlaştırılabilir, zarar görebilir ve öldürebilir. Bu çoğu zaman, eğitim, bilim, eğlence, dekorasyon, giyim ya da gıda adına olur ki bu insanlar adına sonuçlanır. Hala bu yasal felsefe temel insani hayvan anlayışımıza ihanet ediyor. Çocuklar bile hayvanların sadece mülk olmadığını bilir.

Sosyalist ve sınıf perspektifi ile hayvanların durumunu inceleyen Henri Lefebvre, kapitalizmin sınıfları, efendileri, köleleri, zengini ve yoksulu mülk sahipleriyle proletaryayı yarattığını kabul eder fakat sermayenin habis gücünü ölçmek için yetersiz olduğunu öne sürmüştür; sermaye ve yaşam ilişkisi üzerine insanın, insan olmayan hayvanı yani canlıyı ham maddeye dönüştürdüğü, sermayeyi oluşturduğu kültürü eleştirir.

Lefebvre ise, “sermaye yaşama ve bedene, yaşamın zamanına dair bir hor görmeyle kendisini inşa eder ve bunun üzerine yükselir. Bu durum insanı hayrete düşürmekten geri durmuyor: bir toplum, bir uygarlık, bir kültür böylesi bir aşağılamayla kurulabiliyor” şeklinde eleştirilir.

Bu hor görme ve aşağılama insanın kendisini efendi ve doğanın sahibi kılmasını sağlamıştır. Dolayısıyla insanın hakimiyeti-sömürüsü de bu noktada, insan olmayan hayvanla öldürme, besicilik, katliamlar, kurban vermeler ve (daha iyi zapt edebilmek için) hadım etme üzerinden kurduğu ilişkide başlamıştır. Bu başlangıçla beraber, canlı her toplumun kendi yöntemine göre işlediği bir ham maddeye dönüştürülmüştür. Hayvanlar mekanik çağ öncesi ve bu çağ içinde insanların lojistik desteği olarak ağır işlerde doğal köle olarak kullanılmıştır.

Ayrıca hayvanlar, insanlar için endüstriyel kaynakların başında gelmektedir. Hayvanın bedeninin temel maddi ürüne dönüşümü et, süt, yumurta dan başlayarak filin dişinden, koyunun yününe, çoğu canlının postuna, ipek böceğinin kozasına, arının peteğine, çok geniş bir alana uzanır. İnsan merkezcilik sonrası sömürü piyasası içinde, ileri kapitalizmin bütün kategorilerinde, her tür hayvanın, mübadele edilen, elden çıkarılabilen bedenlere dönüştüğü görülür. “İnsan kendisini efendi ve doğanın sahibi kıldı, hissedilir olanın ve maddenin sahibi. Bir yandan kendisini gerçekleştirirken, diğer yandan kendisine karşı bölündü ve kendinden ayrı düştü. İşte böyle yaptı sermaye!”

Kaynaklar:
Ahmet Cevizci- Felsefenin Kısa Tarihi
Alfred Weber – Felsefe Tarihi
Peter Singer- Hayvan Özgürleşmesi
Tom Regan – Kafesler Boşaltılsın Hayvan Haklarıyla Yüzleşmek
https://abolisyonistveganhareket.org/
Dergipark- Aristoteles’in Ruh Anlayışı
Dergipark- Veganlık Üzerine

Görsel: https://vegangazete.com/tag/antik-donemde-veganlik/

Sosyal medyada paylaş

Diyar Aykal

Diyar Aykal
Che’nin ‘Gerçekçi ol, imkansızı iste’ söylemi hayat felsefesi olan Diyar, şuan Karadeniz Teknik Üniversitesi'nde güverte bölümünü okumaktadır. Çocukluktan beri dünyayı gezme hayalini son 3 yıldır otostopla 10 dan fazla ülkeye giderek gerçekleştirmeye çalışıyor. Toplumsal ilişkilere kafa yormuş ve toplumun aslında sınıflardan, tarihin ise sınıf savaşımından ibaret olduğu gerçeğini kendisi de fark etmiş ve bu ilişkilerin ezilen tüm sınıfların desteğiyle insanlık yönünde değişip dönüştürülmesi gerektiğine inanır. Son zamanlarda ekoloji alanına eğilmiş bulunmaktadır. Diyar, hayvanların birey olarak sayılması gerektiğini savunduğu için vegandır ve bunun toplumsallaşması gerektiğine inanır.

Leave A Comment