“Uygur Türkleri’nin durumu araştırılsın” önergesinin AKP’nin ret, MHP’nin çekimser oyu ile TBMM’de reddedilmesinin yarattığı tartışmalara Türkiye’deki Uygur Türkleri ne diyor?

Son günlerde sokak eylemleriyle yeniden gündeme gelmeye başlayan Çin’in Doğu Türkistan, bir diğer adıyla Sincan Uygur Özerk Yönetimi’nde yaşayan Uygur Türkleri’ne yönelik baskıcı uygulamaları en üst düzeye çıkmış durumda. Birleşmiş Milletler rakamlarına göre 1 milyonu aşkın Uygur Türkü Çin hükümetince kamplarda esir olarak tutuluyor, bölgeyle iletişim tamamen kopmuş durumda. Birçok medya iletişim aracı ve sosyal medya sitelerinin kullanılması yasak. Çin makamları ise iddiaları reddederek bu kampların İslam’ın radikalleşmesine karşı kurulan, eğitim ve kültürel etkileşim adı altında faaliyet gösteren ‘mesleki eğitim merkezleri’ olduğunu iddia ediyor.

Yaşanılan insan hakları ihlalleri de Batı’da gerektiği kadar yankı bulmuyor. Batı, özellikle Avrupa ülkeleri siyasi ve diplomatik anlamda ‘üç maymunu’ oynuyor. Şimdiye kadar yalnızca 23 BM üyesi ülke Çin’e karşı bir yaptırım barındırmayan ‘insan haklarına saygı çağrısı’nda bulundu. Bu 23 ülke arasında Türkiye bulunmuyor; Rusya, Mısır ve Sırbistan ise Çin’in yanında yer alarak uygulamaları “terörle mücadele programı” olarak değerlendiriyor ve onaylıyor.

Uygur halkı ile Türkiye’nin ilişkileri oldukça eski, Uygurlar’ın Türkiye’ye göçü 1954’e kadar dayanıyor. Çin Devrimi’nin ardından İsa Yusuf Alptekin -D. Türkistan Cumhuriyeti Sekreteri- öncülüğünde Uygurlar, Türkiye gibi batı ülkelerine yerleşiyor. Aslında bu durumun günümüzde rejimle bir ilgisi yok. Önce Çin Hanedanlığı, ardından Çin Cumhuriyeti, en sonunda da Çin Komünist Partisi Uygur Türkleri için baş belası olmuş durumda. Çin’in bölgeye ilk gelişiyle beraber bölgede asimilasyon ve hak ihlalleri başlamış .

Peki, Türkiye’de sayıları oldukça yüksek olan Uygur Türkleri nasıl süreçlerle karşı karşıya kalıyor? Türkiye’de kalıcı bir statüye sahipler mi? Nelerle karşılaşıyorlar ve kendilerini Türkiye’de güvende hissediyorlar mı? Bu soruları kendisi de bir Uygur Türkü olan, 9 yıl Türkiye’de yaşamış olan Araştırma Görevlisi Ahmed Tanrıdağ’a sordum. Ahmed yaklaşık 6 ay önce Türkiye’yi terk etmek zorunda kalmış, Almanya’ya sığınma başvurusunda bulunmuş.

Ahmed Tanrıdağ Sincan Özerk Yönetimi’nde doğup büyümüş. 22 yaşına kadar da orda yaşamış, ardından üniversite eğitimi için Türkiye’ye gelmiş, Türkiye’de Lisans ve Yüksek Lisans eğitimlerini tamamlamış. Annesi Doğu Türkistan’da yaşıyor, babasından ise 2 buçuk yıldır haber alamıyor çünkü Çin “eğitim” kamplarından birinde esir olarak tutuluyor. Kardeşleri ise başka bir ülkeye yerleşmişler. Yaşanılana bu insan hakları ihlallerine karşı ise Türkiye Cumhuriyeti hükümeti bir duvar kadart sessiz durumda.

Ahmed Tanrıdağ şöyle anlatıyor:

“Türkiye’de öğrenim görmüş birçok arkadaşım vardı. Bunlar Türkiye’de yüksek öğrenimlerini tamamladıktan sonra Doğu Türkistan’a geri döndüler. Türkiye’den ayrıldıktan sonra bir daha hiç haber alamadım. Duyduğuma göre kamptalarmış. Bu kamp süreci resmi olarak 2017 yılının Mart ayında başladı ama daha önceden de vardı. Daha öncesinde bu kamplar bölgesel olarak pilot bölgelerde bir çalışma yürütülerek kuruldular. Sonra da Doğu Türkistan’ın diğer bölgelerine yayıldı. Örneğin Doğu Türkistan’ın güney bölgesinde 2012’den beri var bu kamplar.”

Uygurlar’ın Türkiye’den koruma ya da sığınma alma şansı bulunmadığını anlatıyor:

Türkiye’de ilk kimlik krizi yaşadım. Bir Çin vatandaşı sayıldığımız için 2017’deki kamp haberleri yayıldığından beri  siyasi ve ekonomik açılardan şartlarımız zorlaşmaya başladı. Özellikle de öğrencilerin… Örneğin Çin hükümeti Türkiye ve diğer ülkelerdeki Uygur vatandaşlarının pasaport sürelerini hiçbir şekilde uzatmıyor. Bu da pasaport süresi bittikten sonra kimlik olmadığı için insanların seyahat edememesi gibi engelleri doğuruyor. Doğalında insanlar kaçak durumuna düşüyor. Benim de bu şekilde pasaportumun süresi bitiyordu ve Türkiye’den ayrılmam gerekiyordu çünkü bir kimliğim olmayacaktı, öte yandan meslek olarak akademisyenlik yapmaya devam etmek istediğim için Türkiye’de doktora yapmayı düşünmemekteydim. Çünkü Türkiye bunun için bilimsel anlamda mümkün bir ülke değil. Türkiye’de siyasi bir kimlik kazandığınızda akademik hayatınızı sürdürebilmemiz imkansız. Ayrıca daha kaliteli bir eğitim istiyorum batıda. Ek olarak son birkaç yıldır Çin hükümetinin Uygurlara yaptığı uygulamalara karşı aktivist faaliyetlerde bulunuyorum akademik çalışmalar yürütüyorum. Bu da Türkiye’de karşılığını bulabileceğim bir ülke değil.

Türkiye’nin Uygur Türkleri için nihai bir varış noktasından ziyade Avrupa ve Amerika, Kanada’ya geçiş için araç konumunda bulunduğundan bahsediyor:

 İlk başta Amerika’ya gitmeyi planlıyordum. Ancak babamın mal varlığını kaybetmesinin ardından Türkiye’deki üniversiteleri araştırmaya başladım. Doğu Türkistan’dan Türkiye refah seviyesi yüksek güvenli bir ülke olarak görünüyor. Sosyal koşullar olarak bizim oralar ile arasında değişen çok bir şey yok . Aslında 2 amaçlı yurtdışına gidiyoruz biz, biri “dini” sebepler. En uygun ülke arıyoruz bunun için. Bir diğeri de eğitim amaçlı.. Aslında bakarsak bizim için bir köprü olarak duruyor Türkiye. Üniversite ve benzeri eğitimleri tamamlayıp Avrupa, Amerika, Kanada gibi ülkelere veya bölgelere gidiyoruz. En başından beri zaten baktığınızda Avrupa’ya sığınmacı olarak gelenler ilk olarak Türkiye’ye gidiyor orayı araştırıyor orada kalmaya çalışıyor. Yasal engeller yüzünden barınamadıkları için de Avrupa’ya veya Amerika’ya geçiş yapıyorlar.

Türkiye’nin güvensizlik ve gerekli barınma koşullarının yetersiz olduğu bir ülke olduğunu söyleyen Ahmed, “Siyasi bir kimlik kazanmak Türkiye’de yaşamak için de akademik hayatta da engel teşkil ediyor” şeklinde konuşuyor.

Birçok Uygur Türkü’nün AKP-MHP ittifakının iktidara gelmesine umutla baktığını belirtirken, “MHP Uygur Türkleri’ni destekliyor, AKP ile ittifak kurunca AKP hükümetine bu konuda bazı dayatmalar yapacaktır diye ümit etmiştik ancak beklentilerimizin tam tersi gerçekleşti bir manada “AKP-MHP İttifakı çalışmadığımız yerden çıktı” şeklinde konuşuyor. İktidarın ve ittifakı MHP’nin Uygurlar’ın taleplerini karşılayıp karşılamayacağına dair sorumu ise “Tam tersine MHP de bu konuda AKP’nin safına katıldı” diye cevaplıyor.

İyi Parti’nin ‘Uygur Türkleri’nin durumu araştırılsın’ önergesinin AKP-MHP oylarıyla reddedilmesini “ikircikli” bir durum olarak niteleyen Ahmed, bu durumun Uygurlar’da AKP ve MHP’ye karşı güvensizlik yarattığını ifade ediyor.

2009’da gerçekleştirilen, 197 kişinin katledildiği Urumçi Soykırımı’na dair T.C. Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın gündeme getirmesinin öneminden bahsediyor ve ekliyor;

“Ancak en kritik döneme gelindiğinde araştırma önergesi reddediliyor ve AKP-MHP ittifakı geri çekiliyor. MHP, AKP ile ittifaka girdiğinden beri bu konuda 180 derece dönüyor. Yalnızca ana akım medya dışındaki bağımsız muhalif yayınlarca gündeme getiriliyor. Ve de AKP – MHP ittifakına muhalif siyasi parti ve milletvekillerince… Özetle yıllardır Uygurları ve D. Türkistan’ı destekleyen milliyetçi muhafazakar kesim AKP-MHP koalisyonunu kurmasıyla destek tamamen duruyor.”

Türkiye’deki milliyetçiliğin bir başka ulusun üzerinde egemenlik kurmaya dayalı bir milliyetçilik olarak gördüğünü ifade ederek, bunun kurumsallaşmış ırkçılık olarak niteliyor:

Bu mesele biraz Kürt meselesine benziyor. Uygur Türkleri’nin kendilerini ifade etme mücadelesi Çin’in asimilasyon politikalarına karşı kendilerini korumak ve değerlerini yaşatmak üzerine kurulu. Dilimizi, ulusal değerlerimizi ve yerel kültürümüzü yaşayamıyoruz. Bu noktada bizim yaptığımız da Çin hükümetine karşı Uygur Türkleri’nin bir kimliğinin bir kültürünün olduğunu anlatmamız. Bizi biz yapan değerleri korumalıyız. Başka bir etnik kimliğe karşı savaş açmış durumda değiliz, kültürel yapımızı ve dini inancımızı yaşamak istiyoruz hepi bu.” 

Sosyal medyada paylaş

Ceyhun Dönmez

Ege Üniversitesi Amerikan Kültür ve Edebiyatı mezunu. Ent Dergi kurucularından ve Planlama & İdari Koordinatörü. Göç ve mültecilik konularında çalışıyor. Edward Said'in "Sürgün Edebiyatı ve Ortadoğu'da Kültürel Göç" konsepti kapsamında Türkiye'nin dışında bir araya geldiği göçmenlerle "Modern Anlamda Sürgün Nedir?" sorusunu araştırıyor. Asla büyümek istemeyen çocuk Peter Pan'ın hikayeleriyle büyümüş, şimdilerde kendi kurduğu Neverland'inde kendi sıradan amaçlarının peşinde koşuyor. Bir kedi bir köpek babası.
Published On: Şubat 16th, 2020Categories: Gündem0 Yorum

Leave A Comment