Bugün, Birleşmiş Milletler tarafından belirlenmesiyle birlikte 2000 yılına kadar 29 Aralık’ta kutlanan ve 2000 sonrası 22 Mayıs’ta kutlanması kararlaştırılan Dünya Biyoçeşitlilik Günü’nü ortaya çıkaran Uluslararası Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi’nin 28. yılı. Bugün, bu yazıyı dünyanın en önemli üç ekolojik bölgesinin bulunduğu topraklardan yazma gururunu taşıyorum. Üç kıta arasında bir köprü görevi üstlenen topraklardan: Anadolu’dan. Ancak bu gururla birlikte bu zenginliğin kıymetinin asla bilinmemesinin utancını da taşıyorum. Böylesine zengin topraklarda yaşarken biyolojik çeşitlilik kavramından neden bu kadar bihaber durumdayız? Avrupa kıtasındaki bitkilerin %75’ini barındıran (bu bitkilerin %33’ü endemik tür), içinde nesli tehlikede olan türler dahil olmak binlerce hayvana yuva olan bu toprakları her geçen gün tüketmeye, talan etmeye ne kadar devam edeceğiz?

Biyolojik Çeşitlilik Nedir ve Yasal Mevzuatta Yeri Nedir?

Biyolojik çeşitliliğin önemini ilk olarak fark eden bilim insanları olan Charles Darwin ve Alfred Wallace[1] olsa da bu kavramın uluslararası hukuk alanında tanınması için oldukça zaman geçmesi gerekti. 1992 yılında Brezilya’nın Rio de Janerio kentinde düzenlenen Yeryüzü Zirvesi’nde ilk imzaların atıldığı 1993 yılında ise BM Genel Kurulu’nda görüşülerek yürürlüğe giren Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi bu kavramın ülkelerin gündemine girmesini sağladı.[2] Bu sözleşmede tanım şöyle yapılmış:

“Biyolojik çeşitlilik” diğerlerinin yanı sıra kara, deniz ve diğer su ekosistemleri ile bu ekosistemlerin bir parçası olduğu ekolojik kompleksler de dahil olmak üzere tüm kaynaklardan canlı organizmalar arasındaki farklılaşma anlamındadır. Türlerin kendi içindeki ve türler arasındaki çeşitlilik ve ekosistem çeşitliliği de buna dahildir.[3]

Biyoçeşitliliğin kısaca gen, tür ve ekosistem çeşitliliği anlamına geldiğini söyleyebiliriz. Gen çeşitliliği, aynı türe ait farklı popülasyonlardaki gen dizilimlerinin farklılığı anlamına gelirken tür çeşitliliği de bitki, hayvan, mantar, mikrooganizmalar gibi canlı organizmalarındaki farklılığını anlatır. Ekosistem çeşitliliği ise bir bölgedeki sulak alanların, ormanların, meraların çeşitliliği demektir. Bu çeşitliliğin tümden korunması demek bir kriz karşısında o bölgedeki direncin de korunması anlamına gelecektir.

Türkiye’de Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi ise 14 Şubat 1998’de Resmi Gazete’de 4340 sayılı kanunla yayımlanmasından bu yana 23 senedir Anayasa 90 gereği kanun hükmünde. Bu sözleşmeyi onaylayarak biyolojik çeşitliliğin küresel ve ulusal ölçekte korunması için taahhütte bulunmuş olan Türkiye, sözleşme tarafından belirlenen üç hedefe ulaşmak için de sorumluluk almış sayılmaktadır. Bu hedefler şunlardır:[4]

  1. Biyolojik çeşitliliğin korunması
  2. Biyolojik çeşitliliğin parçalarının sürdürülebilir biçimde kullanımı
  3. Genetik kaynaklardan elde edilen faydaların adil ve eşit biçimde paylaşılması.

Bu onay süreci sonrasında senelerdir süregelen “eylem planları” adı altında oluşturulan onlarca rapordan net olarak uygulandı ve biyoçeşitliliğe fayda sağlandı denilebilecek bir proje ortaya çıktığını söylemek ne yazık ki mümkün değil. Nitekim henüz bu konuda kanun, uluslararası sözleşme, yönetmelik uyumunu sağlayan bir mevzuatımız dahi bulunmamakla birlikte kurumsal görevlendirmelerde de yaşanılan sorun Türkiye’nin sorumluluklarını yerine getirmekte pek de başarılı olmadığını gösteriyor.

Yorgun Topraklarda Yaşıyoruz!

Biyoçeşitliliğin tehlikede olmasının en büyük nedenlerinden biri insan türünün toprağa karşı acımasız tutumudur. Türkiye’de tarımın önemini göz önünde bulunduracak olursak aslında en çok değer vermemiz gereken toprak, bugün çok yorgun.

Endüstriyel tüketimin artışıyla tehdit altında olan kırsal yaşamda uygulanan yanlış politikalar ve mevzuat açıkları sonucu birçok tahribat meydana gelmektedir. Arazi kazanma uğruna yok edilen ormanların doğurduğu ormansızlaşma sorunu başta olmak üzere, tarım alanlarında çevreyi düşünmeksizin uygulanan yanlış politikalar da (toprak ve tohum verimi düşünülmeksizin dağıtılan teşvikler vb) yanlış sulama projelerini, tarım zehri ve kimyasal gübrelerin kullanımı arttırmış ve böylece yanlış tarım uygulamalarına maruz kalan toprak zamanla canlılığını kaybederek biyoçeşitliliğin yok olması sonucunu meydana getirmiştir.

Sürdürülebilir tarım politikaları ile insan merkezci bakış açısının terkiyle birlikte doğayla uyumlu tarım yöntemleri uygulanmadığı sürece de toprak ne yazık ki yorulmaya devam edecek.

Peki Kentsel Yaşamda Biyoçeşitliliğin Korunması Mümkün Mü?

Doğayı talan ederek kurduğumuz betondan binalarımızı yıkalım yerine ekoköyler kuralım doğayla uyum içinde yaşayalım demeyi çok isterdim ancak maalesef bu da büyük bir tahribat anlamına geleceği için bu süreçten sonra artık mevcut koşulları nasıl iyileştirebiliriz ona bakmamız gerekiyor. Endüstriyel ve evsel yapılanmaların kontrolsüz bir şekilde artışı bugün ne yazık ki doğal habitatı yerle bir etmiş durumda. Peki bu yapıları doğayla daha uyumlu bir hale getirmek mümkün değil mi?

Kentlerde en büyük değişikliği yaratacak olan proje yeşil altyapı sistemlerinin kurulması olacaktır. Bu sistemler yerel yönetimlerin mimar ve mühendislerle birlikte hareket etmesiyle birlikte var olan şehir yaşamına çok kolay bir şekilde uygulanabilir sistemlerdir. [5] Bununla birlikte yüksek binalara olan sevdamızın her geçen gün arttığı şu dönemlerde gökleri delen çatılarımızı yeşillendirmek de mümkün. Yaşayan Çatılar veya Ekolojik Çatılar olarak bilinen bu sistemler de kent yaşamında azalan yeşili arttırmaya bağlı olarak biyoçeşitliliğin arttırılmasına fayda sağlayacaktır. [6] Aynı şekilde binalara uygulanabilecek olan dikey bahçe projeleri de kentsel yaşamda kısmen de olsa bitkisel bir ortam oluşmasına katkı sağlayacaktır. [7]

Projelerle biyoçeşitliliği korumayı istediğimiz kadar deneyelim, toplumsal bilinçlenme sağlanmadıkça bu projelerin sürdürülebilir olması mümkün değil. Bu nedenle yerel yönetimlerin var olan yeşil alanlarındaki tür çeşitliliği konusunda halkı bilgilendirmesi şart. Parklara o parkta yer alan bitki ve hayvan türlerinin yazılı olduğu tabelaların konulması kadar basit bir uygulamayla bu bilinç yaygınlaştırılabilecektir. Bununla birlikte yine belediyeler tarafından konuyla ilgili paneller, öğrencilere yönelik eğitim gezileri de düzenlenebilir.

Canlılar Üzerinde Kurulan Tahakküm Biyoçeşitliliğin En Büyük Tehdidi

Biyoçeşitliliğin bir tehdidi olarak insan türünün kendi kendine atfettiği doğa üzerindeki egemenlik rolünden de bahsetmek gerekiyor. Günümüzde hala avlanmayı spor olarak gören bu türcü zihniyetin karşısında biyoçeşitlilikten söz etmek ne kadar gerçekçi bir yaklaşım olur diye sormak gerekiyor. Nitekim, keyif uğruna bir canlının yaşam hakkını elinden alabileceğini düşünen insan türü aynı zamanda rant uğruna nehir yataklarını değiştirip ormanları turizme açarak binlerce yıldır yaşayan bir ağacın gövdesine balta saplamayı da kendine hak görüyor. Ekosistem çeşitliliğinin en büyük tehdidi olan HES, JES ve daha birçok doğayı talan etme projeleri bugün Türkiye’deki biyoçeşitliliğinin hızla tükenmesine sebep oluyor.

Tüm bunların yanı sıra “Değişim tabakta başlayacak” diyerek beslenme alışkanlıklarımızın da değişmesinin zamanı çoktan geldi. Nitekim hayvanların sömürülmesinden elde edilen gıdaların üretimi için oluşturulan tarım arazilerinin (buna bağlı olarak ormansızlaşmanın) biyoçeşitliliğe etkilerini bir önceki başlıkta açıklamıştım. Bununla birlikte, “hayvancılık” denilen bu sömürü sisteminin sera gazı emisyonlarındaki etkisinin günümüzde 1.5 derece hedefine ulaşılmasına en büyük engel olduğu artık kanıtlanmış durumda.

Ormanı kesilecek odun, toprağı acımasızca sömürülecek arazi, hayvanı yiyecek, giyecek, kullanılacak bir araç olarak gören bu tahakküm zihniyeti değişmediği sürece biyoçeşitliliğin üzerindeki insan tehdidi her zaman varlığını sürdürecek.

Biyoçeşitliliğin Korunma Sebebi: Her Kriz Birbirini Doğurur

Bugün yaşadığımız ve en yaygın olarak bilinen iklim krizi insan eliyle bu dünyada var oldu ve var olmaya devam edecek gibi görünüyor. Bu krizin sonuçlarını değişen iklim koşulları ile açıkça görebiliyoruz. Ancak uzun vadede görmediğimiz bazı sonuçlar var. Biyoçeşitliliğin azalması belki de yaşanabilecek en büyük kriz ve kimse bu konudan söz etmiyor. Bilimsel bir terimmiş gibi duran bu kavram oldukça soyut kalıyor ve gözle görülmesinin açıkça mümkün olmaması sebebiyle de göz ardı edilmeye mahkûm oluyor. Küçük bir örnekle bu krizin doğurabileceği tehlikeyi basitçe açıklayayım:

Bir köyde biyoçeşitliliğin azalması sonucu monokültürleşmenin oluşmaya başladığını, hem floranın hem faunanın tür ve gen farklılığının yok olduğunu düşünelim. Mesela, gen farklılığına sahip olmayan bir koyun popülasyonu olsun.  Bir hastalığa karşı direnci olmayan gene sahip bu toplulukta, bu hastalığın bir bireye bulaşması sonucu diğer tüm bireyler de yaşamını yitirecektir. Bu bireylerin tamamının yok olması yine farklılığın yok olduğu florayı etkileyecek ve buna bağlı olarak köyün toprağı, suyu, havası ve buna bağlı olarak ekosistem çeşitliliği de etkilenecektir. Böylece, köyde yaşayan insanların geçim ve barınma koşulları da zorlaşacak, bu da toplu göçlere neden olacaktır. Birleşmiş Milletler tarafından hala görmezden gelinen iklim mülteciliği kavramı işte bu kadar yakınımızdadır.

Bozulmaya karşı bu direncin kısaca ekosistem istikrarının bozulması iklim kriziyle birlikte insan türünün yok oluş sürecini hızlandırmaktadır. İnsan türünün yok olması diyorum çünkü söylenenlerin aksine dünyanın yok olduğu falan yok. Güneş ve bu evreni oluşturan diğer tüm sistemler var olduğu sürece yok olacak olan sadece bazı türler olacaktır. Dünya ve doğa her yok oluş sonrası olduğu gibi yeni yaşamın doğuşu, evrimle birlikte kendini yenileyecektir. Kısaca doğanın sadece bir parçası olan insanın, kendine karşı savaştığının farkına varmasının zamanı çoktan geldi.

Şunu hatırla: Tükettiğin kendi yaşamın.

 

Görsel: https://www.unicef.org/globalinsight/stories/why-biodiversity-important-children

 

 

 

 

* (Yaşlı kolşik ormanlarıyla Kuzey-doğu Anadolu kolşik florası/ormanlar, Orta Anadolu’nun step tipi otlakları ve dünyanın varolan en geniş yayılımlı Selvi (Cupressus sempervirens) ve Sedir (Cedrus libani) ormanlarını ile maki vejetasyonu, önemli kıyı habitatlarıyla Akdeniz bölgesi)

 

[1] http://zehirsizsofralar.org/pestisitler-ve-biyocesitlilik-kaybi/

[2] https://tvk.csb.gov.tr/dunya-biyocesitlilik-gunu-kutlu-olsun-haber-254871

[3] https://web.archive.org/web/20060117214556/http://www.bcs.gov.tr/2.1.php

[4] https://yesilgazete.org/biyocesitlilik-sozlesmesi/

[5] Detaylar için: https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/525268

[6] Detaylar için: https://www.researchgate.net/publication/333356610_Kent_Yasamina_Yesil_Dokunus_-_Yasayan_Catilar_ve_Biyolojik_Cesitlilik

[7] Detaylar için: https://www.ekoyapidergisi.org/dikey-bahcelerin-kentli-algisi-ve-kentsel-psikoloji-acisindan-degerlendirilmesi

Sosyal medyada paylaş

Tuğçe Berber

Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olup İzmir’de kurucusu olduğu Lotus Hukuk Bürosu’nda avukatlık mesleğini sürdürmektedir. Çocukluğundan gelen hayvan sevgisi “Türk Hukuk Sisteminde Hayvan Hakları ve Uluslararası Hukukun Hayvan Hakları Mevzuatına Etkisi” isimli tez yazısından sonra hayvan hakları aktivistliğine evrilmiştir. Vegan ve sürdürülebilir bir yaşam mücadelesiyle birlikte, türlerin eşitliği için de hak temelli mücadelesine gerek mesleki gerek sosyal alanda devam etmektedir. Hayvanlara Adalet Derneği, Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği, İzmir Barosu Hayvan Hakları Komisyonu üyesi olarak çeşitli sosyal projelere destek vermektedir. Sokaktayken bütün hayvanların, evdeyse bir kedi annesidir. Adalet mücadelesinin karanlık dünyasına renk katmak için yoga ve müzik alanlarıyla da ilgilenmektedir.
Published On: Aralık 29th, 2021Categories: Doğa, Ekoloji1 Comment

One Comment

  1. Entlovin - Ozan 27 Şubat 2022 at 5:12 am - Reply

    kendi kendini yok etme arzusu bitmedi insanlığın…

Leave A Comment