Yaşamın her geçen gün daha da zorlaştığı topraklardan sesleniyorum: Limitlerimizi aştık, hem dünyanın limiti hem sinir kat sayımızın limiti tükeneli çok oldu.

Dünyanın yıllık biyokapasitesinin aşıldığı tarih olan Dünya Limit Aşım Günü bu sene 29 Temmuz 2021 oldu. 2022’den yaşam çalmaya başladık, yani geleceğimizden. Peki nereye kadar dayanacak dünya bu sömürüye? Başka dünyalar da varmışçasına tüketenlerin karşısında, yakında bizlerin elinde yaşamakta zorlandığımız bir dünya bile kalmayacak. Ekolojik yıkımlar sarayların kapısını çalmıyor ne de olsa. Güvenli kapıların arkasında hissedilmeyen, bizlerin ise her gün burun buruna kaldığı bu yıkımı durdurmak için hiçbir önlem alınmadan fazla fazla tüketip fazla fazla ürettikçe ve bu kısır döngüyü sürdürülmeye devam edildikçe, enerji politikaları yeşillenmedikçe, betonlaşma, kirlilik, talanlar, yıkımlar artmaya devam edecek ve hali hazırda artmış olan ortalama dünya sıcaklığı katlanarak artacak. Bugün bile söndürülemeyip dört bir yanda devam eden yangınların gelecekte ne kadar sıklaşacağını öngörmemek mümkün değil.

Yangın felaketi yanında adeta arada kaynayan mülteci krizi adı altında tartışılan meseleleri de görüyoruz gündemde. Şu an savaşlardan kaçan insanları ve onların yaşam haklarını konuşurken bir gün iklim mültecilerini konuşmaya başlayacağız. Nitekim sadece iklim sebebiyle yerinden edilmiş kişilerin sayısının 2050 yılına kadar 250 milyon ile 1 milyar kişi arasında olacağı düşünülüyor.[1] Her ne kadar Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği iklim mülteciliği kavramının Mültecilerin Hukuki Statüsüne Dair Cenevre Konvansiyonu’nda yer alan tanım dışında kaldığını söyleyerek hukuki statü henüz tanımamış olsa da gelinen noktada toplumların artık yaşayamayacak hale geldikleri topraklarını terk etmek zorunda kalacakları açıkça görülüyor. Tabii yine olan yerel halka oluyor. Oysa medyada yaratılmaya çalışılan “bireysel tüketimlerimiz yüzünden dünya bu halde” algısından öte çok daha büyük tüketim sistemleriyle karşı karşıyayız. Kabul edilmelidir ki; iklimsel ve ekolojik tahribatın bu denli hızla yükselmesinin sebebi bugün üst komşunun evde geri dönüşüm yapmaması değildir. Bu yıkımların birinci derece sorumlusu, mevcut küresel dünya sistemi ve dayandığı kar odaklı kirli ekonomi politikalarıyla birlikte aşırı kar hırsıyla doğaya yapılan müdahalelerdir. Elbette bireysel mücadele toplumsal bilinçlenmeyi de beraberinde getirecektir ancak küresel ısınmanın bugün bir derece daha artmasını halka mal ederek bireysel suçlamalarda bulunmak, sömürü odaklı kapitalist sistemlerden kar elde edenlerin işine yaramaktan öte geçmemektedir.

Günlerdir ciğerlerimizde hissettiğimiz yangınlarla boğuşuyor koca memleket. Sonra birileri uçakları sorunca düğüne gittim diyor, birileri gece yarısı kendine yeni adamlar atıyor, birileri de çıkıp makam koltuklarından onca yitirdiğimiz cana rağmen can kaybı yok, turizm bölgeleri de zarar görmedi açıklaması yapıyor. Halktan beklenen şey ise; dayanışma gösterin, çıkın ormanları koruyun, su taşıyın, ağaç dikin, bağış yapın, yardım taşıyın, hayvanları kurtarın ama bunları yaptığınız yetmiyormuş gibi bir de pamuk elleri cebe atın! Her sene, her felakette aynı döngüye giriyoruz. Felaketlere üzülüyor, yardım topluyor, kendi imkanlarımızla yaraları sarıyoruz; sonra devlet suçlayacak birilerini buluyor, halka yuhalatıyor, ardından IBAN paylaşıyor, birlik, beraberlik topyekün mücadele zamanı ilan ediliyor ve havası alınan halk bir başka felakette görüşmek üzere diyerek uğurlanıyor. Ne tahribat sonrası iyileştirme yapılıyor, ne müdahale politikalarının ve donanım eksikliğinin nedeni araştırılıyor, ne toplanan paraların hesabı veriliyor ne de yenilerinin yaşanmaması için önlem alınıyor. Acılar unutuluyor ve dünya kendi kaderine terk ediliyor.

Dikeceğimiz bir ağaç bile elbette önemli ama her yangın felaketi sonrası o bölgenin yüzyıllarca oluştuktan sonra yok olan ekosistemini birden kendi kafamıza göre yenilemeye çalışmak ne yitirilen canları geri getirecek ne de ekosistemi mutlu kılacaktır. Toprakla, doğayla, dünyayla lego oynar gibi oynamak, sökmek, takmak, oradan oraya nakletmek, yeni parçalar eklemeye çalışmak, “yıkıldı mı boş ver yenisini yaparız” diye düşünmek ne haddimize? Milyarlarca yıldır var olan düzeni yeniden kurabileceğini düşünmek dünya üzerinde tek hakim olduğunu zanneden insan türünün kibrini bir kez daha gözler önüne sermekte. Keşke yitirdiklerimizin yerine yenilerini koymaya çalışmadan önce yitirmemek için mücadele edilse de bedelleri bu kadar ağır ödenmese.

Avuç avuç tüketenlerin dünyasında yaşam mücadelesi veren tükenenlere sesleniyorum; bu kirli dünya düzeni karşısında birlikteyken hiç de güçsüz değiliz ve tüm yerel mücadelelere destekle birlikte elimizde kalanlara sahip çıkmak için hala geç değil.

 

[1] https://bianet.org/bianet/iklim-krizi/247811-iklim-multecileri-kapimizi-caldiginda

Görsel: https://www.dunya.com/gundem/orman-yanginlarina-mudahale-devam-ediyor-pakdemirliden-aciklama-haberi-629108

Sosyal medyada paylaş

Tuğçe Berber

Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olup İzmir’de kurucusu olduğu Lotus Hukuk Bürosu’nda avukatlık mesleğini sürdürmektedir. Çocukluğundan gelen hayvan sevgisi “Türk Hukuk Sisteminde Hayvan Hakları ve Uluslararası Hukukun Hayvan Hakları Mevzuatına Etkisi” isimli tez yazısından sonra hayvan hakları aktivistliğine evrilmiştir. Vegan ve sürdürülebilir bir yaşam mücadelesiyle birlikte, türlerin eşitliği için de hak temelli mücadelesine gerek mesleki gerek sosyal alanda devam etmektedir. Hayvanlara Adalet Derneği, Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği, İzmir Barosu Hayvan Hakları Komisyonu üyesi olarak çeşitli sosyal projelere destek vermektedir. Sokaktayken bütün hayvanların, evdeyse bir kedi annesidir. Adalet mücadelesinin karanlık dünyasına renk katmak için yoga ve müzik alanlarıyla da ilgilenmektedir.
Published On: Temmuz 30th, 2021Categories: Gündem0 Yorum

Leave A Comment