Trans+ kimlikler vardır, anormalleştirilemez ve kriminalize edilemez.

LGBTİQ+ kişiler doğduklarından itibaren, bulundukları toplumda görünmez olmalarının yanı sıra baskıya ve her türlü şiddete maruz kalıyorlar. Bu kişiler cinsiyet kimliklerini beyan ederken, cinsel özgürlüğünü yaşamak isterken ve en tabii hak olan yaşam hakkı için hayatları boyunca mücadele etmek durumundalar.

LGBTİQ+’lar, maruz kaldıkları nefret, ayrımcılık ve hak ihlallerine karşı uzun yıllardan bu yana dünyanın çeşitli yerlerinde “Biz varız ve var olmaya da devam edeceğiz” diyerek görünür olduklarını dile getirdiler.

31 Mart, trans+’ların varlığını kutlamak ve yaşadıkları ayrımcılığa dikkat çekmek için 2009 yılında ABD’li trans aktivist Rachel Crandall tarafından yapılan öneriyle Uluslararası Trans Görünürlüğü Günü olarak kabul edildi. Zamanla da dünya geneline yayıldı. Trans+’ların, “Varoluşlarımızdan onur duyuyoruz” diyerek dünyaya haykırdıkları bir gün.

Atanmış cinsiyet belası ile her yerde mücadele eden trans+ kimlikler aile içinde, okulda, işte, hapiste, otobüste, hastanede, kamu ve özel kurumlarda, umumi tuvaletlerde, kısaca hayatın içinde sistematik olarak şiddete, istismara, tacize maruz kalıyor. Hayatları boyunca bu durumun içinde yaşamaya mahkum ediliyorlar ve yetmezmiş gibi bu durumla başa çıkamadıklarında suçlanıp yargılanıyorlar. Kişilerin yaşayacakları tüm zorluklar ve zorbalıklar, “göze alması” gereken bir olgu olarak gösteriliyor. Fakat transfobikler bu şiddeti sürdürmemeyi hiç sorgulamıyor.

Transfobik Söylemler Her Zaman Açık Bir Şekilde Olmayabilir

Tüm örneklerde geçerli olmamakla birlikte, genel olarak herhangi bir şeye karşı fobik ve nefret dolu söylemler, o şeyin içinde yer almayan kişiler tarafından üretilir. Öznesi olmayan kişilerin bu durumdan bu kadar rahatsızlık duyması, kendi konfor alanlarını daha da konforlu hale getirerek toplumda en “üstte” olmak istemelerini kanıtlıyor. Kendi alanını meşrulaştırmak isteyen cishetero-seksizm, trans+’ları açık bir şekilde şiddete maruz bırakıyor.

Bununla birlikte trans+ kimlikleri desteklediğini düşünerek söylem üretenlerin de transfobik söylemleriyle karşılaşmak mümkün. İşte bu da örtük transfobi olarak karşımıza çıkıyor. Benim için bunlardan en yaygın olanı: “Saygı duyuyorum.” Bu söylem yalnızca transfobik değil aynı zamanda homofobik bir noktada da duruyor. Başka örnekler vermem gerekirse: “Trans kadın olmana rağmen güzelsin,” “Trans olduğun anlaşılmıyor zaten,” “Cis kadınlardan bile güzelsin,” “Bazı cis erkeklerin bile senin kadar sakalı yok,” şeklinde örnekler daha da artırılabilir maalesef. Trans+ mücadelesi içinde aktif bir şekilde yer almak isteyenlerin söylemlerine dikkat etmesi ve dillerini dönüştürmeleri oldukça önemli bir noktada duruyor.

Yukarıda verdiğim örnekler trans+ olmanın ‘cis’liğe bağlı bir yerden algılanmasından kaynaklanıyor. Yani trans+ kişiler cis cinsiyetlere benzedikleri kadar meşrulaşıyor ve ortaya yine bir ayrım çıkıyor. Bunun yanında işin içine bir de ameliyat olma, hormon alam vb. kriterler giriyor. Kişinin ameliyat olması, hormon alması onu daha çok trans yapıyormuş gibi algılanırken; ameliyat olmamış veya hormon almamış trans+’lar daha az trans olarak görülüyor. Yani bu da, yine cinsiyetin biyolojik cinsiyet üzerinden okunduğunu kanıtlıyor. Biyolojik cinsiyetten kopmamış, kopamamış olmak veya kopmak istememek trans+ kimlikler ile ilgili fobik söylemlerde bulunmayı meşrulaştırmaz. Herkesin trans+ deneyimi farklıdır ve ideal bir trans+ deneyimi yoktur. Herhangi bir konumu kutsallaştırmak, trans+ kimlikler arasında ayrımcılığa hizmet eder.

Birincisi hiçbir trans+’nın kendini kimseye kanıtlamaya ihtiyacı yoktur. İkincisi ise biyolojik bir noktadan kişilere atıflarda bulunmak, nefret söyleminin ve fobinin bir başka çeşididir. Önemli olan kişinin beyanıdır.

Şiddeti Görmezden Gelen Herkes Fail Kadar Suçludur!

Türkiye’de son dönemde Boğaziçi eylemlerinde LGBTİQ+’ların görünürlüğü artarken nefret de bir o kadar arttı. Siyasilerin, “Toplumun ahlakını bozuyor” gibi söylemleri ve sosyal medyanın da etkisiyle hedef gösterilen LGBTİQ+’lar, yaşamlarından endişe etmeye başladılar. Bunların üzerine İstanbul Sözleşmesi’nin bir gecede feshedilmesi homofobik ve transfobikleri harekete geçirerek trans kişilere yönelik saldırıları artırdı. Hükümetin failleri koruduğu yetmiyormuş gibi bir de onların cesaretlerini artırdığı apaçık ortada. Bu yüzden biz yalnızca failleri değil; bu şiddete, homofobiye, transfobiye sessiz kalan herkesi suçluyoruz.

Transfobiyi Nasıl Yok Edebiliriz?

Transfobiyi yok etmek, bana kalırsa düşünüldüğü kadar zor değil. Ayrıca ortadan kalkması yalnızca trans+ kimliklerin değil; toplumdaki tüm cinsiyet kimliklerinin konforunu artırır. Öncelikle doğumla gelen biyolojik cinsiyet üzerinden cinsiyet ataması yapmaktan vazgeçmeliyiz. Cinsiyet beyanı, biyolojik cinsiyetten bağımsız bir şekilde sergilenebilir. Bu beyan, cinsiyet kimliğiyle uyabilir de, uymayabilir de. Zaten bu uyumun akıllara bile gelmemesi gerekir.

Kişilere cinsiyet ataması yapmamak, trans+ kimliklere karşı fobikliği ortadan kaldıracağı gibi ikili cinsiyet sistemini, heteroseksizmi, toplumsal cinsiyet rollerini, cinsiyete bağlı eşitsizlikleri de ortadan kaldırmanın bir yoludur.

Transfobi öldürür. İstanbul Sözleşmesi Yaşatır!

 

Kaynak: kaosgl.org

Görsel: dermartimes.net

Sosyal medyada paylaş

Rojda Yavuz

1993 yılında Ankara`da doğdu, eğitimini Pamukkale Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Jeoloji mühendisi olarak tamamladı. Şimdilerde Ayna Haber Ajansı'nda editör olarak çalışıyor. Hayvan Hakları, LGBTİ+ Hakları, Azınlık Hakları alanlarında aktivist.
Published On: Mart 31st, 2021Categories: İnsan Hakları, LGBTİ+, Yaşam0 Yorum

Leave A Comment