Türkiye’de 2019 yazından beri süregelen TERF (Trans Dışlayıcı Radikal Feminizm) tartışmaları feminist aktivistler ve cinsiyet çalışmalarında bulunan akademisyenlerin ikiliği arasından çıkarak LGBTİQ+ aktivistlerinin de gündemine girdi. Özellikle Twitter üzerinden transseksüellerin “kadınlık ve erkeklik deneyimlerinin” tartışılması biçim ve içerik bakımından feminist ve trans-feminist kuram ve mücadele için önemli eşikler içeriyor.

TERF olmadıklarını söyleyen fakat transfobik ve cisseksist (transgender’lara karşı önyargılı ve ayrımcı) söylemler kullanan akademisyenler ve onları destekleyenler ile en temel olarak “trans kadınlar da kadındır” diyerek eleştiride bulunanlar arasında geçen bu tartışmalar uzun süre devam etti. Süreç boyunca kimi kesimler tartışmaların yaralayıcı olduğunu dile getirirken özellikle “taraf” olduğunu açıklayanlar oldu, bir kısmı transfobik söylemleri desteklerken bir kısmı da hedef gösteren bir üslupla tartıştı. Oldukça yoğun geçen bu tartışmalar, süreç içinde transseksüellerin varoluş ve görünürlük mücadelesine dönüştü.

Biz de bu süreci daha iyi anlamak için tartışmanın esas öznelerinden biri, transseksüel bir kadın olan Sinem Deniz ile bir röportaj gerçekleştirdik.

Sinem, İstanbul Mimiar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde  başladığı Resim bölümünü, Berlin Weißensee Sanat Yüksekokulu’nda devam ettiriyor. İlk örgütlü aktivizm deneyimi, 2016 yılında SPOD’un (Sosyal Politikalar Cinsiyet Kimliği ve Cinsel Yönelim Çalışmaları Derneği) aktivizm okulu eğitimine katılmasıyla başlayan Sinem, son zamanlarda cinsiyet, queer ideoloji ve trans deneyimler üzerine okuyup sosyal medyada ilgili konularda bilgilendirme yapıyor.

Sinem Deniz

Feminizmin bana öğrettiği şeylerden biri; bir durumda özne değilsem özneyi dinlemem gerektiği, onun beyanlarını esas almam gerektiğini ve gerektiği yerde ise özneden özür dilemem gerektiğini öğretti. Kısacası benim yaşamımı sürdürdüğüm feminizm kapsayıcı feminizm; dışlayıcı değil. Bu bağlamda eğer biri kendisini kadın olarak beyan ediyorsa o kadındır. Bunun aması yok benim gözümde. Fakat TERF tartışmalarını takip ettiğimde herkes için durumun böyle olmadığının farkına vardım. Sizce bunun nedenleri nelerdir?

Feminizm dendiğinde, ortak tek bir anlayış ve pratikten bahsetmediğimizi söyleyebiliriz sanıyorum. Feminizm anlayışlarımızı da geçmiş deneyimlerimiz, dahil olduğumuz sosyal-politik çevreler ve sahip olduğumuz ayrıcalıklar belirliyor. Feminizme yönelen herkes genellikle kendi yaşamına doğrudan dokunan konular üzerinden bir bilinç ve hassasiyet kazanıyor. En büyük ortak paydalar erkek şiddeti ve kadın düşmanlığı. Pek çok kişi için feminizm bunlarla sınırlı kalıyor ve bu da gâyet anlaşılabilir çünkü bunlar tek başlarına ömür tüketecek kadar geniş bir kapsama sahip. Belli bir anlayış ve pratiğin sınırları içinde uzun süre kalınca, belki o sınırların içinde olan bitenler çok daha önemli, çok daha öncelikliymiş gibi, belki de o sınırları çizebilmiş olmanın getirdiği konfor alanından çıkmaya karşı geliştirilmiş bir refleksle, o sınırların ötesi belki o kadar da önemli değillermiş gibi görünebiliyor.

Ama aslında o sınırların da ne kadar oynak, ne kadar muğlak, her birimiz için farklı yerlerde başlayıp biten ve belki de bizi “sınırlayan” ve farkında olmadan bizi de opresifleştirebilen yapılar olduğunu sıklıkla göremiyoruz. Belki “ben feministim” dediğimizde, kendisine feminist diyen başka herkesin de aynı sınırlara sahip olmasını, hassasiyetlerinin aynı yerlerde başlayıp bitmesini bekliyoruz ve beklentilerimiz karşılanmayınca çakışıyoruz.

Savunma Refleksleri ile Mücadele Etmek

Ve bu çakışmalardan bahsederken, feminizmin dönemsel dalgalarından, radikal feminizm, ekofeminizm, kuir feminizm, trans feminizm, marxist-sosyalist feminizm, liberal feminizm gibi akımlardan bahsetmiyorum bile. Bunların ötesinde, belki sadece ismi konmamış, belki de yeterince iyi sorgulanmadığı için bir mesele olması gerektiği henüz anlaşılmamış bir çok konuda birbirimizin sınırlarına tosluyoruz. Savunma reflekslerimiz bizi, öznellik deneyimlerine odaklanmaya ve yapısal sorunları görmeye çalışmaktansa kendi varoluşumuza bir saldırı olduğuna ikna etmeye ve onu savunmaya itiyor. O refleksle mücadele etmeyi öğrenebilmek çok önemli.

Daha TERF “tartışmalarına” gelmeden çok önce, mesela Babalar Gününde “Her baba birer devlettir”, Anneler Gününde “Annenize vibratör alın!” türü sözler sarfedildiğinde, feministler arasında deyim yerindeyse infiale yol açtığını görüyorduk; hemen babalar savunulmaya, annelerin “namusu korunmaya” başlanıyordu, “yok artık”lar uçuşuyordu.

İçinde yaşadığımız “geleneksel değer” kodlamalarının ve tabularının, en temel ve ortak deneyimlerimizden erkek şiddeti ve kadın düşmanlığını yapısal olarak nasıl beslediği üzerinde dahi henüz bir mutabakat yokken, araya trans ve kuir feminizmler sızdığında bunlara karşı da bir reaksiyon olması kaçınılmazdı.

Belki de ortaya “ailesel feminizm”, “muhafazakar feminizm” gibi kavramlar da atmamız gerekiyordur? Ben şahsen, odağında cis deneyimler olan bütün anlayışlar için “cis* feminizm” diyorum.

Trans Varoluş, Görünürlük ve Eşitlenme Mücadelesi

Türkiye’de 2019 yazından beri süregelen TERF tartışmaları cinsiyet çalışmalarında bulunan akademisyenlerin translık üzerine ayrımcı sözler söylemeleri ile başlamıştı. Mesele trans-aktivistlerin varoluş ve görünürlük mücadelesine dönüştü. Buna katılıyor musunuz? Siz bu süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?

Açıkçası o sürecin tam olarak kimin hangi dediğiyle başladığından çok emin değilim. Aynı konular etrafında birden çok vektörün birbiriyle buluştuğu bir zaman oldu diyebiliriz bence. O yaz, cis kadınların kendi cinsiyet kimliklerini tamamen vulva + vajinayla doğmuş olmak üzerinden tanımlamalarını sorgulamaya açmış olmakla, bundan kendime de bir pay çıkarıyorum. O vektörlerden biri de, belirttiğiniz gibi cinsiyet çalışmaları yapan bazı akademisyenlerin, trans dışlayıcı ifadeleriyle dahil olduğu, önceden gelen bir tartışmaydı. Sağ olsunlar, sonrasında da eksik bırakmadılar.

Ama evet, mesele kesinlikle trans ve kuir aktivistlerin ve hak savunucularının bir varoluş, görünürlük ve eşitlenme mücadelesine dönüştü.

Trans ve kuir insanları, sadece hayatlarını, evlerini, işlerini, bedensel bütünlüklerini yitirdiklerinde hatırlamaya ve konuşmaya değer bulunan “konular” olmaktan çıkarmaya çalışıyoruz. Hayatın her alanında olduğumuzu, hayata dair her şeyin bizi de bir şekilde etkilediğini; günlük yaşam pratiklerinin, dilin, davranış kalıplarının bizlere de zarar verebildiğini, adalet duygumuzu incittiğini; yaşamlarımızı kaybetmemize kadar varabilen tüm etmenlerin küçük başlangıçları olduğunu, öznelliğimiz kabul edilmeden ve eşitlenmeden bir değişim olamayacağını hatırlatmaya çalışıyoruz. Yani aslında cis feministlerin yaptığından çok farklı bir şey de yapmıyoruz.

Bu süreç, az önce de değindiğim gibi bir sınır mücadelesi olarak da görülebilir. Sınırın ötesinde bir şeyler oluyor, fırtınalar kopuyor ve siz, o fırtına güvenli alanınıza ulaşıp orayı da yerle bir edecek diye korkuyorsunuz, sınırlarınıza yığınak yapıyorsunuz, “misliyle karşılık vermek” için hazırlanıyorsunuz belki de. Sınırın ötesinden insanlar bir şeyler sesleniyorlar ama gardınızı indirip, onları dinlemeye ve anlamaya çalışmaya ne kadar hazırlıklısınız?

Bükülen Hakikatler

Özellikle son zamanlarda olanları hakikati bükme olarak okuyorum ben.  Kastetmek istediğim ise şu; gerçek olmayan şeylerden bir tür korku türeterek, bu korkuyla gerçeği eğip bükerek, hakikat taklidi yapılıyor. Siz ne düşünüyorsunuz bu konu hakkında?

Trans dışlayıcı bir tavır geliştirenlerin ne kadarı bunu bilinçli, ideolojik bir kötücüllükle yapıyor, ne kadarı kendi reflekslerinin kurbanı ve bu ikisi arasındaki geçiş ne kadar sürekli, bunlar her zaman aklımda soru işaretleri, o yüzden kimin hangi hakikatı kasıtlı olarak büktüğünden çok emin olamıyorum. Ancak kasıtlı veya kasıtsız, ortada gerçekten de bükülen bir takım hakikatler ve bunlardan devşirilen korkular var.

Az önce bir sınıra yığınak yapma benzetmesi yaptım. Elinde güç biriktiren, o gücü kullanmak için bahane de üretir.

Güçten bahsettiğim şey de, güç ilişkilerinde avantajlı olan tarafın, elindeki avantajların sağladığı imkânları da kullanarak güçsüz olan taraf üzerinde hüküm verebilme, kurabilme olanağı. Bizim örneğimizde cis bir insanın, başkalarının cinsiyetine, nereye ait olup olmayacağına, girip giremeyeceğine, sözünün değerli olup olmayacağına, dinlemeye değip değmeyeceğine karar vermeyi kendisinde hak görmesi ve bu görüşleriyle çevresindekilere veya kitlelere yön verme gücü, bunu yaparken de sahip olduğu imkânları seferber etmesi.

Önceki soruya ithafen örnek olarak, akademisyen titrine sahip olanların, trans dışlayıcı fikirleri eleştirilince bunu “düşünce özgürlüğüne saldırı” olarak paketleyip, kendilerini de düşünce özgürlüğünü savunan akademisyenler olarak ortaya koymalarını ve bu yaklaşım üzerinden trans dışlayıcı fikirlerin yayılmasına katkıda bulunmalarını verebiliriz.

Dolayısıyla cisnormatif güç kullanımının karşısında, kuir kimliklerin “ötekileştirilmeden” var olabilmesi yer alıyor. Beni kişisel olarak çok etkileyen en basit örneklerden birisi, trans deneyimimden ötürü bana bir erkeklik yakıştırması veya benzetmesi yapılmadan, bundan dolayı dışlanmadan var olabilmek. Ve yine önceki soruya ithafen, mesela akademisyen titrine, saygınlığına sahip insanların, tam olarak bunu yapmaktan gocunmamış olmaları. Cis deneyimli bir kadına, yaptığı bir şeyden ötürü “erkeklik” yakıştırması yapmak aklından dahi geçmeyecekken, bu yakıştırmayı trans deneyimli bir kadına yapmaya dünden hazır olmak. Bir yaptırımı olmadan böyle bir yakıştırmayı yapma gücüne sahip herhangi birinin, eninde sonunda bir şekilde o yakıştırmayı yapmaması çok zor zaten.

Güç İlişkileri

Devşirilen korkular da, o gücü kullanmak için en büyük motivasyonu sağlayan şeyler. Bütün güç ilişkilerinde aynı korku politikasını görebiliriz. Egemenler, avantajlı kesimler, aşağıda gördüklerini orada tutmak için her zaman aynı veya benzer korku politikalarını uyguluyor. Batı kültürünün yüzyılı aşkın bir zamandır siyahları şiddete, tecavüze, suça eğilimli kişiler olarak tanıtması, üstelik bunu kölelik tarihiyle yüzleşmekten kaçınmak için kullanması. Göçmenlerin her yerde daha aşağı görülmesi. Türk-Kürt ilişkilerinde Kürtlerden “terörist” devşirilmesi. Erkeklerin kadınları iffetsizlikle, aileyi yıkmaya çalışmakla suçlaması ve daha nicesi. Bir motif olarak cis-trans/kuir ilişkilerine özgü bir dinamik değil ve bunun görülüp anlaşılabilmesi çok önemli.

Tartışma Olmadan İlerleme de Olmaz

Trans/Natrans kadınlar cephesinde bir birliktelik yaratılmadan bu tartışmaların bitmeyeceğini düşünüyorum. Sizce de böyle mi? Tartışmalar ve bu ayrıksı hal sizce nasıl biter? Çözümünüz nedir?


Mücadele ede ede o ayrıksı hâlin zamanla azalacağına inanıyorum, inanmak istiyorum, bu konuda sosyal medyanın dönüştürücülüğü bana umut veriyor. Türkiye’deki diskur şu anda dahi iki-üç sene öncesine göre yol almış durumda. Sadece iki-üç sene evvel, daha genel bir çerçeveden trans haklarını savunan kişilerin feminist hareket içinde yaşadığı yalnızlaştırılma belki bir nebze azalmış durumda. Ama tüm bu tartışmaların da aslında ne kadar sınırlı bir kesim arasında geçtiğini de unutmamak gerekiyor

Tartışmalar ise hiçbir zaman bitmeyecek bence. Tartışma olmadan ilerleme de olmaz. Belki o an farkında olmasak da bu tartışmalar ufak ufak hepimizi ileri taşıyacak ancak. Belki tartışmaların kapsamı genişleyecek. Belki şu an farkında olamadığımız, göremediğimiz başka boyutlarını tartışıyor olacağız. Ya da belki de gerici fikirler galip gelecek ve hak kayıpları yaşayacağız. İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararı alınırsa yaşayabileceklerimiz gibi.

Daha değerli gördüğüm bir soru, tüm bu tartışmalarda bulunurken nasıl özbakımda bulunabiliriz, kendimizi nasıl koruyabiliriz? Tartışmalar zaman zaman çok tetikleyici ve psikolojik olarak tüketici bir hâle gelebiliyor, bunu dayanışarak nasıl önleyebiliriz?

Görseller:

https://www.catlakzemin.com/terf-tartismasinin-arka-plani-konu-nasil-soyunma-odasi-oldu/

https://www.gaystarnews.com/article/equality-watchdog-drops-lawsuit-against-nhs-over-trans-fertility-rights/

Sosyal medyada paylaş

Fatma Kızılırmak

Dokuz Eylül Üniversitesi İktisat bölümü mezunu. Şu anda Wroclaw Ekonomi Üniversitesi’nde yüksek lisansını yapmakta. Özellikle ekonomi, politika ve feminizm üzerine okumalar yapmayı sever. Ursula Le Guin diyarını ziyaret etmek hobilerinden sadece biri. Şu sözü her daim aklında ‘…küçük ama derin bir umudunun bilincindeydi.’ Queer feminist bir hak savunucusu. Ukulele çalıyor.
Published On: Nisan 24th, 2021Categories: LGBTİ+, Yaşam0 Yorum

Leave A Comment