Tek Bedende Cixous & Dora: Perkins’in Sarı Duvar Kağıdı

“Dünya hayvanlara, çocuklara, ilkellere ve delilere de kendini sunar, onlar da dünyada barınırlar, onlar da dünyayla birlikte var olurlar.”

– Maurice-Merlau Ponty, Algılanan Dünya

Günlerden bir gün kısır bir rahim kafasına göre kadın bedeninde yolculuğa çıkar. Bulunduğu yerden sıkılmıştır ve habitatında neler olduğunu merak eder. Pek de uzun olmayan bir yolculuktan sonra kazara kendisini solunum mekanizmasını tıkayacak bir yerde bulur. Habitat nefes alamamaya başlar ve akabinde bayılır. Cinsiyeti kadın olan habitat diğerlerinin gözünde artık bir vakadır -histerik bir vaka. 2020’deki bir birey olarak bu hikâye eleştiri mekanizmanızda deli saçması olarak mı etiketleniyor? Peki bu teorinin Platon’a ait olduğunu söyleseydik çıkarımınız değişir miydi?

Antik Yunanın tıbbi metinlerinde “wandering womb” olarak geçen gezici rahim, döneminde histeri semptomlarına sahip kadınların durumunu açıklamak için ortaya sürülmüş bir teoriydi. Kadının muzdarip olduğu semptomları bir başka kadın organı ile açıklamaya çalışmak bir noktada kadın bedeninin sağlığında kararların erkekler tarafından alındığını gösteriyor. Takvim 1900’lere yaklaştığında “donanımsal” olarak görülen arıza “yazılımsal” olarak incelenmeye ve çözülmeye çalışıldı. Hipokrat ve meslektaşlarının teorisini bir başka yaklaşım ile bölen Sigmund Freud, histerik kadınların anormalliğine merak salmış ve bunu anlamaya çalışmış bir başka erkekti. İlk vakası olan Dora, diğer adıyla Ida Bauer, ebeveynleri tarafından bulunan notunda “hayatını devam ettirmeye daha fazla katlanamayacağını” söylüyordu; bunun üzerine bir erkek diğeriyle el sıkışarak bu durumu çözmek istedi. Freud’un seanslarında kısa süreli amnezi, bayılma ve öksürük krizleri gibi semptomlarına dokunulan Dora, bir vaka olarak psikanalizin emekleyen döneminde unutulmayan bir kadın olarak kaldı. Evlilik dışı bir ilişkisi olan babasına göstereceği tepkiyi annesi üzerinden dolaylı olarak yansıtan Dora, bir başka ilişkinin yıkıcılığına ev sahipliği yapıyordu. Bir kadının bir başka kadın üzerinden aktardığı bilinçaltı, ne babasının evlilik dışı ilişkisini ne de Freud’un bilim adına izlediği yola etki etti. Tüm bu sürecin etkileri dönüp durup kadınlar üzerinden ilerledi. Gösterileni, histeriyi, anlamak için yaklaşım değişse de gösterge yapışıp kaldığı cinsten hiç ayrılmadı- kadın.

Dora anlaşılmaya çalışıldı. İyileştirilmeye ve ekseni normale döndürülmeye. Evinde ebeveynlerinin biricik kızı, Freud’un kapısından çıkan düzelmiş bir kadın. Ancak Dora’nın yaşadıklarını onun gözünden belki de kimse görmeye çalışmadı -feminist akademisyen, felsefeci ve oyun yazarı Helene Cixous dışında. Gezici rahimden baba figürüne tüm yaklaşımların ortak noktasını Cixous çekinmeden ortaya koydu: kadın bedeni ve sesi üzerine çöreklenmiş erkek gücü. Dora’nın toplumun normalini yıkan histerisi, ona göre erkek egemen gücüne karşı sessiz bir başkaldırıydı [1]. Bu başkaldırının sessizliğini yazdığı tiyatro oyunu Portrait de Dora ile Cixous duyurabildi. Başka durumların nesnesi olan Dora, bu sefer yaşadıklarının öznesi olabilmişti.

Rotamızı zamanda çok ileri-geri gitmeden Viyana, Avusturya’dan ABD, Connecticut’a çevirdiğimizde erkek egemen gücün yüzlerce kurbanından biri bizi sessiz kalmayarak karşılar: Charlotte Perkins Gilman. Çareyi kendi kendinin Cixous’u olmakta bulan Perkins, toplumun belkemiği cinsiyetçilikle doğrulmuş görev tanımlarına çarpıp duran bir kadındır. Bu çarpışmanın yarattığı darbelerle değil, darbelerin arka yüzündeki, yani duvarın gerisindeki sebeplere bir tepki olarak kendini yaratan Perkins, kaleminin keskinliğiyle birçok erkek için tehdit haline gelir. Keskin kalemi sanatın toplum için mi yoksa rekürsif bir yapıda mı olduğu sorusunun üzerini güzelce çizer ve komik bir soruya dönüştürür: Sanatı ilk aşamada kendini iyileştirmek için ve usulca yayılan enfeksiyona panzehir olarak var olur. Görevini ayrımcılık yapmadan yerine getirmesi gereken erkek doktorlar tarafından eleştirilen Perkins, cevabını kırılmaya çalışılan kalemiyle üstü kapalı bir şekilde verir:

“Yanlış hatırlamıyorsam Kansaslı başka bir doktor yazdığım öykünün bugüne kadar tanıklık ettiği en iyi delilik başlangıcı olduğunu  ve affıma sığınarak böyle bir şeyi deneyimleyip deneyimlemediğimi sormuştu.

Ruh bilimciler tarafından oldukça ilgi gören bu kitap, bir edebiyat türünün sağlam örneklerinden biri oluverdi. Bildiğim üzere benzer kaderi paylaşan bir başka kadını kaçınılmaz sonundan kurtardı; durumu öyle ürperticiydi ki ailesi, kadının kendi hayatına dönmesine ve iyileşmesine izin verdi.”

– Charlotte Perkins Gilman, Ekim 1913, Sarı Duvar Kağıdı’nı Neden Yazdım?[3]

Viktor Frankl, logoterapi üzerine bir konferansta katılımcılara test amaçlı iki farklı kişinin konuşmalarını dinletir: Biri Heiddegger, diğeri ise şizofreni tanısı konulmuş bir insandır. Test sonuçlandığında ortaya çok ilginç bir sonuç çıkar; katılımcılar şizofreni tanısı alan kişi ile Heiddegger’i ayırt edememişlerdir.[2]Delilik ile normalin belirgin olmayan sınırını bir kadının yaşantıları üzerinden belirginleştirmeye çalışan ve “özür dileyerek” deliliği tecrübe edip etmediğini soran doktorun amacı ne kadar iyi niyet içermektedir?

“Ben hikayemi emsalsiz olduğu için değil, öyle olmadığı için anlatıyorum. Bu hikâye birçok kızın hikayesidir.”

– Malala Yousafzai

Sarı Duvar Kâğıdı: Delilik ve Aydınlanmanın İnce Sınırında bir Gezi

İsim, kimliğin bir parçasıdır. Bir başlık, bir başlangıç, bir kontürdür belki de. Bireyin yaptıkları, yaşadıkları, sahip olduklarını taşıdığı bir bavul. Yazlık bir evin kapılarıyla açılan hikâye, anlatıcısının ismini hiçbir zaman vermez. İsimsiz, kimliksiz ve belki de ellerinde tutamadığı hayatını ipleriyle ana karakter, tüm kadınlığı temsil etmekte; kadınlığın bir stereotipi olarak bizimle iletişime geçmektedir. Tüm hikâyeyi histerinin öznesinin gözünden dinler, eğer şanssız isek özdeşleştirme sonucu karakterin yaşadıklarını derinden hissedebiliriz.

Ev, insanın kendini yarattığı, yıktığı ve yenilediği, kaosun düzen ile iç içe var olabildiği efsunlu bir mekandır. Taşındığımız tüm evler, gittikçe bize benzer; kapısı tam kapanmayan odalar, odaların kırmızıya boyanmış tek bir duvarı. Aidiyetin hissedilebilmesi için sahibi ile evrim geçiren odalar, sahibin var olabilmesi için gereklidir. Ana karakter, “kendisine ait bir oda” yaratabilmek için şansını dener, ancak:

“John’un dediğine göre duvar kâğıdı değiştirilirse bir sonraki nesne iri ve ağır yatak başlığı olabilirmiş, ardından parmaklıklı pencere, sonra da merdivenlerin yanıbaşıdaki kapı…” [4]

Hikâyenin oldukça başında karakter, eşinden bütüncül bir güç ve hakimiyet kurabilecek mesleği nedeniyle şüphe eder. Sözde “normal”e dönemeyişinin asıl sebebinin kendi eşi ve kendi erkek kardeşi tarafından “anormal” olarak yaftalanması olduğunu bir anlığına dahi olsa düşünür. Hastalanır, doktorumuzun yolunu tutar, ne yapmalı ya da ne yapmamalı diye uzun ya da kısa bir yönerge ile evlerimize gerisin geri döneriz. Yollandığımız ev, muayenenin kendisini de içerisinde barındırıyorsa durum nasıl olabilir?

Her an yatağını paylaştığı doktoru tarafından kendisi için en iyi ve en sağlıklı koşulların yaratılmaya çalıştığı karakter, bu durumun içten içe farkında; ancak yüksek sesle itiraf edemeyecek bir durumdadır.

“O, oldukça dikkatli ve sevgi dolu -öyle ki kendisinin özel direktifleri olmadan kıpırdayamıyorum.” [4]

Bağlılık, partner olma ve sevgi üçlemesinin arkasında gizlenen art niyetleri keşfetmekte insanlık belki de henüz yol katedememiştir. Yüzeye çıkmayan ve tansiyonu arttırmayan olayların noksanlığında bir ikilem, bireyin kendi kendinin çürütme durumu sürer gider. Karakter, evliliğindeki konumu ve mental yaftası altında ezilirken, bencilliğin iki kişilik olamadığı durumu keşfetmeye başlar.

“John ne kadar acı çektiğimi bilmiyor. Acı çekmem için bir sebep olmadığı biliyor ve bu onu tatmin ediyor.” [4]

Gerçek birlikteliğin eksikliğinde, çirkin ve küflü sarı kağıtların sarmaladığı bir odada, bulaşı tek kişilik olan sözde bir rahatsızlığın alıp götürdüğü gündelik hayatın telaşelerinden uzakta zamanı tüketmek… Zaman önümüzdedir, sonsuzdur. Sonsuzdur çünkü son kullanma tarihini kimse söylememiştir. Eşinin, kendisinin iyileşmesi için tanıdığı sürede karakter derine, daha derine ve gittikçe daha derine gömülür… Öyle bir mekandır ki çöreklendiği yer; üstü gittikçe irin sarısına dönen bir kağıtla sarmalanmış.

Yazma eyleminin hoş görülmediği bir evde, kimsenin görmediği anlarda karakter kalemine tutunur. Tansiyon daha kısa aralıklarla artar, artar ve artar… Tiksindiği sarılık, artık içine işler; karakter de engin ve çirkin sarılığın içerisine. Ayrım öyle bir kaybolur ki; artık duvarda biri vardır. Onun yaşadıklarını yaşayan, kapana kısılmış ve kalakalmış. İki kişinin sığamadığı bu yerde büyük bir patlama ve dağılmanın ardından birleşme gerçekleşir; kapana kısılmış, hakları elinden alınmış, objeleştirilmiş ve tahakküm altına sokulmuş tüm karakterler tek bir bedende, yere seriliverir.

Hikâye, karakter henüz yerde sürünürken, ayağa kalkıvermeden bitiverir. Bu bitiş, okurun aklına şu soruyu düşürebilir: Perkins Gilman’ın isimsiz karakteriyle temsil ettiği bütün kadınlar, ayağa kalkmayı başarabilmiş midir?

Belki evet, belki hayır… Ancak bu direnişin es vermeden, dünyanın dört bir yanında, tüm parmaklıklara ve ezici güce rağmen devam ettiği ortadadır. Kadın direnişi, tüm muazzamlığıyla, Perkins’in parçaladığı duvar kağıdının arkasından bizi selamlar.

[1] Charles Bernheimer, Claire Kahana, In Dora’s Case Freud-Hysteria-Feminism, Columbia University Press, New York, 1985.

[2] https://www.americanyawp.com/reader/18-industrial-america/charlotte-perkins-gilman-why-i-wrote-the-yellow-wallpaper-1913/

[3] Engin Geçtan, Varoluş ve Psikiyatri, Metis Yayınları, 10. Baskı, 2019.

[4] https://www.goodreads.com/work/quotes/17352354-the-yellow-wall-paper-a-story

Sultan Eylem Atabay
Sultan Eylem Atabay
Yıldız Teknik Üniversitesi Elektronik ve Haberleşme Mühendisliği mezunu, müstakbel Universitat Pompeu Fabra, Sound and Music Computing yüksek lisans öğrencisi. John Cage’in “In a Landscape” parçasının karanlık kuyusunda volta atıp parlak geleceği düşünmeyi seven zıt eylemlerin insanı. Müzik kavramının, tekniklerinin ve performans yollarının binlerce olasılığını düşünüp durur, şimdilik canlı müzik kodlama ile durulmuştur. En sevdiği sanatçı, tatil beldesi ve renk yoktur; kategorilendirme konusunda kafası oldukça karışık birisi -ısrarla soran bireyleri ise Wittgenstein ile manipüle etmeyi sever. Ne hikmetse biyografisini yazarken "en" ile başlayan suallerden birkaçına cevap verebildi. En sevdiği film Adrian Lyne’ın Lolita’sı, en sevdiği ressam Mark Rothko, en sevdiği yazar ise Henry Miller. Miller’ı seçiyor, çünkü Uykusuzluk’ta yazdığı şu cümlenin üstünden hiçbir zaman gelemiyor: “Müzik yüzü olmayan ruhun kahrolası kenar dikişidir.”

Rastgele Yazılar

The Booker Prize Kısa Listesi Yayınlandı

Her yıl İngilizce yazılmış ve Birleşik Krallık ile İrlanda’da yayınlanan yılın en iyi romanına verilen eski bilinen adıyla Man Booker Ödülü...

İki Bin Yüz Seksen

Bugün bana dokunmayan yılan bin yaşasın anlayışıyla bir günü daha arkamızda bıraktık. Ancak bu günün bir önemi vardı; 24 Nisan Dünya Laboratuvar Hayvanları Günü..>

Günümüzde dünya ticaretinde başrollerde yer alan ilaç ve kozmetik sektörünün altında yatan kanlı gerçekleri kabul etmeliyiz ki hepimiz biliyoruz. Ancak bu gerçeklere göz yummaktan, laboratuvarlardan yükselen çığlıklara kulaklarımızı kapatmaktan da çekinmiyoruz. İnsan merkezli algının desteğiyle gittikçe büyüyen bu “sözde” farkındalık eksikliği; bizler gibi canlı türü olan hayvanların, hissetmelerine rağmen cansız birer laboratuvar ekipmanı muamelesi görmesine sebep oluyor. Peki türler arası hiyerarşinin varlığını -kısaca türcülüğü - açıkça gözler önüne seren hayvan deneyleri gerçeğinin göz ardı edilmesinin temel sebebi, insan sağlığı için zorunlu olduğunu düşünmemiz midir yoksa bencilliğimiz mi? Kendi türümüzden olmayan varlıkların acısını nereye kadar görmezden geleceğiz?

7 Milyar Yıl Önce

Venüs’te Fosfin’in bulunmasından hemen önce yaşanan taze bir uzay gelişmesinden bahsedeceğim bu yazıda. Beni her zamanki gibi bir...

Sınıf, İşte Bütün Mesele Bu: Greta Gerwig‘in Küçük Kadınlar’ının Kulağımıza Fısıldadıkları

Oscar‘ın 97 yıllık tarihi boyunca en iyi yönetmen dalında aday olarak gösterdigi sadece 5 kadın yönetmenden biri olan Greta Gerwig‘in kapitalizme,...

İlgili Makaleler

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz