Sosyal medyada paylaş

İnsan dışındaki canlı varlıkların haklarını savunmak; ekolojiden, çevre haklarından söz etmek ve bu konular uğruna adeta savaşmak… Çok değil, daha bir iki ay öncesine kadar konuştuğumuz konular bunlardı. Ancak hepsini unuttuk; insanlık olarak adeta yaşam savaşı verdiğimiz şu süreçte, dört duvar arasında hasret kaldığımız gökyüzüyle birlikte başka canlıların yaşam savaşlarını da unuttuk. Burada kendimize sormamız gereken tek bir soru var; başka canlıların yaşam hakkı, bizim yaşamlarımız söz konusu olduğunda sona mı ermeli?

            Peki, neleri mi unuttuk? Mesela; Ocak 2020’de HAKİM (Hayvan Hakları İzleme Komitesi) tarafından sadece bir aylık bir süreç için 48.348 kez yaşam hakkı gaspı raporlandığını, bunların 29,804 tanesinin özgürlüğü kısıtlamaya (hayvanat bahçeleri, yunus parkları, akvaryumlar, deney laboratuarları vb.), 47 tanesinin işkenceye, 4 tanesinin ise belediye ve kamu görevlileri eliyle yaşanan ihlallere ilişkin olduğunu unuttuk.[1] Sadece kayıt altına alınabilen diye vurgulamak gerekirse, en az 48.348 canı unuttuk.

            2019’da beş parti grubunun da ortak önergesiyle; hayvan haklarının korunması ile hayvanlara eziyet ve kötü muamelelerin önlenmesi için alınması gereken tedbirlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırma komisyonu kuruldu. 8 Mayıs 2019’da gerçekleştirilen ilk toplantıyla birlikte 12 toplantı sonucu ortaya çıkan 200 sayfalık komisyon raporu, Ekim 2019’da TBMM’ye sunuldu. Ocak 2020’de gazetelerde büyük puntolarla yazıldı: “Hayvan Hakları Yasası İki Ay İçinde Çıkıyor!  TBMM Hayvan Hakları Komisyonu Başkanı Mustafa Yel, hazırladıkları 36 maddelik Hayvan Hakları Kanun Teklifi’nin iki ay içinde Meclis’e geleceğini açıkladı.”[2] Bu başlığı da unuttuk. Aylarca dört gözle beklediğimiz raporu, üzerinde günlerce konuştuğumuz taslakları, fayton ve av meselesinde eleştirdiğimiz maddeleri, aynı dünyayı paylaştığımız bir canlı türünün yaşam hakkını düzenleyen tüm bu tasarıları unuttuk.

            Batıkent katliamı olarak bilinen olayda sanıklar hakkında 27 Ocak 2020’de verilen 10’ar yıl hapis, 15’er bin TL para cezası kararının, itiraz sonucu Ankara 6. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kaldırıldığını, 16 canı katledenlerin serbest bırakılarak aramızda dolaştığını unuttuk.[3]

            24 Ocak 2020’de meydana gelen Elazığ depreminde kaybettiğimiz sokak canlarını, “telef olanların yerine yenisi verilecek” denilerek mal kapsamına dâhil edilen çiftlik canlarını, enkaz altından yaralı olarak kurtarılan canlara ne gibi müdahaleler yapıldığını sorgulamadan unuttuk.[4]

            Sokakta her sabah önünden geçerken gözümüzün içine bakarak kuyruk sallayan, arkamızdan miyavlayan Boncuk’u, mahallemizi koruyan Karabaş’ı; barınak canlarını; o çok sevdiğimiz (!) hayvanat bahçelerini unuttuk. Biz hayvanların yaşam alanlarını kısıtlarken nerede besleneceklerine, nerede uyuyacaklarına, nerede ne zaman üreyeceklerine dahi karar verirken aslında onları bize ne kadar bağımlı hale getirdiğimizi de unuttuk.

            Her ay yeni bir felaket ile uğraştığımız 2020 yılı; sadece biz insanlar için değil, tüm evren için farklı bir sene oluyor. COVID-19 salgını sebebiyle evlerimize kapandığımız şu dönemde, dünyada gülümseten aynı zamanda da düşündüren manzaralarla karşılaşıyoruz. Şehre inen keçilerden tutun, caddelerde yürüyen tavus kuşlarına, berrak sularında kuğuların yüzdüğü Venedik fotoğraflarına şahit olmaya başladık. Her geçen gün tüm dünyada hava ve su kirliliğinin de azaldığına yönelik haberler alıyoruz. Böyle haberleri duymak sevindirici iken; ülkemizde bu durumdan olumlu etkilenmeyen, kendi başının çaresine bakamayacak canlılar da var, işte biz onları hep unuttuk.

            Önce salgının hayvanlardan kaynaklandığı iddia edildi. Hayvanlar evlerden kovuldular, sokaklardan toplandılar, belki de gizlice yok edildiler. Kedilerden, köpeklerden rahatsız olan bir kesim insan, bu “zoonotik hastalık” iddiasını fırsat bilerek mahallelerinde toplama yapılmasını istedi. Hem de bu toplamaların yapılmasını koyun, tavuk gibi hayvanların etlerinden de zoonotik hastalık bulaşabileceğini düşünmeden akşam yemeğini yerken istedi. Ardından kedi köpekte bulunan coronavirüs enfeksiyonunun, şu an dünyaca uğraşılan COVID-19 ile farklılık gösterdiği, hayvandan insana bulaşmasının mümkün olmadığı bilgisi yayıldı. Bu sefer de insandan insana bulaşıyor diye sosyal izolasyon ilan ettik, hepimiz evlere kapandık. Sokaklarda yaşayan, barınaklarda, hayvanat bahçelerinde, akvaryumlarda bakıma muhtaç olan yüzlerce can kendi kaderleriyle baş başa bırakıldı.

            Mevzuatımızda yer alan Hayvanların Korunmasına Dair Uygulama Yönetmeliği’nin 7. maddesinin 1. fıkrasının d bendi uyarınca, belediyeler;  sahipsiz hayvanların beslenmesi amacıyla, bölgesinde bulunan lokanta, işyeri ve fabrikaların sahiplerinin uygun görmesi halinde işletmelerinde ve mutfaklarında oluşan hayvan beslemeye elverişli besin maddelerinin toplanmasını sağlayarak besleme yapabilirdi[5] ama bütün o işletmeleri de kapattık. Peki, hepimiz evlere sığdıysak; kendi canımızın derdine düşmeden önce dükkânlarımızın, evlerimizin önünde çok severek beslediğimiz sokak hayvanlarına, çocuklarımızı götürmekten de asla vazgeçmediğimiz ve çok eğlenerek gezdiğimiz (!) hayvanat bahçelerinde yaşayan hayvanlara, sokaklardan toplayıp telli örgüler arkasına kapattığımız barınaklarda yaşayan hayvanlara, şimdi kimler bakıyor? Yıllarca 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu’nun değiştirilmesi için uğraştığımız süreçte; bu kadar sona yaklaşmışken, ortada 200 sayfalık rapora dayalı bir teklif dahi söz konusu iken, Ocak 2020’de iki aya yeni kanun geliyor sözlerini büyük puntolarla yazabiliyorken, şimdi bu tasarıyı kimler görüşüyor?

            Hayvanları üzerlerinde hüküm kurma yetisine sahip olduğumuz inancıyla üst üste küçücük kafeslere kapatarak, hayvan refahı kavramından bihaber çiftliklerde üretimler sağlayarak, buralardan üretilen hayvansal gıdaların tüketilmesine göz yumarak virüslerin meydana gelmesini bizler sağlıyoruz. Ardından onları kapattığımız gibi kendimizi de küçücük evlerimize kapatarak sanki insan ırkından bağımsız bir şekilde bu virüs meydana gelmiş de bizler masum kurbanlarmışız gibi kendimize dönüp şunu sormuyoruz; acaba bu ekosistemin virüsü de biz miyiz?

            Peter Singer’ın da söylediği gibi: “Hayvanlar kendi özgürleşmelerini talep etme, içinde bulundukları koşullara oylarıyla, gösterilerle, boykotlarla karşı çıkma yetisinden yoksun. İnsanların elinde diğer türleri sonsuza kadar – ya da bu gezegeni canlıların yaşayamayacağı bir yer haline getirine kadar-  baskı altında tutacak bir güç var. Zorbalığımız sürüp gidecek mi? Çıkarcılığın karşısında ahlakın bir hiç olduğunu söyleye gelen karamsar şairler ve filozoflar haklı mı çıkacak? Yoksa bunun üstesinden gelebilecek ve asillerin veya teröristlerin zorlamasıyla değil, konumumuzun ahlaksal açıdan savunulamaz olduğunu fark ettiğimiz için savunmasız türleri acımasızca sömürmekten vazgeçerek gerçek bir özgeciliğe de sahip olduğumuzu görebilecek miyiz?”[6]

            Özür dileriz canlar; biz evlere sığmaya çalışırken sizleri sokakta unuttuk. Sizler şimdilik kendi haklarınızı savunadurun, biz sağ kalırsak size yetişeceğiz.


[1] www.hayvanhaklariizleme.org

[2] https://www.ntv.com.tr/turkiye/hayvan-haklari-yasasi-iki-ay-icinde-cikiyor,MXKsJHhL4EKJF8cR6T498A

[3] https://www.evrensel.net/haber/397868/ankara-batikentte-kopekleri-zehirleyen-3-kisi-serbest-birakildi

[4] https://www.sozcu.com.tr/2020/gundem/depremin-cocuklari-sokak-hayvanlarini-unutmuyor-5597221/

[5] https://www.mevzuat.gov.tr/Metin.Aspx?MevzuatKod=7.5.10300&MevzuatIliski=0&sourceXmlSearch=hayvanlar%C4%B1n%20korunmas%C4%B1na

[6] Singer, Peter, Hayvan Özgürleşmesi, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2018, s.367

Görsel: https://www.trthaber.com/haber/yasam/bakanliktan-sokak-hayvanlari-icin-14-milyon-lira-odenek-535834.html

Sosyal medyada paylaş

Tuğçe Berber

Tuğçe Berber
Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olup İzmir’de kurucusu olduğu Lotus Hukuk Bürosu’nda avukatlık mesleğini sürdürmektedir. Çocukluğundan gelen hayvan sevgisi “Türk Hukuk Sisteminde Hayvan Hakları ve Uluslararası Hukukun Hayvan Hakları Mevzuatına Etkisi” isimli tez yazısından sonra hayvan hakları aktivistliğine evrilmiştir. Vegan ve sürdürülebilir bir yaşam mücadelesiyle birlikte, türlerin eşitliği için de hak temelli mücadelesine gerek mesleki gerek sosyal alanda devam etmektedir. Hayvanlara Adalet Derneği, Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği, İzmir Barosu Hayvan Hakları Komisyonu üyesi olarak çeşitli sosyal projelere destek vermektedir. Sokaktayken bütün hayvanların, evdeyse bir kedi annesidir. Adalet mücadelesinin karanlık dünyasına renk katmak için yoga ve müzik alanlarıyla da ilgilenmektedir.

Leave A Comment