Sokak Çocuğu

Güneş doğuyor, hissediyorum.

Yattığım yerin ıslaklığı nedeniyle gece boyunca devam eden titremelerim azalıyor. Geceleri soğuk oluyor artık, kalacak bir yer bulmam lazım. Gözümü aralayıp bakıyorum, hareketlenme başlamış. Gürültüleriyle, çöpleriyle, betonlarıyla işgal ettikleri sokaklarda koşar adımlarla ilerliyorlar. Nasıl da güneşten, çimenlerden, toprağın o saf kokusundan bir haber yaşıyorlar. Onların kayıtsızlığının karşısında ben kafamı kaldırıp teşekkür ediyorum güneşe; “bugün de yaşamamı sağladığın için teşekkür ederim.” Bazı günler güneş hiç gelmiyor, ıslaklık ve soğuk hiç bitmiyor; titremeler, ah o titremeler… 

Bacaklarım uyuşmuş, yavaştan kalksam iyi olacak. Hem belki bugün benimkine yetişirim. Üç gündür göremedim, bugün de göremezsem günü çıkarmam zor. Bazen öyle korkuyorum ki gidecek buralardan diye. Deniyorum aslında; o olmadığında başka yerler keşfetmeyi, başka birilerinin dikkatini çekmeyi deniyorum. Ama olmuyor işte. Onun avucundaki sıcaklığı hissedemiyorum başkasında. Hem yine böyle onsuz geçen bir günde, başka birine yanaşayım derken başıma yediğim taşın acısını hiç unutamam. O gün bugündür korkuyorum artık bu sokaklarımı paylaştığım insanlardan. Sahi ya söylemedim değil mi? Bu sokaklar benim, burada büyüdüm ben. Buraları ben koruyorum. Mesela arka sokaktaki çeteyi ben uzak tutuyorum buradan. Geceleri sokaklarda dolaşıp oraya buraya sataşan sarhoşları ben kovalıyorum. Karşılığında bir teşekkür almadım henüz ama olsun arada bir günü çıkarıyoruz işte. Yavaş yavaş yürüyorum sokağın başına doğru, balıkçının başına üşüşmüş yine bizim diğer sokak sakinleri. Pas vermeden geçiyorum, geçen bunlar yüzünden alay konusu olduk çoluk çocuğa.

Baharatlı yemeğin kokusuyla karışmış o çiçeksi kokusunu metrelerce öteden alıyorum. Gülerek geliyor, günaydın diyor. “Günaydın, hoş geldin, neredeydin?” Tavuk yemiş yine, kemikleri de benim. Yemeğin o baharatlı ve yağlı tadı midemin gurultusunu ve dün çöpte bulduğum bozuk makarnanın ekşimsi tadını bastırıyor. Yumuşak parmaklarını gezdiriyor başımda. Sonra biraz çenemin altını biraz da sırtımı seviyor. Tam yuvarlanmak için kalkıyorum ama o gidiyor. “Dur, yeni geldin, nereye gidiyorsun?”  Uzaklaşıyor hızlı hızlı. “Hoşçakal…”

Eh napalım, kaldık yine kendimizle. Neyse gün uzun, biraz bacakları açalım. Sahile doğru çıkıyorum. Kalabalıkla birlikte gürültü daha da artıyor. Şu hiç sevmediğim elime bir fırsat geçse paramparça edeceğim tekerlekler dönüyor, ah çok dönüyor, gözüme güneş yansıtıyor gel beni ısır dercesine. Ama biliyorum ki o bir tuzak. Arka sokaktaki çeteden biri öyle yansımalara kapılıp giderken kalmadı mı o tekerleğin altında? Çöp gibi attılar yol kenarına da kokusunu içimize çeke çeke çürüdü bir kenarda. Kalabalıkla birlikte geçiyorum karşıya. Betondan sonra toprağa basmanın hissini size nasıl anlatsam? Hiç beklemediğin anda çöp kenarında battaniye bulmak gibi bir şey mesela. Anlatabildim mi?

Sonbahar gelmiş. Rüzgâr kulaklarımı okşuyor, bu hissi seviyorum. Yazları su bulamadığım zamanlarda güneşin doğrudan kafama yansıdığı günler nasıl arıyorum şu esintiyi. Boğazım kurudu böyle söyleyince. Akşamdan kalan bir yağmur birikintisi bulayım. Kuşları görüyorum yine çırpına çırpına bir hal oluyor saflar! Onları kovalayıp kendimi su birikintisinin ortasına atıyorum. Baharatlı yemeğin üstüne nasıl güzel geldi, hem çamur tadına da alıştım artık. Geçen gün parktaki kapta su temizdir diye oradan içmeye kalktım da, sidiğin o kızışmış tadını hala atamadım damağımdan. O gün bugündür böyle yoldaki, topraktaki birikintileri içmeye çalışıyorum. Dünkü açlığın üzerine yediğim o güzel yemek sonrası suyu da içince bir enerji yayılıyor bacaklarıma. Koşuyorum; rüzgâr kulaklarımı, dilimi dalgalandırıyor, sonsuzluğa koşuyorum sanki. Çığlık atarak kaçanlar yüzünden durmak zorunda kalıyorum. Aslında kimseyi ürkütmek değil amacım, sadece bacaklarımı açıyorum. Sabahın serinliğini ve kurak yazın bitişini kutluyorum kendi halimde ya da günler sonra karnımın doyuşunu belki de. Hem saldırmıyorum, hırlamıyorum niye korkuyorlar ki? Kimseye de bir şey yapmadım şimdiye kadar. Tamam geçen gün çöpçüyü kovalamış olabilirim ama o da beni kovalıyor, süpürgeyle vuruyor bana. Bakımsızım biraz, belki de ondan. Koşmadan devam ediyorum yoluma, uzaktan uzaktan usulca. O esnada küçük bir insan koşarak geliyor yanıma “kuçu kuçu” diye. “Selam ufaklık!” Neşesi hoşuma gidiyor, kuyruk sallıyorum. O esnada annesi olacak ki bir kadın bana “hoşt” diye bağırarak çekiyor çocuğunu kendine. Çocuk eli arkada, bana baka baka sürüklenerek gidiyor annesinin peşinde. Aslında seviyorum çocukları ama geçen bir arkadaşımın yavrusunun başına gelenlerden sonra da korkuyorum biraz. Kuyruğumu seviyorum, benden almalarını istemem. Neyse, “hoşçakal ufaklık.”

Oturan bir grup genç görüyorum. Belki bir şeyler çıkar diye ümitle yanaşıyorum yanlarına. Fotoğrafımı çekiyorlar, okşuyorlar, beraber fotoğraf çekildiklerim bile oluyor. Bizim bir arkadaş böyle ünlü olmuş da yuva bulmuş kendine diye anlatıyorlardı geçen. Belki diyorum bir ümit, hadi aslanım en güzel ifadeni takın. Ama sonra kalkıp gidiyorlar. Yahu bir parça bir şey verseydiniz bari! “Hoşçakalın gençler, alacağınız olsun.”

Yürümeye devam ederken tehlikeli sokaklara geliyorum. Bu sokaklarda köpekler kayboluyor. Bir araba geliyor toplayıp gidiyor, akıbeti belli değil. İlk başlarda geri dönecekler diye ümit ederek beklerdik. Hiçbiri dönmedi, hiçbiri… Arabaya bindirilirken öyle çok bağırmışlar ki, arka sokaklardan dahi duyulmuş yardım çığlıkları. Bazı sokaklar öyle tehlikeli ki bağıramadan gidenler oluyor o sokaklarda. Hiç beklemediği birinden bir kap yemek geliyor, sevinen garibanın yarım saatini almıyor gözlerini yumması. Bu düşüncelerle uzaktan dolaşıyorum o sokaklara uğramadan.

Acıkıyorum. Şu arkada bir çöplük var bizimkiler oraya açık büfe der. Lokantaların olduğu sokağın çöplüğü… Yemek artıkları kalmışsa biraz karnımı doyururum diyerek gidiyorum o tarafa. Oldukça dolu görünüyor çöplükler. Biraz eşelemek lazım diyerek dalıyorum poşetlerin arasında. O anda o acıyı yüreğimde hissediyorum. Kırık bir cam parçası ayağıma saplanıyor. Nasıl anlatsam böyle hiç kuyruğunuza basıldı mı sizin? Ah sahi kuyruğunuz yoktu sizin. Ağzımla çıkarayım derken gözyaşlarıma hakim olamıyorum. Aç ve acı çekerken çöp kokusunun ortasında debelenmek ne zordur bilir misiniz? Niye atarsınız bu kırık camları böyle uluorta? Çıkarıyorum cam parçasını ama bu sefer de maske diye taktıkları şu şeylere dolanıyor ayağım, düşüyorum çöplerin arasına. Eh be batsın açık büfeniz!

Çöpten her şey çıktı da bir parça yemek çıkmadı. En iyisi ben yine benimkini yoklayayım; dönüş saati geliyor. Belki bir şeyler getirir bana. Sokağıma dönüyorum. Yavaş yavaş yaralı ayağımla aksayarak sokağıma girerken bir de ne göreyim! Arka sokak çetesi benim mekanımda! Küçük bir arbede yaşıyoruz elbette. Benden başka köpek yatamaz bu kaldırımlarda. Çaycı “hoşt” diyerek bir bardak suyu boşaltıyor başımızdan aşağıya. Bugün ikinci duyuşum bu lafı, alınıyorum. Dağılıyoruz. Oysa yeni kurumuştum daha.

Sokağın başında onu bekliyorum. O çiçeksi kokusunu düşünüyorum. Karnımı okşardı eskiden, daha çok vakit geçirirdi benimle. Ama bu aralar bir mikrop mu varmış neymiş, kimse biz sokak çocuklarına yanaşmak istemiyor. Ama benimki yine gelecek biliyorum. Kıyamaz ki bana! Bir seneyi aşkın süredir onu hep böyle burada karşılıyorum. Belki bir gün beni evine alır ne dersiniz? Kış da geliyor, sıcak bir yatağa da hiç hayır demem doğrusu.

Bekliyorum, güneş batıyor.

Uykum geliyor. Gözlerimi kapatıyorum.

Bekliyorum.

Yer yine ıslak, ayağım acıyor, üşüyorum.

Gelmiyor.


Tüm görseller metin yazarı Av. Tuğçe Berber’e aittir.

Tuğçe Berber
Tuğçe Berber
Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden 2017 yılında mezun olup İzmir’de kurucusu olduğu Lotus Hukuk Bürosu’nda avukatlık mesleğine devam etmektedir. “Türk Hukuk Sisteminde Hayvan Hakları ve Uluslararası Hukukun Hayvan Hakları Mevzuatına Etkisi” isimli tez yazısından sonra hayvan hakları aktivisti olarak savunuculuğunu gerek mesleki gerek sosyal alanda sürdürmektedir. İzmir Barosu Hayvan Hakları Komisyonu üyesi olarak çeşitli sosyal projelere destek vermektedir. Sokaktayken bütün hayvanların, evdeyse bir kedi annesidir. Vejetaryenliği benimsemiştir.

Rastgele Yazılar

Kadın Hakkı İhlali: Hindistan’da Sati Uygulaması

Hinduizm’de Sati geleneğinin uygulanması, dul kadınların kocaları olmadan bir anlam ifade etmedikleri ve işe yaramadıkları düşüncesine dayanır. Sati uygulamasını dini olarak temellendirebilmek için Kutsal Manu kitabında, koca ölen kadının kendini ateşe atarak çok onurlu bir davranış sergilemiş olduğundan bahsedilmiştir.

İstanbul Sözleşmesi Yaşatır

Tam ismi Kadına Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi olan “İstanbul Sözleşmesi” kadınları her türlü şiddete karşı korumak, şiddeti önlemek ve ortadan kaldırmak amacıyla imzalanan, kadına yönelik şiddet konusunda bağlayıcılığı olan ilk uluslar arası sözleşmedir.

Uluslararası İşçi Filmleri Festivali 15. Yılında

15. Uluslararası İşçi Filmleri Festivali’nin bu senesinde evde kalamayanların öyküleri bugünden itibaren 8 Mayıs’a kadar çevrimiçi olarak erişilebilecek. Her yıl mayısın ilk...

Şiddetsiz Bir İnanış: Jainizm

Jainizm Nedir? Toplumlar tarihi boyunca yaşayan bir çok inanış ve din canlı yaşamı tehdit etmiştir. Dini ritüellere, kurallara, ibadetlere...

İlgili Makaleler

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz