Antik dönem topluluklar, yüzyıllar boyunca tarım ve yeşil merkezli yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Yalnızca antik dönemde değil, toplumun tüm aşamalarında bu denge politikalarına şahit oluruz. Tıpkı toplumların gelişimini belirleyen temel yasalar olduğu gibi doğa gelişiminin de kendine özgü yasaları mevcuttur.

Antik Yunanlılar, dünyayı ve doğayı kozmos olarak adlandırmışlardı. Bu, onlara göre kozmosun oluşumundan önce var olan düzensizliğin veya kaosun karşıtı olarak düzen ya da güzellik anlamına geliyordu. Anti Yunan toplumunda tarım ve sosyal yaşam çevre ile uyumlu olarak geliştirilmişti. Platon, içme suyunun doğal yöntemlerle korunacağına inanarak topluma ağaç dikilmesi gerektiğini, dikili ağaçların suyu temizleyeceğini tavsiye ediyordu. Öğrencisi Aristoteles, hocasından öğrendiklerini bir adım daha ileriye götürerek Yunan şehirlerinin su kemerlerini inşa ettiriyor, büyüyen şehirlerde içme suyunu sulama suyundan ayırt etmeyi öğretiyordu. Bilimsel tarımlarının sac ayaklarını ise yine çevreyle uyum içerisinde kuruyor. Akdeniz ikliminde Doğu ve Mısaır topluluklarının aksine Fırat, Dicle, Nil gibi nehirler bulunmadığı için M.Ö. 4. Yy’da Antik Yunan’ın en büyük sulama sistemi kurulmuş, devlet idaresinden ilk sulama ve su memurları ile sulama bakanı bu dönemde atanmıştı. Nehirlere sahip olmayan Yunan şehirleri, yağmura dayalı kurdukları su kaynaklarında her türlü tarım ürünü için kışın yağmurun toprağın derinlerine nüfuz etmesini sağlayacak ve yazın da nem kaybını azaltacak dikkatli toprak işleme teknikleri uygulamışlardı. Yamaç alanlarda suyu muhafaza etmek için kullanılan teraslama sistemi de günümüze Yunanlılardan kalan bir hediyedir.

Tarımda Akdeniz’in toprağına uygun tarım aletleri kullanılmış, hatta bunlar için idari kanunlar çıkarmışlardı. Örneğin toprağa ve ağaç köklerine zarar verecek her tür tarım aletlerini kullanmak yasaktı. Bu yüzdendir ki hala günümüzde yapılan Arkeolojik kazılarda metal kürek ve kazı beli neredeyse hiç kullanmadıkları için pek rastlanmaz. 

Baklagiller ekimiyle toprağın nitrojenini telafi etmenin bilinmemesine ve tahıl-baklagil döngüsü yerine tahıl-çıplak nadas döngüsünden daha az kalori vermesine karşın, baklagillerin bir tür ‘yeşil gübre’ olarak kullanıldığı da yine bu dönemde görülmüştür. Arazilerinin neredeyse tamamını dönüştürüp geliştirip kullanabilecekken ekilebilir arazileri potansiyellerinin yüzde 6’sında bırakarak süreklilik ve işlenebilirliği temel alıyorlardı. 

Örneğin M.Ö. 5 ve 4’üncü yy’da genel nüfus 250 bin iken, yalnızca Atina nüfusu 50 bin kadardı. Yüzde 5 kuralı uygulanarak işletilen toprakta yılda 27.000 medimnos (yaklaşık 1000 ton) buğday ve 340.000 medimnos (11.400 ton) arpa üretiliyordu. Bu üretimle yılda 50-60 bin insanın yıllık beslenme ihtiyacı karşılanabiliyordu.

Iustinus Phokaia’lılar (günümüz Foça) şehir hayatı ve devlet kurumlarını geliştirirken üçüncü gelişim odaklarını bağcılık olarak baz almışlardı. Böylece Yunan şehirleri, Romalılar, Kartacalılar ve Galya’lılar, Karadeniz’de Pontuslularla bağlarında yetiştirdikleri üzümler sayesinde şarap ticareti ağını kurmuşlardı.

Kültürel dönemin en geniş ticari ve ekonomik ağını kurabilmiş olan Phokia’lılar, birçok askeri ve siyasi ilişkileri bu sayede geliştirerek diplomasi, felsefe ve edebiyatlarını bu sayede ileri taşıyabilmişlerdir. 

Antik Mısır’da tarım ve hayvancılık Nil Havzası’nın taşkın dönemlerine göre yapılırdı… Nil Havzası’nda Nil’den ayrılan küçük kanallar inşa ederek adına Kırmızı Bölge adını verdikleri bu alanlarda Nil’in geri çekilmesiyle kanallarda biriken suların çekilmesi durdurur, kanallarda tuttukları suları ihtiyaçları için kullanırlardı. 

Kurak iklim gibi sert koşullarda yaşamlarını sürdüren Antik Mezopotamya toplumu, ana ekonomik faaliyeti olarak tarımdan faydalanıyordu. Düz kuru arazide, kaya katman üzerine kurulmuş ince toprak katmanında tarımı geliştirerek, ekonomik faaliyetlerini tarımla birlikte yürütüyordu. İsa’dan yalnızca 650 yıl kadar önce, dünyanın en büyük kralı olan Asurbanibal, Asur İmparatorluğu’nun sınırlarını doğuda İran, batıda Kıbrıs’a kadar dayandırmıştı. Kral, bugünkü Irak sınırlarında bulunan Asurluların başkenti Ninova’da sömürgeleşen, yok olmak üzere olan topraklardan toplattığı arşivlerle Iskender’den, Roma ve Yunanlılardan, Mısırlılardan daha büyük bir kütüphaneyi kurdurmuş, tarihin ilk katologlaşmış kütüphanesini kurdurmuştu. Zevk sefa ve eğlence içinde boğulan kralın iktidar ömrü de 40 yıl olmuştu.

19. Yy’ın ortalarından itibaren İngiliz sömürgeciler Ninova, Celsus, Bergama gibi kütüphaneleri toplayarak kendi topraklarına taşımaya başladılar. Bugün IŞİD’in Musul’da Hatra’ya, Suriye’de Palmira’da medeniyetlerin kalan son parçalarına açtıkları savaşın ardından belki de ‘iyi ki…’ diyebiliyoruz…

Elbette yalnızca antik döneme has gelişmeler değildi. Toplumun tüm gelişim dönemlerinde yaşanan sınıfsal çöküşlerde, kitleleri kalkındıran yegane güç toprak, çevre ve tarım üretimine dayanıyordu. Sömürgeciliğin başladığı Yeni Dünya’da yerlerinden edinmiş, sürgün edilmiş, açlığa terk edilmiş bir avuç Kızılderili takip ettikleri sürgün rotalarında dönemsel tarım ve ihtiyaç bazlı hayvancılıktan alıyordu. Örneğin birkaç Kızılderili topluluğu, bufalo avlanmalarında sürülerin en zayıfını seçer, avlanma için aylarca sürüyü takip eder, yavrulama dönemlerini hesaplar ve ürememiş bufaloları avlamazlardı. Bir çok kabile kuraklık gibi dönemlerde sürülerin zayıf kalıp güçten düşmemesi, yok olmaması için kendi çobanlarını yetiştirir bufalo sürülerini suyun aktığı, otun olduğu yerlere sürer, orada gelişmelerini, çoğalmalarını beklerlermiş. Öyle ki, etini kurutup tuzlayacakları, kürkünü alıp kışlık çadır bezi yapacakları sürülere o kış dokunmaz, kışı kıtlık senesi ilan eder, kabilelerin yiyecek ve ısınma ihtiyaçları elde kalanlarla karşılanmaya çalışırmış. Bir kabile reisi şöyle açıklıyor: ‘Yeryüzü üzerindeki her şeye saygılı ol. İster insan ister bitki olsun. Doğa bizim için değildir, o bizim parçamızdır. Onlar senin dünyasal ailenin parçalarıdır…’

İnsanlık tarihinin en büyük katliamının yaşandığı Trans-Atlantik Köleciği’ni kaldırırken Başkan Lincoln ve köle temsilcilerinin çözüm aracı yine toprak olmuştu. Köleciliğin kaldırılmasının ardından hayatlarını sürdürebilmeleri için köle temsilcilerinin hükümetten tek talepleri Toprak Reformu olmuştur. Anlaşmaya göre özgürlüklerini kazanmış eski köleler 48 hektara kadar tarım arazisi mülk edinebilecek, bu sayede hayatlarını kazanacak ve sürdürebileceklerdi.

Savaş ve yıkım hep vardı. Antik Yunan’da, Roma ve Mısır’da da en az Mezopotamya kadar kanlı savaşlar yaşanıyordu. Savaşı alışılmadık kılan şey bugün yöntemlerini ve acımasız tahribatlarını geliştirerek büyümesidir. Teknolojide demirin işlenmesi, kimyanın birleşmesi ile artık giderek tahribatı onarılamayacak zararlar veriliyor. Bunu sınırlı kaynaklar üzerinde bir rekabetçilik olarak algılanmamalı, aksine tüm kaynakların giderek azınlık ellerde toplandığı, efendinin kölesine, kralın halkına, Yunan zenginlerin seks kölelerine layık gördüğü kadar verdiği bir düzen olarak bakmalıyız. Yalnızca askeri amaçlı yapılan atomik patlama testlerinde okyanuslarda çok geniş çapta göç edememe, üreyememe gibi deniz canlılarında bir dizi ekolojik tahribatlar ortaya çıkıyor. 

Çiçerin gibi Marksist teori içerisinde büyük kırılmalar yaşamış kuramcılar döneminde sömürge siyasetinin ekonomik kırılmaları güçlendirdiği söylenebilirdi. Ancak bugün 105 yıl önceki inanışın yabancı olduğu başka bir küresel bir sömürge krizi ile karşı karşıyayız. Yalnızca Yeşil ve karşısında onu sömüren iki sınıflı bir kutuptan bahsedebiliriz. Ekolojik tahribatta elimizdeki imkanlarla elbette büyük değişiklikler yapılabilir. Bu noktada kapitalizmin kar ve yıkım hırsının karşısında koyulabilecek en net ve tutarlı eylem olarak sattığı ürünü almamak onun müşterisi ve ürünü rolünden çıkmak demektir.

Ancak insanın bireysel eylemi karşısında habitat kaybının itici gücünü oluşturan mekanik işleyiş insanın bireysel rolünden çok uzaktadır: Kitlesel üretim ve tüketim. Geçtiğimiz her gün iklim kaybı daha da hızlanarak devam edecek. Yapılan araştırmalarla kapitalizmin dünyevi yaşam perspektifi, yalnızca dünyadaki memeli türlerinin yok oluşunu yüzlerce kez artırdığı tespit edilmiştir. 2016’dan bu yana yalnızca Türkiye’de askeri operasyonlar sonucu ortaya çıkan orman yangınlarında yüzlerde tür yok oldu. Yine önceden planlanmış askeri stratejiler amacıyla birçok bölgede inşa edilen baraj, kuyu, elektrik santrali gibi altyapılar toprağın verimliliğinde ne gibi tahribata sebep olduğu konusunda bir araştırma yapılabilmiş değil. Kanal İstanbul projesi ile Marmara ve Karadeniz’in tabanında yaşayan canlı türünün kaybı dışında hidrolojik olarak da değişimlere yol açması bekleniyor. Yapılan incelemeler sonucu su deniz seviyesi ve ısısındaki artış yüzde 10’dan fazla bir artış gösterecek. Birleşmiş Milletler tarafından korunması için çağrı yapılan “kocagöz, kırmızılı kurbağa, çatalca peygamber çiçeği, ak kuyruklu kartal, beyaz kesici dişli kör fare” gibi nesli tehlikedeki birçok tür yine açılacak Kanal Istanbul güzergahında yaşıyor. 

Birçok yerel sivil oluşum bu konuda yüzlerce araştırma yaparak konuyu gündemden düşürmemekte. Ancak eksik! Sistemin altyapısını oluşturan siyasal organlarını merkezlerine almadan, siyasal iktidarın üzerindeki yaptırım gücünü örgütlemekten uzak bir yaklaşımın dışında yalnızca korunması gereken yeşil yapının ve canlı türlerinin ağzından üretilen ajitasyon metinleri toplumu ajitatif söylemlerle pasifize etmenin ötesine taşımaz, yerine getirilen fiiller iktidarın kulağına fısıldanan sufleler misalidir. Son raddede talep ettikleri değişimleri yerine getirerek düzenleme ve denetleme yapacak olan yegane adres siyasal iktidarın kendisidir.

Sürdürülebilirlik ürünü yeniden işlenir kılmakla değil, pazara çıkan ürünün ihtiyaç kadar üretilmesiyle devam ettirilebilir. Plastiğin işlenmesini ele alalım: Günlük kullanılan plastik bir şişenin molekül yapısı polietilen tereftalat termoplastik bir eriyiktir. “Staple PET” de denilen düşük vizikoziteli reçine iplik, şişe, fotoğraf filmi üretimi gibi birçok uygulamalarda kullanılmaktadır. “Endüstriyel” veya “Heavy Denier” PET denilen yüksek vizikoziteli reçineler ise lastik kablo, emniyet kemeri v.b. ürünlerin üretiminde kullanılmaktadır. PET reçineler ticari olarak etilen glikol ve dimetiltereftalat ve tereftalik asitten üretilmektedir. Dimetiltereftalat ve tereftalik asit katıdır. Tereftalik asit süblimleşirken dimetil tereftalat 140 °C’de erimektedir. Üretim iki adımda yapılmakta, birinci adımda bis-(2-hidroksietil)-tereftalat monomeri ve metanol veya su oluşmaktadır. Sonrasında ise bis-(2-hidroksietil)-tereftalat monomeri basınç, sıcaklık ve katalist etkisiyle polimerleşmekte ve PET eriyik üretilmektedir. Dimetiltereftalat kullanılan proseste metanol üretildiği ve metanol geri dönüşüm sistemi, safsızlaştırma operasyonları gerektirdiği için tereftalik asit ile üretimi yaygınlaşmaya başlamıştır. Bu da yeni işlem için yeni kimyasal ihtiyacı, ek üretim ve ek kirliliğe dönüşerek yine kendi kendini yenileyen bir kirlilik sektörünü oluşturmaktadır.

Geri dönüşümün gerçekleştirilebilmesi için ilk olarak plastiklerin temin edilmesi gerekmektedir, bu noktada yeni bir iş gücü ve taşıma sektörü ortaya çıkmaktadır. Günümüzde birçok ülke topladığı plastiği işlemeyi reddetmiş, temin ettiği atık plastiği Türkiye, Çin gibi ülkelere satarak plastiğin toplanması ve deportunu maliyetine indirgeyebilmiştir. Bu noktada Türkiye’de ‘geri dönüşüm’ bilinçsizce yapılırken başlı başına bir endüstri kompleksi haline dönüşmesiyle yeni bir emek sermaye sömürüsü de oluşmaya başladı. 

Birkaç gün önce Avrupa Birliği Komisyonu, çeşitli elektronik cihazların USB-C, Micro USB ve Lightning gibi farklı şarj girişlerini standart hale getirmeye yönelik yasa teklifi hazırladı. Buna göre, AB ülkelerinde satılan tüm telefon, tablet ve kulaklıkların ortak bir şarj bağlantı noktasına sahip olması gerekecek. Üreticiler, elektronik cihazlara USB-C tip şarj girişi koymak zorunda olacak. Ayrıca, cihazların hızlı şarj edilmesine yönelik teknolojiler de uyumlu hale getirilecek. Her yeni satın alınan cihazla birlikte yeni bir şarj aleti sağlanmayacak. Elektronik cihazların şarj aletleri ayrı biçimde satışa sunulacak.

Sosyal medyada paylaş

Ent Ekoloji

Okumuş olduğunuz bu yazı Ent Dergi Ekoloji Editörlüğünün seçkisidir.
Published On: Ekim 24th, 2021Categories: Ekoloji, İklim ve Su0 Yorum

Leave A Comment