Dün öğle saatlerinde Türkiye’de yeni tip Koronavirüs (COVİD-19) nedeniyle ölen insan sayısının 3’e yükseldiği Sağlık Bakanı tarafından açıklandı. Daha sonra gece yarısı bu rakamın 4’e yükseldiği açıklansa da 3. ölüm vakasında geçen süreç, tartışmalara yol açtı. Ölen 3. kişinin eski Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Aytaç Yalman olduğu bilgisi verilirken, aslında açıklanan ilk ölüm haberinden önce öldüğü de anlaşılmış oldu. Normal şartlarda yalnızca her gece, vaka sayısı ile ilgili bilgi veren bakanın, alışılagelmişin dışında bir saatte, üstelik mecliste bu bilgiyi paylaşması beraberinde yeni soruları da doğurdu.

Koronavirüs’ün yarattığı infial herkesin malumu. İtalya başta olmak üzere çoğu devlet bunun birçok açıdan sıkıntılarını çekmekte. Yalnızca İtalya’da her gün ortalama 350 insan hayatını kaybediyor, belki bu ölüm sayılarını yazması kolay ama medyaya servis edilen videolar o dramı her izleyene hissettiriyor. Sağlık çalışanları büyük bir azimle neredeyse gözlerini kırpmadan çalışıyor, hastaneler hınca hınç dolu ve maalesef ahval ‘tedavi edilecek hastayı seçme’ aşamasına gelmiş durumda. Hal böyleyken hemen yanı başımızdaki bu tablonun ciddiyetini kavramamız ve yapılan hatalardan ders çıkarmamız gerekiyor. Zira Türkiye’de ilk vakadan bu yana henüz 10 gün geçmesine karşın vaka sayısı katlanarak artmakta. Kuşkusuz önümüzde devletin ve onun kurumlarının büyük bir titizlik ve şeffaflık ile sürdürmesi gereken uzun bir süreç var ve en ufak bir hata bile çok büyük zararlara yol açabilir. Nitekim 2 gündür bir ölüm üzerinden çıkan “virüs nedenli” iddiaları, ‘bilgi saklama’ ihtimalini beraberinde getirmişti. İddia doğrulanınca da “şeffaflık” tartışmaları alevlendi.

Aslında her şey iki gün önce akşam KRT TV’de gazeteci Saygı Öztürk’ün 15 Mart günü ölen eski Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman’ın ölümüne ilişkin Koronavirüs iddialarıyla başlamıştı. Öztürk’e göre Yalman, ikamet ettiği Fenerbahçe Orduevi’nde spor yaparken nefes darlığı çekmesi sonucu hastaneye gidiyor. Gittiği özel hastanede kendisine müdahale edilemeyeceği söylenip, eski adı GATA olan hastaneye sevk ediliyor. Daha sonra pazar günü kendini iyi hissettiğini söyleyerek hastaneden çıkmak istiyor. Lakin bu isteğinden 2-3 saat sonra hayatını kaybediyor. Saygı Öztürk bu iddiayı ortaya attıktan sonra gerek sosyal medyada gerek ise dün mecliste Sağlık Bakanı Koca’ya bu iddianın doğruluğu soruluyor. Bakan ise dün mecliste yaptığı açıklamayla Aytaç Yalman’ın Koronavirüs nedeniyle öldüğünü doğruluyor.

3. ölüm vakasının ilk olarak kurumlar tarafından değil de bir gazeteci tarafından açıklanması kamuoyunda da ciddi tedirginlik oluşturmakta. Çok dikkat edilerek, titizlikte sürdürülmesi gereken bir süreçte bakanlığın bu ölümü es geçmesi, kamuoyuyla paylaşmaması insanlarda bilgi doğruluğu ve şeffaflık sorularını arttırdığı gibi, bu kriz sürecinde en güvenilmesi gereken kaynağa karşı bir güven sarsılmasına da mahal verebilecek düzeye getirdi. Ortada dolanan bir sürü kirli bilgiye itimat doğabileceği gibi, bir ölümün saklanmasının global olarak da çok doğru bir hareket olmadığı aşikâr. Zira Dünya Sağlık Örgütü (WHO), devletlere sık sık ‘reel bilgi akışı sağlanmasını’ inatla dile getiriyorken, böylesine anlamsız bir hatanın yapılması ciddi anlamda virüs ile global mücadeleye de zarar verir.

Aytaç Yalman’ın ölümü ve daha sonra süregelen süreçte dikkat çeken bir detay ‘bilgi saklama’ dışında da bir ihtimali daha doğuruyor. Bakan Fahrettin Koca’nın dün meclisteki konuşmasında konu ile ilgili, “Yaklaşık 6 saat sonra da hasta kabul ediliyor. O dönemde yapılan test negatif çıkıyor. Fakat klinik bulgusu, özellikle giderek yaygınlaşınca KOAH olmasına rağmen şüpheli olabilir düşüncesiyle çevresi taranıyor. Bu taramada eşi dahil pozitif çıkanlar oldu,” açıklaması, toplumda tek testin yeterli olmayacağı algısını da yarattı. Nitekim Dünya da bu konudan muzdarip. Lakin Aytaç Yalman’ın eşinin ne zaman pozitif çıktığı sorusunun yanıtsız kalması bunun bir “gizleme” mi, yoksa gerçekten “sonradan fark edilen bir vaka” mı olduğunu bilemememize sebep oluyor. En başta da belirtildiği gibi yine burada şeffaflığın ehemmiyeti anlaşılıyor. Saygı Öztürk, bu konuyu dile getirmese idi, 3. ölüm vakasını açıklanacak mıydı? Ya da fark edilecek miydi? Yanıt yok.

Tam da bu tip krizler esnasında insanın herhangi bir maddi veya manevi zarara maruz kalmaması adına ortaya çıkan devlet mekanizmasının yapması gereken, halkla ilişkiler veya imaj koruma çalışmasından çok, insanların daha az zarar görmesini sağlayacak önlemler almak, halkı doğru ve detaylı bilgilendirmektir. Hemen yanı başımızda yaşanan korkunç örnekler işin ciddiyetini net bir şekilde göstermekte. Sürecin iyi yönetilmesinin yolu güvenilirlik ve tıpkı halktan istendiği gibi doğru önlemler almaktan geçiyor.

Görsel: https://images.app.goo.gl/zoaKbXgbpVHRCoWB6 – https://images.app.goo.gl/jXZMK1qYgiZn7BUw9 – https://twitter.com/dokuz8haber/status/1240365348026793991?s=08

Sosyal medyada paylaş

Süleyman Ali Sönmez

Published On: Mart 20th, 2020Categories: Gündem, Haber0 Yorum

Leave A Comment