Savaşlardan sonra sadece ölen ya da yaralanan insanların sayısını duyarız istatistiklerde. Kimse ölen hayvanlardan, tahrip olan doğadan, binlerce canlının yok olan yaşam alanlarından bahsetmeyi uygun görmez. Savaşlar, Dünya tarihi boyunca tüm canlıların zarar görmesine ve ekolojik dengenin bozulmasına neden olmuş, bunların yanı sıra ekonomik krizleri derinleştirmiştir.

Her ne kadar büyük kitleler tarafından önemsenmese de insanlığın umursamazca attığı tüm adımların yol açtığı ekolojik yıkımlar başta yine insanlığın kendisini kıtlık, salgınlar, ekonomik krizlerle derinden etkilemekte. Elbette bu ekolojik tahribata insan ırkı açısından bakıp türcü davranmanın lüzumu yok. İnsan ırkının yarattığı bu tahribatların belki de en büyük bedelini hayvanlar ödüyor ve elbette tüm ekosistem bu tahribatın yarattığı korkunç zararlarla boğuşuyor.

Birçok kez bu dünyada yalnız olduğumuz veya yalnızca insan yaşamının değerli olduğu yanılgısına kapılırız. Dünya üzerinde var olan ve ekolojik sistemin içinde yer alan tüm canlılar en az bizler kadar değerlidir ve bizler de onların varlığı sayesinde yaşamımızı sürdürebilmekteyiz. Hal böyle olmasaydı, yani onlarla birlikte oluşturduğumuz bu dengede onlara muhtaç bir şekilde yaşamımızı sürdürüyor olmasaydık bile tüm canlıların hayatının değerli olduğu fikrinden bir adım geri atmazdım.

Yarın Çok Geç Olacaktır

Oysa devletlerin ve sermayelerin genel tutumu, en önce ve sadece insan ırkını düşünerek hareket etmek. İşte bu nedenle, bugün yaşamakta olduğumuz sorunlar aslında bu türcü, bencil tutumdan kaynaklanmakta. Kapitalist devletler bu döngünün devam edebilmesini sağlamak ve paslanmış çarklarını döndürebilmek adına savaşları kendilerinin kurtarıcı motorları yapmışlardır. Nerede bir devletin trafiğe takıldığını görsek – ki elbette bu trafik de kendi hatasındandır – o devletin kurtarıcısı motoruna atlayıp trafikten kaçmaya çalıştığını da görürüz.

Neden-sonuç ilişkisini başta kapitalist devletler olmak üzere, yaşamın olduğu tek gezegen olarak bilinen dünyamız insanlarına kabul ettirmek bir hayli zor olsa da günümüzde bazı devletlerin “dostlar bizi alışverişte görsün” mantığıyla hareket ederek, yürüttüğü ekolojik çalışmaları da bilmekte ve tüm bunların yetersizliğine vurgu yapmak gerektiği kanısındayım. Bu devletlerin daha geniş, daha kapsamlı ve daha işe yarar bir adım atmanın vakti çoktan geldi. Yarın bu adımı atmak için çok geç olacaktır. Devletler savaşmayı, savaşları desteklemeyi bıraksalar bile bulunduğumuz noktadan daha iyi bir yerde olacağımız aşikar.

Savaşlar sadece akla ilk gelen bombalar, yağmalamalar, yangınlar, patlamalar ya da benzeri şeylerle ekolojik tahribat yaratmıyor. Birçoğumuzun gözünden kaçan o önemli noktaya değinmek istiyorum öncelikle: Savaşlara Hazırlık.

Devletler, savaşlara hazırlık yaparken çevresel faktörleri de göz önünde bulundurur ve savaşların taktiksel planlamaları ışığında çevrenin ordu gereksinimlerine göre yeniden düzenlemesi yoluna giderler. Bir diğer adıyla belki yerleşim yerleri belki tarım arazileri belki ormanlık alanlar belki de tükenmekte olan hayvan nesillerinin tek yurdu, savaşlar uğruna harap edilir. Cepheler oluşturulur, sığınaklar, çadırlar… Hazırlık aşamasında ekolojik dengeyi alt üst eden şey sadece bu değildir. Silah üretimi yapılması ya da askeri tatbikatlarda silahların test edilmesi yoluyla bir kez daha çevre kirliliği ve doğa tahribatı oluşur.

Saldıraya Uğrayan Endüstriyel Tesislerden Çıkan Kimyasal Canlılara Zarar Veriyor

Savaşların yarattığı ekolojik tahribat bununla da sınırlı kalmıyor elbette. Taraflar, savaş açtıkları ülkelerde ekonomik yeterliliği ortadan kaldırabilmek adına en başta endüstriyel tesisleri hedef alıyorlar. İşleyemez hale getirilmesi amaçlanan bu endüstriyel tesislerin saldırıya uğramasıyla ortaya çıkan kimyasallar, tüm canlıların yaşamını tehdit ediyor. Suya, toprağa, havaya savaşın o korkunç atıkları salınıyor. Öyle ki toprağın silahlardan, patlayıcılardan, kimyasallardan kurtulabilmesi için 7 bin yıl özgür bırakılması gerekiyor.

Ülkemizde de benzerlerini görmüş olduğumuz bir örnekle devam etmek gerekirse; Abd, Vietnam Savaş’ında ormanlık arazilerde saklanan direnişçileri daha rahat görüp öldürebilmek için ekolojik yıkım yaratmakta beis görmemişti. Yaprak dökücü olan bir kimyasal kullanımını gerçekleştirmesi nedeniyle sadece bitkiler değil o alanda yaşayan canlı türleri de zarar görmüştü. Bu kimyasalın kullanımı nedeniyle memeli türlerinin sayısı 30-35 iken 5’e, kuş türlerinin sayısı 145-170 civarı iken 24’e düşmüştü.

Görsel: www.cnnturk.com

Savaşın yıkıcılığını nereden ele alırsak alalım ulaştığımız temel sonuç yaşamın yok olduğu. İnsan ırkının kibri, nefreti ve bencilliği yüzünden ekosistem zarar görüyor. Ne zaman tehlikenin farkına varacağız? Ne zaman adım atmaya karar vereceğiz? Birkaç dakika sonrası bile her şey için çok geçken üstelik. Çünkü belki henüz farkında değiliz ama tahrip edilen alanlar üzerinden yeniden bir yaşam kurabilmek eskisinden çok daha zordur.

İdrak etmekte zorlandığımız en önemli konu ise savaşı düşman diye kabul ettiklerimize değil, içinde yaşadığımız dünyaya karşı açtığımız ve maalesef hep denildiği gibi bu savaşı kazanırsak aslında kaybetmiş olacağımız.

Tek çaremiz; Savaşın yok ediciliğinin karşısına dikilmek ve yaşamı savunanlar olmak!

Tüm dünyada barış, hemen şimdi!

Görsel: Mayke Toscana/AFP

Sosyal medyada paylaş

Gizem Karaköçek

Hukuk emekçisi. Karanlığı delmek için sesini yükseltmeyi amaç edinmiş biri. Uzun zamandır vejetaryen, yakın zamandan beri vegan. Kendini hiçbir canlıdan üstte konumlamayan, saygıyı ve eşitliği önemseyen düşünce sistemini benimsemiş biri. Güneşe aşık; hayatındaki en güzel anlar gün batımını ve gün doğumunu izlediği anlar. Umudu gerçeğe dönüştürmek en büyük hayali. Gülten Akın’ın da dediği gibi “Bir büyük şehrin kalabalığında, yaşadığını duyuyordu her şeye rağmen”.
Published On: Mayıs 24th, 2021Categories: Doğa, Ekoloji0 Yorum

Leave A Comment