Bir kadın-insan, yarı-zamanlı işçi ve öğrencinin gözünden

““Kadın bedeni üzerindeki tahakküm” diye söz girsem…
Güneşin altında yeni bir şey yok!”


Aslı Erdoğan, Bir Kez Daha

Bir şehirden diğerine geri döndüğüm sıralar. Kalıcılığımı ilan ettiğim şehirde yığılmış işler beni beklemekte. İşleri mekanların yakınlığına göre sıralıyorum. Çıkış ve varış noktam kağıdın üstündeki “Yapılacaklar” listesinin elemanlarını ben düşünmeden diziyor. Mekanların ve kurumların açılış/kapanış saatleri, 10 ya da 20 dakikada bir gelen otobüsler, kısa mesafeyse ücreti düşük dolmuşlar listemi tokatlayarak hizaya dizenler. Sabah erken kalkmayı becerirsem, ki hevessizce yaşayan bir insan için en meşakkatli eylemlerden biridir, yapmam gerekenlerden ilki geçtiğimiz Cumartesi bir takside kaybettiğim tütün kesesini ve taşıdığı ganimetleri yenilemek. Ne yazık ki çok fazla sigara içiyorum; astım ciğerlerime çöreklenebilir, sürüm sürüm sürüneceğim bir hastalığa yakalandığımı öylesine bir ağrıyla gittiğim tıklım tıklım acil serviste öğrenebilirim. Erkenden basmamak için gün sonu raporumu, hangi hattı aramam gerekiyor?

Bozukluğum çıkmadığında “Sonra getirirsin, hiç sorun değil.” diyen tütün evi sahibine uğruyorum önce. Kapısında kuzguni siyah renkte taranmamış ve berber elinden geçmemiş tüyleriyle bir köpek istisnasız her gün havanın keyfini çıkarır, hiç şaşmaz. Yaşlı bir amca arada ona eşlik eder ve elde sarılmış tütünüyle akıp giden trafiği seyre dalar. Son dönemde artan ithal tütün fiyatlarından dolayı uzun bir süreden beri yerli tütün kullanıyorum. Cicili biçili ve hoş tipografideki tütün ambalajları insanı aldatıyor, “Her zamankinden!” dediğimde o günün ve o günü takip eden birkaç günün her zamankinden olmayacağına dair ilk sinyali alıyorum. İki farklı tütün arasında risk alıyor, ufak bir ihmalde kurumaya yüz tutacak bir tütün paketi satın alıyorum. Toplamda harcadığım 28 lira.

Yürürken sigara sarmaya alışkınımdır, ancak sağlık ocağına yaklaşınca her zamanki eylemimi gerçekleştirmeden merdivenlerden yukarı çıkıyorum. Kaydımı buraya aldıralı çok olmamış ve daha önce kan vermek için hiç gelmemişim; bilenler bilir, aile sağlık merkezleri haftanın belli günleri veya saatlerinde kan alımı yaparlar. Bankoda duran görevli, kayıtlı olduğum hekimle görüşmem gerektiğini ve böylece ertesi sabah kan verebilmek için kaydımı açabileceğini söylüyor. Bir üst kata çıkıp ekranda ismimin yazmasını bekliyorum. İki kıtanın dolup taştığı, yan yana uzanan semtlerin sosyo-ekonomik ve kültürel uçurumlarla birbirini anlamayan iki insan gibi uzak kaldığı şehirde hiçbir şey kurallarına göre çalışmıyor. Seyahat hattı belli ancak durduğu durağın bildirilmediği, koltuk diplerinde tozlanan çoraplar gibi kullanılmadan çürümeyi bekleyen ekranlara benzer ekranda ismim beliriyor, görüyorum; ancak duyamıyorum. Hekimin işine ve emeğine, işinin ve emeğinin sınırladığı bölgesine duyduğum saygıdan kapıyı tıklatarak içeri süzülüyorum.

Önündeki ekrandan ilk gelişimden kalma kimlik ve fiziki bilgilerimi art arda dizerek yarı-sorgulayıcı ve yarı-onaylayıcı tavrıyla tasdikleyen doktor en sonunda yüzünü benimkine çeviriyor. Ne için geldiğimi, maruzatımın ana hatlarının ne olduğunu öğrenmek istiyor. Birkaç aydır ülkede olmadığımı ve bu sürecin yaratabileceği olası tahribatı derecelendirmek için kan değerlerime baktırmak istediğimi söylüyorum. Ardından ekliyorum,

“6 ayda bir cinsel sağlık testleri yaptırıyorum. Eğer burada yapılabiliyorsa onları da yaptırmak isterim.”

Doktorun suratı aşağılayıcı bir şekilde ekşiyor, ekşiyen suratı dilinin iplerini ele alıyor:

“Ne demek 6 ayda bir cinsel sağlık testi yaptırmak? Öyle her kafana estiğinde yaptırman mümkün değil. Sağlık testi yaptıracağına düzenli olarak korunacaksın önce, bas bas bağırıyoruz. Hayatımda böyle saçma bir şey duymadım!”

Hazırlıksız yakalandığım bu cümleler karşısında sesim çıkmıyor. Kem küm etmeye başlıyorum ancak içten içe bir sinir harbinin geldiğini hissediyorum. Konuşmak istesem de çok bilmiş tavrıyla kelimeleri boşluksuz diziyor doktor,

“Kan grubunu biliyor musun? Hah, bilmiyorsun. Cinsel sağlık testi yaptırana değin önce kan grubunu öğrenseydin keşke, daha önemli. Kadın doğumda mı yaptırıyordun testlerini? O zaman tekrar oraya git. Ne kadar saçma. Piercing taktırırken hastalık mı kaptın? Ya evet, olabiliyor öyle şeyler bittabi. Kan alımı için sisteme not alıyorum, yarın sabah gelip verebilirsin.”

Sinir hücrelerim donmuş kanıma rağmen hareketlerini hızlandırıyor, dilimi bağlıyor ve dışarı çıkmak için yüzüme kızıl kan hücrelerini salıyorlar. Bir şey demeden çıkıp gidiyorum, alacağınız kana ve yapacağınız testlere lanet olsun! Taşıdıkları statünün adı aile hekimi; ancak bu etiket onlara aileden biri gibi davranma hakkını ne zaman vermişti ki? Profesyonel bir yaklaşım, edilen yeminler, sağlık çalışanı-hasta ilişkisinin kuralları nereye gitmişti? Kaldı ki sağlıklı bir ailede genç erişkinliğin sınırlarına gelen her insan, bireyselliğin sınırlarından geçit vermemelidir, kimse geçmeyi de aklından geçirmemelidir. Aile yapısından anladığımız her ne ise bu toplumda, bizi birey olma yolundan ediyordu. En temel yapıtaşı olarak birey, yerini sümüklü böceğin kabuğuna yapıştığı gibi birbirimize yapıştığımız çekirdek ailelere bırakmıştı. Perspektife giren en küçük yapıtaşı matah mıydı ki altıgenler gibi boşluksuz ve soluksuz dizilen bu toplum farklı olacaktı? Birbirimizle iç içe, bir yudumluk temiz havadan yoksun bir şekilde çürümenin en adisini yaşıyor, havalandırmayan kabuğumuzda harareti ve bozunumun ekşi kokusunu kat be kat daha fazla hissediyorduk.

Aile merkezinin kapısından dışarı kendimi atıyorum. Egzoz dumanı ve çarpık yapıların geçit vermediği güneş ışınları arasında kendimi rahatlamış hissediyorum, ne acı. Telefonumdan bir devlet hastanesinin kadın doğum polikliniğinden en yakın tarihe randevu almaya çabalıyorum. Tek isminin iki soy ismi ile tamamlandığı bir kadın doktordan randevu buluyorum, aklımdan geçen tam tamına şu oluyor: “Çift soy ismi var, hmmm. O halde eril sisteme bir nebze başkaldırmış, kendi hemcinsine bir günah tohumu gibi bakmayacak, en doğal haklarını talep ederken saygı gösterecek bir hekim olabilir.”

Bu çıkarım ile doktor seçiyorum. Hakkım olanı alabilmek, insan gibi davranılmak ve seçimlerimden dolayı yargılanmamak için. Nokta.

Mezun olalı beş ya da altı ay olmalı, kendi mesleğimi yapmak istemiyorum. Bu düzen içerisinde kendime en uygun işi ve iş yerini seçmek için çabalıyorum. Battı balık yan gider, diplomama uygun yaşarsam derin denizde yüzen somonlar gibi kıymetli ve rahat bir hayat yaşayabilirim. Eti sütü lezzetli, toplumun iştahla kabaran statü övme seanslarına ilk sıradan giriş yapan pembe-beyaz bir somon olabilirim, bilmezler ki tattıkları şey ağır metalle yüklüdür.Ama böyle tozpembe devam etmiyor hayat, para kazanmak da gerekli. Kurumsal bir yere girmek yerine insanlarla iç içe olabileceğim, birkaç yıl önce yaptığım işi, garsonluğu tercih ediyorum. Çok kazanmayacağımı biliyorum ancak yine de başvurumdan iki hafta sonra geri dönüş yapan mekâna bir şans vermek istiyorum. Gri ve kapalı bir Kadıköy gününün sabahı, saat dokuza yaklaşırken mekânın kapısına çoktan varmış oluyorum. Gelen giden yok, kepenkler inik ve yağmur çiseliyor. O esnada okulun bütçe komisyonunu aramak geliyor aklıma. Önceki haftalarda bir çalışmam ile katıldığım, sunumunu yaptığım ve olumlu geri dönüşler aldığım çalışmam adına bana bir bütçe vermeyi kabul ediyorlar. Şaşırtıcı, yıl sonuna doğru milyon liralık kapısının yollarını ucundan kıyısından aldığı bilgileriyle teorik ya da pratik çalışmalarıyla arşınlayan öğrencilerine “Bütçemiz kalmadı, maalesef. Cebinizden ödemek zorundasınız, yapabileceğimiz bir şey yok.” diyen eğitim kurumunun şanslı talebelerinden biriyim. Telefonda görüştüğüm yetkili masraflara dair belgeleri getirmem gerektiğini, sürecin son adımını en geç haftaya kadar tamamlamamın yararıma olacağını söylüyor. Teşekkür edip telefonu kapıyorum ve o anda, mekânın işletmecisinin kumandayla kontrol ettiği kepenklerin açılma sesini duyuyorum. Ters bir piramit gibi en sonuna, bahçesine ilerledikçe hayali değil gerçek manada dallanıp budaklanan bu dükkân bizi selamlıyor. İlk iş günüm olduğu için işletmeci getirmemi rica ettiği filtre kahvenin buğusuna zıt bir kararlılık ile sistemin işleyişini anlatıyor:

“Sabahları köşedeki fırından ekmek almak senin görevin. Bozmaya müsait havalarda bahçemizi açmıyoruz, bugün orayı tanıtmasam da olur. Gelir ve giderleri, siparişler ile aynı sistemden giriyoruz. Mutfak yetersiz kalırsa kendi işini kendin yapmak zorunda olabilirsin. Ayrıca bu filtre kahvede çok dudak payı var, doldururken dikkat et…”

Çay kazanı şu kadar sürede yenilenir’ler, masaların numaralarını şöyle aklında tutabilirsin’ler… Dikkatlice dinliyorum. Kelime salatasının içinde görev tanımına dair belirgin bir çerçeve çıkmıyor. İşkilleniyorum. Günün ilk masası geliyor, ikinci masası… Sonrası kurak bir bekleyiş, birkaç çay siparişinden başka saatim dolana kadar kimse görünmüyor. Bu süreç içerisinde görev tanımım doğum yapan bir kadının genişleyen rahmi gibi genişliyor, genişliyor, genişliyor… İşkillenmemin sebebini anlıyorum, böyle giderse mekân benim yeni doğanım, bense sorumluluğunu alan bir anne olacağım. Bu işte bir yanlışlık var.

İşler kesat gidiyor, kesat giden işlere bir de elektrik kesintisi eşlik ediyor. Gelen giden yok, oturuyorum ancak bu beni rahatsız ediyor. Ufak tefek işler veriyor bana işletmeci, yapıyorum; ancak zamanın geçesi yok, ben de yerime geçiyorum. Kapı açıldıkça mekânın ortakları giriyor, ortaklar geri çıkıyor, kimse burayı sahiplenmiyor. Bu işte bir yanlışlık var.

Sigara üstüne sigara yakıyorum, kahvaltı teklifini baştan reddetmiş mideme hızlı hızlı kahve ve çay gönderiyorum. Açlık sinyalleri yatışsın diye. Vardiyam bitmeye yakın yerimi alacak arkadaşlar geliyor, mutfak bölümünde çalışan genç adam bende bir acıma duygusu uyandırıyor. Nedenini kavrayamıyorum, bilinmezliğe zaman gerek. Ücretimi elden ve günlük alacağım, kasaya yöneliyorum. İlk konuştuğumuzda saati 7.5 liradan hesaplanan yevmiye nedense bugünlük 6.5 liraya düşüyor, altına iliştirilmiş şu açıklama ile,

“Bugün pek yoğun değildi, hafta sonu çalışmanı görelim bir de. O zaman bahsettiğimiz saatlik ücretten hesaplarız. En geç cumartesine kadar bana çalışabileceğin günleri yaz.”

Emek sömürüsünün yüzünü kızartmadığı işletmeci bir de üstüne emir kiplerini seviyor. Hiçbir tepki vermiyorum. Paraya satacağım emeğimi en dürüst şekilde vermeye çalıştığım bu günde gelmeyen müşterilerin, bozmaya yüz tutmuş kapalı havanın, kesilen elektriğin hesabı toptan bana kesiliyor. Utanıyorum. 7 liranın lafını yapmaya dilim gitmiyor, utanıyorum. En çok da karşımda sömürünün sesinde tek yaprak kımıldatmadığı kadına bakarken utanıyorum, ancak onun adına. Paramı alıp sokağa çıkıyorum. Toplamda aldığım 45 lira.

İçeri gir, dışarı çık. İnce giyinme. Sırtına ve ayaklarına dikkat et, sar sarmala. Giyinmedim, sarıp sarmalamadım; o yüzden hasta düşüyorum. Yayları eskimiş yatağıma o gün erkenden giriyorum, ertesi gün 1.5 saat süren bir şehir içi yolculuğa kendimi hazırlamak için. Haberlere bakmak için telefonumu elime alıyorum, büyük hata! Uyumadan birkaç saat önce parlak ekrana bakmamalı, yoksa kalitesiz bir uyku çekersiniz. Hangi numaradan yayları son model ve fiyatı oldukça güncel bir yatak sipariş ediyorduk?

Kareden sonra gelen tüm başlıklar insanı kıvrandırıyor. Samimi, rahat yatağımda bir kıvranış; bu başlıkların öznesi olan kadınların ölmeden önce ne kadar kıvrandığını anlamak mümkün değil. Birbiri ardından sıralanan isimlere düşen fotoğraflar, saatte 180 km ile görmeye fırsat bırakmadan gittiğimiz asfalttan yolu çevreleyen pirüpak ağaçlar gibiler. Bazıları baharının ilk çiçeğini açacak, çok belli; bazıları ise yanı başında cansuyu bekleyen yeni fidelere gebe. Hepi topu biraz nefes almak, vefa ve doğası gereği aldığı nefesi vermek için düşmüş yeryüzüne. Can suyu verilmemiş, hayatında biraz olsun sevgi nedir tatmamış pençelerin ardı arkası kesilmeyen vuruşlarıyla toprağa düşen canlar. Düştüğü toprağa bile huzur içinde gömülmeyen, yerine kat kat betondan yapıların çıkıldığı çınarlar, gürgenler ve çamlar.

Sağımız solumuz sobe, diyorum. Tam ortasında kaldık savaşın. Kapısından geçip sığınacağımız mekanlar yozlaşmanın işgali altında, içine girip bir dilim ekmek yiyeceğimiz dükkanlar emeğin sömürüsüyle gururlanmakta. Büyük balık küçük balığın peşini bırakalı çok olmuş, bir maharet gibi küçük balık sindirebilirim sandığı diğer küçük balıkları avlamakta. Bir zift gibi usul usul damlayan şiddet, en yukarıdan aşağıya öyle ustalıkla inmiş ki anlamadan teslimiyet bayrağını çekivermişiz. Bir kadın-insan olarak merhemini bilmesem soyuldu soyulacak derimde bir sızı hissediyorum, bir diyalog canlanıyor aklımda:

“Buraya gelen günübirlik çalışanların çoğu veganlar, anlamak mümkün değil. Zor olmuyor mu öyle hiç? Şahsen ben hayatta olamam, şöyle güzel bir kavurmaya nasıl hayır denir ki…”

Kimin dişi omzumda, kimin eli göğsümde, kimin baskısı kafatasımın içerisinde şimdi idrak ediyorum. Anlıyorum anlamasına da peki ya şimdi ne olacak?


Sosyal medyada paylaş

Sultan Eylem Atabay

Yıldız Teknik Üniversitesi Elektronik ve Haberleşme Mühendisliği mezunu, müstakbel Universitat Pompeu Fabra, Sound and Music Computing yüksek lisans öğrencisi. John Cage’in “In a Landscape” parçasının karanlık kuyusunda volta atıp parlak geleceği düşünmeyi seven zıt eylemlerin insanı. Müzik kavramının, tekniklerinin ve performans yollarının binlerce olasılığını düşünüp durur, şimdilik canlı müzik kodlama ile durulmuştur. En sevdiği sanatçı, tatil beldesi ve renk yoktur; kategorilendirme konusunda kafası oldukça karışık birisi -ısrarla soran bireyleri ise Wittgenstein ile manipüle etmeyi sever. Ne hikmetse biyografisini yazarken "en" ile başlayan suallerden birkaçına cevap verebildi. En sevdiği film Adrian Lyne’ın Lolita’sı, en sevdiği ressam Mark Rothko, en sevdiği yazar ise Henry Miller. Miller’ı seçiyor, çünkü Uykusuzluk’ta yazdığı şu cümlenin üstünden hiçbir zaman gelemiyor: “Müzik yüzü olmayan ruhun kahrolası kenar dikişidir.”
Published On: Şubat 5th, 2020Categories: Gündem, İnsan Hakları, Kadın, Yaşam0 Yorum

Leave A Comment