Room: Duvarlar, Kapılar Ve Getirdikleri

1 Aralık 2019’da Dünya’nın umurunda olmayan bir yerde ortaya çıkan ve 2020’nin ilk aylarıyla birlikte tüm dünyanın birincil sorunu haline gelen bir virüs salgını yaşıyoruz. Evlerimizden çıkmadığımız ve dünyaya açılan pencerelerimizden, televizyon ve bilgisayar ekranlarından küresel salgının durumunu takip etmeye çalıştığımız bu süre boyunca Korona sonrası senaryoları, bundan sonra Dünya’yı neyin beklediğini, maskenin takılıp takılmaması gerektiğini konuştuk durduk. Sonunda duvarların ardında, diğerlerinden yalıtılmış bir şekilde yaşamaya; yüzlerimizdeki maskeye ve görmediğimiz bir düşmandan korkmaya, hatta onunla mücadele etmeye bile alıştık.

Peki bir virüs nedir? Bir şeye virüs diyebilmemiz için yalnızca kristale benzeyen küçücük, mikroskobik bir kafaya ve iğne ayaklara sahip olması mı gerekir? Bunlara sahip olmayan ancak onun kadar yıkıcı şeylere ne ad vereceğiz? Bu yıkıcı şeylerin yayılımına da salgın diyebilir miyiz, yoksa bir salgından bahsetmek için insanların hücrelerine saldıran bir virüsü mü beklemeliyiz? Oysa dışarıda gözden kaçırdığımız başka salgınlar da yaşanıyor. Bir virüsten kaynaklanmayan ancak bir virüs kadar hızlı yayılan bir sürü düşünsel salgınla boğuşuyoruz. Peki, Koronavirüs salgınından koruyan duvarlarımız bizi o salgınlardan da koruyabilir mi?

Bu yazıda bizi birbirimizden koruyan, ayıran, yalıtan, bizi hapseden ya da özgürleştiren duvarlardan bahsedeceğim. Ama vaktimiz az, düşünülmesi gerekenler çok ve bizi gitmemizi istediğim yerlere taşıyan sözcüklerim ancak bir tavşanın adımları kadar etkili. Hadi, daha fazla vakit kaybetmeden küçük tavşan adımlarımı takip edin ve benimle gelin.

Tavşan Deliğinin Aşağısında

Hiçbir şey yapmadan beklemek zordur. Hatta belki de Dünya’nın en zor işidir; insan deli çıkar. Okuduğumuz kitaplar ve izlediğimiz filmler ile zihnimizi bir nebze olsun oyalamaya ve yaşadığımız süreci unutmaya çalıştık. Ancak bu yaptığımızın pembe fili düşünmemeye çalışmakla bir olduğunu karantina günlerinde listeleri yapılan salgın filmlerinden anlayabiliriz. İşte bu nedenle, size karakterleri arasında görünen ve görünmeyen duvarlar yükselen, izole olmanın ve dışarıda tüm hızıyla dönmeye devam eden Dünya’ya tekrar alışmanın üzerine düşünen bir filmden bahsetmek istiyorum.

Yedi yıl önce alıkonup küçük bir odaya kapatılan ve düzenli olarak cinsel saldırıya uğrayan genç bir kadın ile onun beş yaşındaki oğlunun başkahramanı olduğu bu filmin orijinal adı, Room. Türkiye’de Gizli Dünya adıyla 2016’nın şubat ayında vizyona giren ve yalın anlatım dilinden aldığı güç ile insanı derin düşünce kuyularına iten bu filmi hâlâ izlemediyseniz hemen bir Netflix hesabı açın ve izleyin. Çünkü ben, filmi izleyenleriniz ile devam ediyorum.

Bir Oda Hiçbir Zaman Yalnızca Bir Oda Değildir

Temelde insanın güvenle barınması için tasarlanan odalar, dört tarafında yükselen duvarlar ile içeriyi ve dışarıyı birbirinden ayırır. Odanın içinin mi yoksa dışının mı güvenli olduğunun kararını vermek ise her zaman sanıldığı kadar kolay değildir.

Room, Joy adında bir kadının beş yaşındaki oğlu Jack ile yaşadığı, Dünya’dan yalıtılmış bir odada başlıyor. Dışarıyla bağları yalnızca televizyon ve odanın tepesindeki pencereden ibaret. Kapımızda dijital kilitler olmasa da dışarıda kol gezen virüs salgını yüzünden kendimizi kapattığımız evlerimiz geliyor aklımıza. Ancak onları içeride tutan bir virüs değil, toplumun içinde özgürce dolaşan bir tecavüzcü.

İstediği zaman odaya gelip kadına tecavüz eden, onlara ihtiyaç duydukları temel besinleri getirerek onlara baktığını düşünen bu adam bize bir yerlerden tanıdık geliyor. Üstelik ilk sahnelerde yüzünü bile görmemiş olmamıza rağmen. Bu sahneler boyunca tanık olduklarımız geleneksel aile yapısı olarak tanımlayabileceğimiz bir ilişkilenme biçimini anımsatıyor çünkü. İşten gelen baba, evden dışarı adımını atmayan anne ve sürekli adamdan sakındığı küçük çocuk. Dört duvar arasında zorla kurulan bir efendi/köle ilişkisi.

Yaşlı Nick olarak anılan bu adam, odaya gelip yanmış peynir kokusunu aldığında Joy’un peyniri yakmasına atıfla “düşünmek güçlü yönün değil” diyebilecek kadar ya da Joy’un istediği vitaminleri “para israfı” diye reddedip ondan getirdikleri için müteşekkir olmasını bekleyecek kadar durumu içselleştirmiş. “Bugünün dünyası hakkında hiçbir şey bilmiyorsun” derken bunun suçlusunun kendisi olduğunu aklının ucuna bile getirmiyor. Çünkü Jack’in de dediği gibi, Yaşlı Nick “istediği her şeyi alır.”

Tam bu noktada insanın zihninde bir soru beliriyor: Filmde odanın güvenli olmadığına hemencecik ikna olurken mesele gerçek dünyaya geldiğinde ne değişiyor? Filmde izlediğimize benzer bir sürü ev olduğunu, bu evlerin içinde bir sürü Yaşlı Nick’in yaşadığını kabul etmek neden bu kadar zorlaşıyor?

Küçük Kapı

Dünyaca ünlü çocuk kitabı Alice Harikalar Diyarında’yı az çok herkes bilir. Alice’in bir tavşan deliğinden düşüp kendini bulduğu odanın yalnızca tepesindeki uçsuz bucaksız delik ve duvarındaki küçücük bir kapı dışarıya açılıyordu. Alice o kapının açıldığı büyüleyici güzellikteki bahçeyi gördüğünde oraya gitmekten başka bir şey düşünmemişti.

Joy ve Jack’in çatıdaki tepe penceresi dışında penceresi olmayan odasında ise televizyon bir nevi pencere görevi görüyor. Ancak bu dışarıyı olduğu gibi gösteren sıradan pencerelerin aksine düzenlenmiş, kurgulanmış büyülü bir dünyayı içeriye taşıyor. Bu açıdan bakıldığında Joy ve Jack’in kapalı tutulduğu bu oda, Alice’in düştüğü odayla epey benzerlik taşıyor. Odada zorla tutulan Joy’un da oradan kurtulmaktan başka şey düşünemediğini tahmin edersiniz.

Room filmi üzerine yazarken boş yere Alice’i anmadım. Jack’in filmde Alice Harikalar Diyarında kitabından okuduğu bölüm, Joy’a o küçük kapıdan çıkıp gitmeyi deneyecek cesareti veriyor çünkü. Joy, onları oradan kurtaracak planı küçük Jack’e anlattığında ise onu korumak için gerçekleri çarpıtarak kurduğu kocaman dünya Jack’in başına yıkılıyor. Jack farklı bir hikâye istiyor ama elindeki tek hikâye bu. Joy’un da dediği gibi “dünya çok büyük ve oda onun kokuşmuş bir parçası.” Her ne kadar Jack bunun farkında olmasa da.

Adalete İhtiyacı Olmayan Onu Aramaz

Joy’un yaptığı plan, Jack’in ölü taklidi yapmasını ve Nick onu gömmeye götürürken doğru zamanda doğru hareketleri yapmasını gerektiriyor çünkü. Kıvrılarak çık, atla, koş, yardım edecek birisini bul. Bir çocuk için fazlasıyla ağır bir sorumluluk. Ancak küçücük bir çocuğun omuzlarına bunca yükün yüklendiğini ne yazık ki yalnızca filmlerde görmüyoruz. Yardım için çabalayan insanlara -her aşamada doğruyu yapsalar bile- sırt çevrildiğini de öyle. Neyse ki Jack yardım çığlığına bir karşılık buluyor ve polisin çağrılması ile Yaşlı Nick onu orada bırakıp kaçıyor.

Filmin bu sahnesinde dikkatinizi çekmek istediğim nokta ise olay yerine gelen iki polisin karşılaştıkları durum karşısındaki tavırları. Gelen polislerden biri siyah bir kadın, diğeri beyaz bir erkek. Erkek olanının adı Memur Grabowski. Kadınınki ise Memur Parker. Grabowski, olayı uzatmamak ve yaşadığı şok nedeniyle güç bela konuşan Jack’i çocuk esirgemeye bırakmak isterken Parker, Jack’i konuşturmaya ve olayın iç yüzünü öğrenmeye çalışıyor.

Şoför koltuğundaki Memur Grabowski’ye rağmen olayın üstüne gitmesi sayesinde Jack’ten gerekli bilgiyi alıyor ve Joy bu sayede kurtuluyor. İşte tam bu noktada adaleti sağlamak için didinenler ve olanları geçiştirmeye çalışanlar hakkında bir iki cümle söylemek gerekiyor. Çünkü bu iki tip insan da yalnızca filmlerde bulunmuyor.

Sokaklarda, evlerin içinde ve dışında, dünyanın her yerinde çeşit çeşit insan var. Bu insanların kimileri suçluların cezasız kalmaması için uğraşırken kimileri davaların üzerini kapatmaktaki heveslerini gizlemeye bile gerek duymuyor. Bu iki insan davranışı arasındaki ayrım insanların adalet kavramı ile ilişkileri üzerinden okunduğunda daha net bir şekilde ortaya çıkıyor. Adaleti sağlamak için çabalayanlar her zaman için ona en çok ihtiyaç duyanlardır.

Room filminde adalet için çabalayan polisin siyah, olayı geçiştirip kapatmaya çalışanın beyaz olması da işte bu noktada ayrı bir anlam kazanıyor. Kişilerin adalet ile arasına ördüğü duvarlar gözle görünmese de bazen o kadar kalın olur ki insanı körleştirebilir. Grabowski’nin gördüklerine inanamaması da bu yüzden değil mi?

Duvarın Öbür Tarafı

Bu film bir odada esir tutulan anne ve oğulun filmi ama bu anne-oğulun odadan kurtulması ile ilgili bir film değil. Bu nedenle film, Joy ve Jack’in o küçücük odadan kurtuldukları sahneden sonra derinleşmeye başlıyor. Onlarla birlikte biz de o küçücük odadan kurtulup dış dünyaya kavuşuyoruz ve böylece günlük hayatta duymaktan sıkıldığımız, baş ağrıtan şehir gürültüleri de filme dahil oluyorlar. Garip, çünkü bu sesler normalde insana yalnızca sıkıntı verir. Yüksek, çirkin binaları görmenin, aşağıda bir yılan gibi uzayıp giden asfalt yollara kavuşmanın insanı mutlu edeceği normalde kimin aklına gelir?

Jack, birkaç sahne önce dünyası on beş metrekareden ibaretken şimdi koskoca bir dünyanın içinde buluyor kendini. Tüm masumiyeti ile annesine soruyor: “Başka bir gezegende miyiz?” Duvarların ardındaki dünyaya kavuşmanın verdiği rehavet ve mutlulukla yanıtlıyoruz içimizden: “Hayır, aynısı.” Henüz esaretten kurtulanın yalnızca biz olduğumuzun farkında değiliz çünkü. Oysa Jack ve Joy için başka türlü bir esaret ve onları insanlardan ayıran başka duvarlar söz konusu. İnsanları kocaman şehirlerin içinde kapana kısılmış hissettiren, göze görünmeyen ancak betondan daha sert düşünsel duvarlar. Bu duvarlardan biri Joy’un babası ile Jack arasında yükseliyor. Baba, kızının uğradığı tecavüzün bir kanıtı olarak gördüğü Jack’e bakamıyor bile. Onu bir çocuk gibi değil, adını koyamadığı yabancı bir şey gibi görüyor. Yaşlı Nick gibi. Hatırlarsanız Nick de Jack’ten bir çocuk gibi değil bir tür hayvan ya da tanımsız bir şey gibi bahsederdi. İşin kötüsü çocuğunu sevdiği için Joy da babasının inşa ettiği bu duvara çarpmaktan kurtulamıyor.

Daha tehlikeli sularda yüzmeliyiz belki de. Yaşama değer veren şey onun nasıl başladığı mı, yoksa nasıl yaşandığı mıdır? Yani, dünyaya güzellikler getirsin diye aşkla yapılan bir çocuk istenmeyen, hatta bir suç sonucunda doğan bir çocuk karşısında doğuştan iyi niteliklere mi sahiptir? Dünya ne kadar garip. İnsan doğar doğmaz yargılanıyor. Üstelik neden ve nasıl doğacağını kendi seçmediği halde. Peki Jack’in dünyaya gelme nedeninin kötülüğü onun varlığını da kötü kılar mı?

Dışarıdaki Mikroplar

2020 yılının kâbusu olan koronavirüs salgını hayatımızı temelden değiştirdi. Dışarıya çıkmaya korkuyor, dışarıdan aldığımız her ürünü dezenfekte edip kullanıyoruz. Oysa Room’un dünyasında böyle bir virüs salgını yok. Ancak yine de beş yaşına kadar dışarıdan yalıtılmış halde yaşayan Jack’in sokağa çıkarken maske takması gerektiğini söylüyor doktorlar. “Havada hâlâ alışması gereken çok mikrop” olduğu için. Bunun bilimsel bir karşılığı var elbet ama benim odağım bu mikropların metaforik karşılığında.       

Öncelikle Joy’un odaya kapatılmadan önce Dünya üzerindeki her insan gibi yaşadığını unutmamalıyız. Tıpkı sizin ve benim gibi yürüyüşe çıkıyor, arkadaşlarıyla buluşuyor, yaşayıp gidiyordu. Ancak onu Dünya’dan koparıp o küçük odaya kapatan sapkınlık da bizimle aynı Dünya’nın içinde yaşıyordu. Bu kötülük virüsü bir yarasanın ya da pangolinin bedeninde değil, insanların zihninde oluştu ve tüm dünyaya yayıldı. Üstelik insanlar tarafından üretilen tek kötücül virüs bu da değil. Yazının başında bir şeye virüs demek için ne gerektiğini tam da bu yüzden sormuştum. Doktorların Jack’e söylediği gibi, Dünya’da hâlâ yenmemiz gereken çok sayıda mikrop var. Bizleri enfekte etmek için hazır bekleyen haksızlık, adaletsizlik, şiddet, faşizm gibi mikroplar… Ve onlardan duvarların ardında saklanarak ya da maske takarak korunamıyoruz.

Duyarsız Dünyanın Erdemli Sakinleri

Dünya, akla gelebilecek her konuda söyleyecek sözü ve özgüveni olan çeşit çeşit insanın yaşadığı bir yer. Biz insanlar her konuda fikir ve erdem sahibi yaratıklar olmakla övünürüz. Ancak erdem dediğimiz kavramın gerçeklerden ne kadar kopuk olduğunu konuşmak konusunda pek isteksizizdir. Tek düşündüğümüz hangi koşulda olursa olsun fedakârlık yapmanın en büyük erdem olduğudur. Bu insan uydurması kavramı her şeyin, hatta yaşamın bile önüne koyarız.

Joy Oda’dan kurtulduktan sonra onunla röportaj yapmak isteyen gazetecilerden biri bu amacına ulaştığında da tek düşündüğü bu erdemli insanlık idealini yüceltecek sorular sormak ve bu ideale uygun yanıtlar almaktı. Bu çabanın karşısındaki insana zarar verip vermeyeceği umurunda bile değildi. Yapılan röportaj sırasında Joy’un yaşadıkları nedeniyle intihar etmeyi düşünüp düşünmediği sorusunun altında onun böyle bir leke ile kirlenmiş erdemli bir insan olarak yaşamına son verme düşüncesinin ön kabulü yatıyordu. Onu kaçıran adamdan Jack’i insanlar tarafından bulunabileceği bir yere götürmesini isteyip istemediğini sorduğunda Joy’u çocuğun uzak tutulması gereken bu zararlı durumun bir kurbanı olarak değil, bir parçası olarak görüyordu. Gerçekten de insanın insana yaptıklarının sınırı yok.

Yedi yıl süren esareti boyunca ölmeyi denememiş bir insanın özgürlüğe kavuştuktan sonra kendini öldürmeye çalışması, bu gazetecinin ve temsil ettiği değerlerin insanlar için ne denli yıkıcı olduğunu gözler önüne seriyor. Gazetecinin ima ettiği düşünce özünde bir saldırıydı ancak hiç de saldırı gibi algılanmadı. Yine sormadan edemeyeceğim. Bir şeyin kameraların ya da toplumun önünde yapılabilecek kadar normalleşmesi onun özündeki kötülüğü değiştirir mi? Empati yapabilmek insanlığın ortak kazanımı değil miydi? Öyleyse bu yeteneğimizi ne zaman kaybettik?

İşte, sizin için dışarıdaki mikroplara bir örnek. Joy, kendini ve çocuğunu nihayetinde kurtaracak kadar güçlüyken dış dünya ile temas ettiği anda hepimizin boğuştuğu yetersizlik duygusunu ona da bulaştırdık. Neyse ki, dış dünyadan habersiz küçük Jack, hâlâ bize unuttuğumuz şeyleri hatırlatacak kadar saf ve kirlenmemiş:

Joy: Yeterince iyi bir anne değilim.

Jack: Ama sen annesin.

Joy: Öyleyim değil mi? Öyleyim.

Duvarlar, Kapılar ve Getirdikleri

Dünya kocaman bir oda. İçinde milyonlarca duvar, önyargı ve kötülük yükseliyor. Bütün bu karamsarlığa rağmen küçük de olsa bir umuda açılan bir kapı var mı, bilmiyorum. Yine de Room ve Jack, bize neşesi kaçmış bu dünyada saflığın ve masumiyetin hâlâ iyileştirme gücünün olduğunu gösteriyor. Beni dinlemeyip izlememiş olmasına rağmen yazıyı okuyanlar ve filmi zaten izlemiş olanlar için bu günlerde yapılacak en iyi şeylerden biri kendimizi kapattığımız duvarların arasında Room’u açıp izlemek. Ve bütün bu duvarlar, kapılar ve onların getirdikleri üstüne biraz olsun düşünmek.

Bu yazıyı Jack’in sözleriyle bitirmek istiyorum. Çünkü Dünya’ya doğduktan beş yıl sonra karışan bu küçük çocuğun söyledikleri hepimize iyi bir ders verir nitelikte:

37 saattir Dünya’dayım. Krepler ve merdivenler ve kuşlar ve pencereler ve yüzlerce renk gördüm. (…) Farklı yüz, büyüklük ve kokularda hep birlikte konuşan insanları gördüm. (…) Kapılar var ve daha fazla kapı. Ve tüm kapıların arkasında başka bir içerisi ve dışarısı var. (…) Ve her yerde uçuşan küçük mikroplar…

Alper Büyükbudak
Alper Büyükbudakhttp://entdergi.com
1992 yılında doğdu. Çocukluğu ailesinin memuriyeti nedeniyle Türkiye'nin çeşitli illerinde geçti. 2006 yılında İzmir'e yerleşti. Bir süre Eskişehir’de Çevre Mühendisliği okumaya çalıştı, olmadı. 2014 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi, Sahne Sanatları Bölümü, Dramatik Yazarlık ve Dramaturgi Ana Sanat Dalı'na kayıt yaptırdı. 2017 yılında yazdığı "Mağlubiyet Nişanı" adlı oyunuyla Ulusal Suat Taşer Oyun Yazma Yarışması’nda “Övgüye Değer Oyun Ödülü” aldı. 2019’dan itibaren radyo programı hazırlayarak geçimini sağlıyor ve hâlâ mezun değil. Kendi birasını yapmaya ve Balkanları gezmeye bayılır. İki kedi babası, İngilizce bilir.

Rastgele Yazılar

“Yeni Bir Söylem” Eğitimleri Medya Çalışanlarının Başvurularını Bekliyor

Yeni Bir Söylem çevrimiçi eğitimi, ayrımcılık ve ayrımcılıkla ilişkili kavramları, Suriyeli mültecilere yönelik nefret söylemini ve nefret söylemi ile mücadelenin bir aracı...

TERF Tartışmaları: Trans Varoluş ve Görünürlük Mücadelesi

Türkiye’de 2019 yazından beri süregelen TERF (Trans Dışlayıcı Radikal Feminizm) tartışmaları feminist aktivistler ve cinsiyet çalışmalarında bulunan akademisyenlerin ikiliği arasından çıkarak LGBTİQ+...

Neredeyse 2 Bin Yıllık En Zor Soru!

Günlük yaşamın getirdiği koşuşturma ve hızlı olma gereksinimi çoğu kez zorlayıcı soruları sormamızı engeller. Kimimiz bu soruları belki yastığa kafayı koyduğu anda,...

Yükselen Bir Tehlike: Kovid Atıkları

Tüm dünyada etkilerini gösteren Covid-19 salgını, beraberinde yeni bir düzen getirdi. Bu düzende, maske, eldiven ve dezenfektan kullanımı vazgeçilmez hale geldi. Bunun...

İlgili Makaleler

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz