Hükümetler, kamusal harcalamarı finanse edebilmek için öncelikle vergi gelirlerini kullanırlar. Fakat zamanla vergi ile elde edilen gelirin şuursuzca yapılan kamu harcamalarını finanse etmede yetersiz kalması, devletleri, borçlanma gibi farklı kaynaklara başvurmaya yöneltir. Bu borçlanmanın ekonomik büyümeye ve kalkınmaya olumlu bir etkisi olduğu oldukça kuşkuludur. Bazı ülkeler aldıkları borçları kalkınma sağlayacak yatırımlarda kullanmaktansa, cari harcamalarını karşılamak adına kullanırlar. Alınan bu borçların ekonomik gidişata olumlu bir etki yaratmamasının en büyük etmenlerinden biri ise para ödünç veren kurumların dayattığı şartlardır. Bu şartlar borç alan ülkelerin ekonomik büyümeye olumlu etki edecek şekilde kullanmalarını engeller.

Hükümetler ilk başta aldıkları borçları ülkesi için verimli bir şekilde kullanmadıkları için, geri ödeme geldiğinde tekrar borçlanmak mecburiyetinde kalırlar. Bu duruma hanehalklarından zaten aşinayız pandemi sürecinde işsiz kalan birçok vatandaş ve esnaf yaşamlarını sürdürebilmek için ciddi borçlar aldı ve bunu geri ödenme sürecinde büyük bir çoğunluğu tekrar borçlanma yoluna giderek ödemeye çalışacaktır. Büyüyen bu borçlanmalar ciddi bir krizi malesef beraberinde getirecektir.Eski borçların kapatılması için alınan yeni borçlar için daha yüksek faize katlamak zorunda kalırlar. Yeni alınan boçlar, yoksulluğu azaltıcı şekilde akıllıca kullanılmadığından, borç yükü her geçen gün daha da artar. Bir bakıma, düşük üretim kapasitesi olan ülkeler üretim kapasitelerini borç yükünü azaltmak için kullanmaya başlar. Faiz oranlarının yüksek olması, çoğu zaman, borçlu ülkelerin borç aldıkları paranın birkaç katı faiz ödemelerine neden olur. Bu sebeple borçlu ülkeler, borç verenlerin sömürgelerine dönüşür. Borç verenleri sadece ülke olarak düşünmeyelim bunlar kurum veya aile bile olabiliyor.

Borç dedik , faiz dedik şimdi ise sömürgeciliğe geldik. Sömürgecilik; bir devletin başka ulusları, devletleri, toplulukları, siyasal ve ekonomik egemenliği altına alarak yayılması veya yayılma çabasıdır. Günümüzde ise gelişmiş ülkeler, yoksul ülkeleri hem kontrol edebilmek hem kendi üretimleri için gerekli girdileri sağlamak hem de ürettikleri ürünleri yine bu ülkelere satmak ve en sonunda yoksul ülkelerin elde ettikleri gelirleri, borç ve faizleri ile ellerinden almakla bir nevi postmodern sömürgecilik uygularlar. Bunu meşrulaştırmak için dünyanın borç tahsilatçılarını yani IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşları kullanırlar. Bu kurumlar borç bataklığına sürüklediği ülkeleri adeta kurtarıyormuşcasına yardımlarına koştuklarını gösterir. Aslında borç bataklığına sürükleyen baş aktörler bu kurumlardır. Tezatlık içinde tezatlık var. Bu kurumların yarattıkları borç batağından kurtarmak adına uyguladıkları ve yoksul ülkeleri gelişmiş ülkelerin daha fazla egemenliği altına alan program ve politikaları her zaman eleştiriliyor. Eleştirilmeye de devam edilecektir.
IMF ve Dünya Bankası dahil olmak üzere birçok ulusal ve uluslararası kuruluş, ABD tarafından kendi hedeflerini desteklemek için birer dış politika aracı olarak kullanılmaktadır. Bu iki kurum, 75 yıldır yoksul ülkelere trilyonlarca dolar borç sağlamış, verdikleri paraların nasıl kullanabileceklerini de bir reçete eşliğinde borçlu ülkelere vermiştir. Bu reçeteler aynı zamanda borçların alınabilmesi için yoksul ülkeler tarafından yerine getirilmesi gereken ekonomik ve siyasi şartlardır. Bu şartların yerine getirilmesi ise uzun dönemde ülkelerin kalkınmalarından ziyade borcu sağlayan gelişmiş ülke ve ailelerin çıkarlarını gözetmekten başka bir şey değildir.


1970’li yıllardan itibaren Amerika’nın en köklü şirketlerinden biri olan Bostonlu stratejik danışmanlık firması Chas. T. Main’de çalışan ekonomist John Perkins’in kaleme almış olduğu Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları adlı kitabında, gelişmiş ülkelerin ve güçlü alilerin kalkındırma vaatleriyle gelişmekte ve yoksul ülkelerin ekonomik yönden nasıl yönetildiğini anlatmaktadır:
“Biz Ekonomik Tetikçiler’in (ET) en iyi yaptığı şeylerden biridir bu: Küresel bir imparatorluk kurmak. Biz, diğer ulusları (en büyük şirketlerimizi, hükümetimizi ve bankalarımızı yöneten) şirketokrasiye boyun eğmeye zorlayan koşulları yaratmak üzere, uluslararası finans kuruluşlarını kullanan seçkin bir grubuz ve mafyadaki muadillerimiz gibi, ‘iyilik’ de yaparız: Bunlar genellikle altyapı (elektrik santralleri, otoyollar, limanlar, havaalanları, sanayi siteleri) yatırımları için verilen borçlar şeklindedir. Bu tip borçların bir şartı da tüm projelerin bizim mühendislik ve inşaat firmalarımız tarafından gerçekleştirilmesidir. İşin aslı, paranın çoğu ABD’yi terk etmez bile; sadece Washington’daki bankalardan New York, Houston ya da San Francisco’daki mühendislik ofislerine aktarılır.”


Haliyle borç/faiz döngüsünün henüz ilk aşamasında, sıcak paranın yarıya yakını borç alan ülkenin kasasına girmeden ABD’de kalır. Bunun ardından ikinci aşama gelir, bu aşama da borç veren kuruluşlar, ABD tarafıdan kendi amaçlarını ve hedeflerini desteklemek için birer dış politika aracı olarak kullanılmıştır. Paranın alacaklı tarafa eredeyse anında geri gelmesine rağmen, borçlu ülke hem anaparayı hem de faizini son kuruşuna kadar ödemek zorundadır. Ekonomik tetikçi gerçekten başarılıysa, verilen paranın miktarı o kadar yüksek olur ki, borçlu ülke birkaç sene sonra ödemelerini yapamaz hale gelir. Eğer borçlar ödenemeyecek duruma gelirse Birleşmiş Milletler bu ülkelerle ilgili alacağı kararlarla o ülkenin kaynakları üstünde söz hakkına sahip konuma gelir.


Bu tarz kredilere/yardımlara en iyi örneklerden biri 2. Dünya Savaşı’nın bitmesinden sonra, savaşın geride bıraktığı tahribatı gidermek için ABD tarafından düzenlenmiş olan Marshall Ekonomik Yardım Planı’dır. Söz konusu yardım planı, aslında, 2. Dünya Savaşı’nda kullanılmış, kullanım süresinin dolmasına az kalmış, hasarlı ve ABD’nin artık kullanmadığı silah ve malzemeden ibaretti. Yardımın sadece çok küçük bir bölümü modern ve kullanılmamıştı. ABD’nin 2. Dünya Savaşı’nda kullanmış olduğu ve artık kullanmayacağı askerî teçhizatı Türkiye’ye vermesi de bu planın bir sonucudur. Türkiye’ye verilen askerî malzemenin bakım ve yedek parça giderlerinin Türkiye bütçesinden karşılanması, Türkiye’nin ekonomisinde sıkıntı yaşamasına neden olmuştur. Zira yardım olarak verilen askerî teçhizatın bakım ve yedek parçası için Türkiye bütçesinden yılda yaklaşık 145 milyon dolar ayrılması gerekmiştir. Bu durum, Türkiye’nin 2. Dünya Savaşı sonrasında elinde bulundurduğu döviz stokunun kısa sürede erimesine neden olmuştur. Diğer taraftan verilen silah ve malzemenin mülkiyeti, Temmuz 1947 Antlaşması’nın 4. Maddesi gereği ABD’ye aitti ve ABD’nin onay vermediği durumlarda Türkiye tarafından kullanılması mümkün değildi. Bu madde, ileride, 1964 yılında Kıbrıs’taki olaylar nedeniyle Türkiye Kıbrıs’a askerî müdahalede bulunmak için Amerikan yardımıyla gelen silahları kullanmak istediğinde önem kazanacaktı. Sonuç olarak ABD, Türkiye’nin bu silahları Kıbrıs’ta kullanmasına izin vermemiştir. IMF ve Dünya Bankalarının yardımcı aslında ölüm yardımlarından öteye gidemediği gerçeğini bu örneklerden görüyoruz. Savaşı ve ölümü destekleyen yardımlar.


Borç verenler yani ekonomik tetikçiler, vermiş oldukları borçlarla ya da yapmış oldukları sözde yardımlarla her ne kadar karşısındaki ülkelere yardımcı olduklarını göstermeye çalışsalar da gerçekte durumun bir sömürgecilik için ilk hedef olduğunu açıkça göstermektedir. Öncelikli hedefleri tamamen bir borç krizine sürüklemek ardından ekonomik ve siyasi açıdan kendi egemenlikleri altına almaktır. IMF ve Dünya Bankası ölüm yardımlarını halen devam ettiriyor. Yeri geliyor bunu teknolojik atık olarak yoksul ülkelere yapıyor yeri geliyor daha fazla ölüm getirecek çözüm getirmeyecek savaşları desteklemek için yapıyor.

Yazan: Muhammed KÜL

Kaynak:

John Perkins, Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları, (Çev. Murat Kayı), Ankara: April Yayıncılık, 2011.
Dünya Bankası Veri Bankası
“ABD’nin Türkiye’ye etkisi ve Marshall Planı”

Sosyal medyada paylaş

Muhammed Kül

Ege Üniversitesi İktisat mezunu. 2016'dan bu yana çeşitli platformlarda içerik üreticiliği yapmaktadır. 2019'da Ent Dergi'yi kurdu. Mülteci hakları alanında bağımsız aktivist olarak sivil toplum kuruluşlarıyla uluslararası projeler üretti. İzmir'de bir yatırım şirketinde yatırım uzmanı olarak çalışmaktadır. Ent Dergi'de strateji, planlama, araştırma ve geliştirme üzerine çalışıyor. Sürdürülebilir Yaşam prensibiyle kurulmuş bilgi ekosistemine katkı sağlayan Ent Dergi'nin topluluk programını koordine ediyor.
Published On: Ekim 20th, 2021Categories: Bilim, Ekonomi0 Yorum

Leave A Comment