Yaşamımız boyunca bizden başka hiçbir hayvanın sahip olmadığını düşündüğümüz şey özgürlüktür. Bütün insanlığın sorunu olan bu kavram insanlığın eliyle tüm dünyaya yayılmıştır. İnsanların bu kavramla yavaş yavaş önce nesneleri, sonra hayvanları ve en son da başka insanları esareti altına almasıyla kendini hep özgür hissettiren duygulara “özgürlük” dedik.

Peki, ya gerçekten özgürlük nedir?

Özgürlük kavramını açmanın zor olduğunu düşünebiliriz fakat köleliğin en zıt köşesi olduğunu söylemek özgürlüğü biraz daha iyi anlamamıza yardımcı olabilir. Özgür olmak, bir baskı unsuru tarafından, zaman içinde veya anlık olarak, eylem ve düşüncelerimizi ortaya koyarken yönlendirilmemek, o baskı sonucunda hür irademizin dışına çıkmamaktır; ortaya kendi düşüncemizi veya eylemimizi koymaktır.

Peki, özgür müyüz?

Alman filozof Immanuel Kant, insanlık alanını ikiye ayırıyor: Fenomanel alan ve numanel alan. Fenomanel alan, daha çok dış dünyada yaşadığımız gerçekliklerin olduğu fakat numanel alandan yansıyan parçalar bütünüdür. Numanel alan ise zihnimizin içinde oluşan, bildiğimiz şeyler içinde sınırlı kalan bir alandır. Kant fenomanel alanda özgür olmadığımızı ve özgürlüğün ancak numanel alanda canlanabilecek bir kavram olduğunu belirtir. Özgürlük tanımlanamaz olmaktır, aynı bir tanrı veyahut sonsuzluk gibi. Yaşamımızın içinde anlamsız bir kavga verirken amaçsız amaçlık ile kendimizi özgürleştirmeye çalışırız.

Bir çok insanın kaçtığı bir gerçek vardır ki bu gerçek herhangi bir insanın, canlının veya varlığın bir amacı olmadığıdır. Peşinden koştuğumuz özgürlüğün tadını asla bilemeyeceğiz çünkü onun tadını algılayabilecek sınırlara ya da sınırsızlıklara sahip değiliz. Hayatın acımasız anlamsızlığı çok fazla insana ağır geleceği için onları amaçsız amaçlılık için var ederiz. Bir insan gerçeklerden bu kadar kaçarken nasıl özgür olmayı hayal eder ki? Bu kadar sınırlı bir varlık olup nasıl sınırsız olanı ister?

Bir lanetin üstüne oturup ağlayan varlıklar gibiyiz. Kendimizden bu kadar nefret etmemize rağmen bizi yaratandan onun özelliğini istiyoruz. Özgürlüğün mutluluk getireceğini düşünenler için Freud, yaratılış planında insanın mutluluk gibi bir maksadı olmadığını söylüyor. Gerçekten de kaderimizin içinde özgürlüğün tanımsız ve sadece bir kavramdan ibaret olduğunu düşünüyorum. Bakıldığı zaman birey, doğduğu günden itibaren, hatta doğmadan önce, ailesi ve çevresi tarafından sınırlandırılmış ve geleceği planlanmış bir şekilde dünyaya geliyor. Bu sınırın ötesine geçebilmek zor fakat her sınırın ötesi başka bir sınırın başlangıcı oluyor. Birey toplum tarafından sürekli yeniden yaratılırken onu korkutmamak için özgür olduğunu hissetmesi sağlanıyor. Daha da açmak gerekirse insan, kendisine sınır olan her ne ise onu aştığında başka bir sınır veya engelle karşılaşıyor. Bu yeni sınırlarla karşılaştığı zaman bu durumu ilk başlarda algılayamıyor ve kendisini özgür hissediyor fakat birey önünde sonunda başka bir sınırın veya engelin içinde olduğunu hissedecektir.

Şimdi bir daha soralım: Özgür müyüz? İlkçağ filozoflarından Anaksimandros “Varolmak suçtur, bu suçun cezası yok olmaktır.” diyor. Aslında baktığımız zaman varlığımız her zaman başka bir varlığı tehdit ediyor. Nasıl mı? Herkesin kendi özel sınırları vardır ve bu sınırlar kesişmeye mahkûmdur, bu noktada özgürlükler ihlal edilir bir mücadele doğar. Aslına bunu gündelik yaşam içinde pek çok kez görürüz. Otobüslerde yer kapma kavgaları ya da bankamatiklerde yaşanan sıra kavgaları, insanlar inandırıldıkları ve yeterli gördükleri özgürlük için bile bu alanlarda mücadele etmek zorundalar.

Özgürlüğün bir diğer penceresi de seyahatlerdir. Bu sistem içinde seyahat etmek fazlasıyla onay gerektirmektedir. İnsanların neden hepimizin evi olan dünyada gezebilmek için başka insanlardan veya kurumlardan onay olmaları gerekiyor ki? Bunları yaşadığımız bir dünyada özgürlük kelimesi insanın ağzında çok anlamsız duruyor. Yaşadığımız bu toplumlu dünyada bizler görünmez tasmaları olan insanlarız. Özgürlük, bizler için özel bir anlama sahip olduğunu düşündüğümüz fakat amaçsız amaçlılıktan başka bir şey olmayan bir kavramdır. Marx, dini insanları uyuşturan bir kurum olarak betimlemişti. Ben de günümüzde içinde bulunduğumuz sistemin özgürlüğü insanları uyuşturmak için kullandığını söyleyebilirim.

Yazdığım yazının amacı aslında bir şeyleri değiştirebileceğimize olan inancım değildir, zaten sistem değişse de bizler farklı şeylerle uyutulmaya devam edeceğiz. Sistemin en büyük sorunu insandır. İnsanın varlığı her zaman bir problem olmaya devam edecektir, çözümsüz bir problem. Özgür olmadığımızı hissederek yaşamanın burukluğu ile yazıma son veriyorum.


Üzerimde çok fazla emeği olan ve düşüncelerime bir rehber olan Prof. Dr. Aydın Işık Hocamı rahmetle anıyorum.

Sosyal medyada paylaş

Mert Ateş

İzmir Katip Çelebi Üniversitesi, Sosyoloji bölümü üçüncü sınıf öğrencisi. 25 yaşında. İzmir'de bir köpek ile birlikte yaşıyor.
Published On: Temmuz 10th, 2021Categories: Bilim, Felsefe0 Yorum

Leave A Comment