Sosyal medyada paylaş

Zelda bir süredir yaşadığını duyumsamaya başlamıştı. Sanki bir komadan çıkmıştı ya da uzun bir uykudan uyandırılmıştı bir prenses tarafından öpülerek. O prenses onu öptüğünden beri yaşamın güzelliklerini duyumsayabiliyordu artık. Güneş daha güzel doğuyordu, kuşlar daha ahenkli uçuyordu sanki. Sevginin iyileştirici gücü onu da iyileştirmişti.

Yine onu hayata döndüren o kadınla güzel bir gün geçirdikten sonra Taksim’de buluvermişti kendini yürüye yürüye. Ara sokaklarda özgürce sokağın sesini dinlemişti: bağrışan çocuklar, kaba sesleriyle gülen ve çirkin bakışlarıyla geçenleri süzen orta yaşlı erkekler, motor sesleri, havlayan köpekler, çığlık atan martılar… İstiklal’e çıktığında tramvay sesi bastırıyordu konuşarak yürüyen kalabalığın sesini. Zelda uzun zamandır böylesine keyif alarak ve özgürce yürümemişti İstiklal’de. Neydi onu bu kadar mutlu eden? Neydi ona bu kadar özgür hissettiren? Zelda tüm ihtimalleri gözden geçirse de tek bir ihtimalde takılıp kalıyordu: Aşk. Bu zamana kadar aşkın bu kadar hayata bağlayacağını düşünmezdi, aklının ucundan dahi geçmezdi aşkın yaşam katan kuvveti. Meğer o şarkılar doğruymuş meğer o şairler haklıymış meğer o düşünürlerin bir bildiği varmış. Sonunda hayatın güzelliklerini hissedebildiği için kendini şanslı görüyordu Zelda. “Ne güzel! Aşığım! Bu sokakları bir aşık arşınlıyor!”

Kitabevlerini dolaşırken eli hep şiir kitaplarına gitti o gün, bundan önce de şiir severdi ama nedense intihar etmiş şairlerin kitaplarına uzanırdı eli. Şimdiyse aşkı anlatan şiirleri okumak istiyordu. Girdiği her kitapçıdan birkaç kitap alıp poşetini doldurdu Zelda. Okuma hevesini bile yeniden kazandıran bir aşk yaşıyor olması mümkün müydü sahiden? Eğer varsa bir yaratıcı, bu zamana kadar Zelda’ya çektirdiklerinin özrü olarak bu kadını çıkarmıştı Zelda’nın karşısına belki de. Böyle düşününce her şey daha da anlamlanıyordu.

Zelda, yürüdüğü caddede çevresini izlemekten alıkoyabildiğinde kendini iki yandaki binaların uzunca devam edip bittiği yerde gökyüzünü gördü, güneş batıyor olmalıydı ki gökyüzü turuncuya çalmaya başlamıştı. Amma çok bina var şu İstanbul’da! Zelda daha geniş görebilmek için gökyüzünü yanıp tutuşuyordu. Şişhane’ye doğru inerken sağdaki bir sokağa girdi, hafızası onu yanıltmıyorsa çıktığı yerde gökyüzünü rahatça izleyebilecekti. Şans aşık Zelda’ya yine güldü, sokağı bitirdiğinde sanki bir fırçayla geniş ve turuncu bir iz bırakılan gökyüzü onu kucaklıyordu. Zelda’nın heyecandan gözleri doldu, o kadar uzun zamandır böylesine harika bir gün batımı izlememişti ki hevesle koşmaya başladı. Sanki o koştukça gökyüzü ona daha sıkı sarılıyordu. Gökyüzünü izlemek için çıktığı o büyük alanın sonuna gelmiş demirlerin önünde duruyordu: aşağısı bir yerlere giden bir yol ve yukarısı onu kucaklayan uçsuz bucaksız bir gökyüzü! Zelda’nın aklından o sırada “iyi ki intihar etmemişim” düşüncesi geçti, onlarca kez planladığı o intiharlar gerçekleşseydi Zelda bu aşkı hissedemeden ölmüş olacaktı, bu güzel gün batımını izleyemeden gidecekti! Ah ne yazık olurdu zaman öldürür gibi yaşayıp yeryüzüne veda etmek.  Düşünceler aklından gelip geçerken Zelda dolu gözlerle gökyüzünü izliyordu. Bir süre sonra düşünceler de sokak da sustu. Zelda’nın beyninde çalan şarkı düşüncelerin de sokağın da seslerini öylesine bastırmıştı ki o sırada Zelda’ya biri seslense sağır olduğunu düşünebilirdi. Sonra Zelda beyninde çalan o şarkının sözlerini mırıldanırken buldu kendini: “Aydınlığım, deliyim, rüzgarlıyım!”

Sosyal medyada paylaş

Gizem Karaköçek

Gizem Karaköçek
Hukuk emekçisi. Karanlığı delmek için sesini yükseltmeyi amaç edinmiş biri. Uzun zamandır vejetaryen, yakın zamandan beri vegan. Kendini hiçbir canlıdan üstte konumlamayan, saygıyı ve eşitliği önemseyen düşünce sistemini benimsemiş biri. Güneşe aşık; hayatındaki en güzel anlar gün batımını ve gün doğumunu izlediği anlar. Umudu gerçeğe dönüştürmek en büyük hayali. Gülten Akın’ın da dediği gibi “Bir büyük şehrin kalabalığında, yaşadığını duyuyordu her şeye rağmen”.

Leave A Comment