”Etraf kalabalık. Çok kalabalık. Gürültülü de ayrıca. İnsan ne düşündüğünü ne düşüneceğini unutuyor. Bu da bir düşünce ama daha iyisi lazım bana. Bunlar çok sıradan. Mesela herkes geçirmiştir bunu aklından. 21. yüzyılın ta ayaklarımıza kadar getirdiği makinelere de laf atmak olmaz şimdi. Bu dönemde yaşayan bir insan illa düşünmüştür bunu. Yaşamayanlar da düşünmüştür belki. Olabilir bilim-kurgucular falan ama pek zannetmiyorum. Şu an çay içiyorum, çayın üzerine bir edebiyat kurabilirim veya o sevmediğim örüntü halinde ilerleyen karelerden oluşan, tam ortasında sigaranı basmak için bir artı işareti olan ve siyah olan ve sigaranı nereye koyacağını bilmediğin kül tablasına da nefretimi kusabilirim. Yok yok, bu kül tablalarını seven yoktur ki, bir benim mi nefretimi kusmam kalmıştı.

Garsonlar.

Evet işte bu!

Garsonlar.

Gar-son-lar.

Gaaaar-soooooooonnnnn!

Yaka kartında ne yazıyor onun. Kürşat. Kürşat’ım göz altların şişmiş, efendim sonra omuzların aşağıya düşmüş, masalara bakan gözlerin boş bakmaya başlamış. Bak çayım bitti kaç dakika oldu Kürşat. Her neyse kamburunuz da çıkmış galiba sayın Kürşat Bey. E kısacası Kürşat, yorulmuşsun kardeşim.’’

‘’Sokaklara doğrultalım gözlerimizi Kürşat yine iyisin. Evet yapay kapüşon. Tüylü hem de. Modası geçmedi mi ya bunların? Kırmızı kaban da hiç hoş değil açıkçası. Çın çın çın! Evet yine o ses. Yine o çay kaşığıyla çay bardağına üç kere vurma sesi. Galiba kültürel bir olayı var bu üç kere vurmanı. Bir vuranı duymadım, iki de öyle, dört, beş. Beş çok fantastik gerçi, saygısızlık ayrıca. Uzun bir karıştırma eyleminden sonra yorulan el, bilek ve parmak üçlüsünün karıştırandan bağımsız bir oh çekmesi de olabilir gerçi bu. Neredeydik? Sokaktaydık. Evet bir polis, bekçi de olabilir gerçi bugünlerde bekçilere polis üniforması da giydirdikleri oluyor. Galiba üniforma kıtlığı var emniyetlerde. Ama bu bir polis. Maske kontrolü. Maske takmayanların GBT’sine bakılıyor. Sırf korkutmak olsun işte. Aklı olan durmaz valla, yani ben olsam durmam. Fosforlu sarı yeleği de güneş gibi parlıyor. Karanlıkların üstüne bir güneş gibi doğuyor. Takın maskenizi yoksa yakarım sizi! Zaman kaybı resmen, oraya baktım ve zamanımın yaklaşık bir dakikası uçtu gitti.’’

‘’Betimleme yapalım biraz. Hem de ağaç betimlemesi! Hem de çınar ağacı! Sonbahardan olacak ya da masama düşen yapraklarınızdan Sayın Ulu Çınar, bir sarılık belirtisi seziyorum sizde. Hatta size özel olan o yapraklarınızda bulunan tozumsu tabaka gitmiş, yerine bir kuruluk gelmiş affedersiniz. Ama bu olayda biraz da gecikme seziyorum bakın kış geldi lütfen! Yüz kolunuzun neredeyse kırk dördünün önemli oranda çıplaklığa doğru yol aldığını seziyorum. Yok yok sakın üzülmeyin siz koca ağaçsınız, nereden baksak iki yüz yaşında varsınız. Nisan’da falan geri geliyor onlar biliyorsunuz. Ne? Mevsimler mi değişiyor? Ne? Çoktan mı değişti? E üzülmeyin Haziran’da geri gelirler o zaman, hem bakın hala azıcık da olsa yeşil yapraklar var kollarınızda. Kırk dört hariç tabi. Tepenize de diyecek yok gerçekten. Kaç tane yuva var orada? O güzel gövdeniz… Kaç tane renk barındırıyor ben gözümle seçemiyorum gerçekten. Harikasınız! Biliyor musunuz sizin gövdenizi ellerimde hissetmeyi gerçekten çok seviyorum. Bende ölümsüzlük hissi uyandırıyor. Sanki siz büyülü bir ağaçmışsınız da sizi her ziyarete geldiğimde kafama attığınız yapraklarınızla beni okşuyormuşsunuz gibi hissederim. Çok sevgi dol…’’
‘’Afiyet olsun. Bir tane daha alır mıydınız?’’
‘’Lütfen Kürşat Bey. Kaşık getirmenize de gerek yok.’’

 

GÖRSEL KAYNAK

Sosyal medyada paylaş

Ege Demirkahyalılar

2001 yılında İzmir Karşıyaka’da doğdu. Şu an Eskişehir’de yaşıyor. Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Karşılaştırmalı Edebiyat bölümünde öğrenim görmekte. Kendini kitaplarda ve yazılarında buluyor. Ent Dergi’de Kültür&Sanat kategorisine düzenli olarak yazılar yazıyor.
Published On: Aralık 5th, 2021Categories: Edebiyat, Kültür & Sanat0 Yorum

Leave A Comment