Sosyal medyada paylaş

Birinci Dünya Savaşı İtalya için korkunç bir şekilde geçtiğini gösterdi. İlk başlarda taraf tutmayan fakat Adriyatik Deniz’inin doğudaki kıyılarından kara vaat edilmesinin ardından İtalya milleti, Birleşik Devletler, Büyük Britanya, Fransa ve diğer müttefik kuvvetlere katıldı. Ancak iyimser İtalya savaşa girmeyi kabul etti ve bu savaşın ülke için farklı olumsuz sonuçları olduğunu gördü (Ginsborg, 1990, s. 10). Yaralanmalar 600 binin üstündeydi ve savaşın sonlarına doğru İtalya sınırlarını korumak için savaşıyordu. İtalya ona vaat edilen büyük miktardaki toprakları almak yerine ülkesine sadece Trentino Alto-Adige’yi ve Trieste’yi eklemişti. Savaş sonrası yıllarda İtalya önemli bir düşüş yaşadı. Geniş alana yayılmış bir ekonomik kargaşa ve düzensizlik, işçi sınıfında çalkalanma ve vaat edilen toprağı elde edememenin başarısızlığı üstüne çok büyük hayal kırıklıkları vardı. Yüksek oranda işsizlik ve yüksek enflasyon vardı ve Lire para biriminin değeri sert bir şekilde düşmüştü. Tasarruf yapmak, emekli maaşı ve ücretleri biriktirmek çok az para ediyordu (Ginsborg, 1990, s. 70). Fallaci

Bu gelişmelerin ışığında Birinci Dünya Savaşı, biraz radikalleşen bir deneyim olmuştu çünkü bu deneyim, savaşın sadece üst ve birinci sınıftakilere yaradığını fark eden işçi sınıfının siyasi bilincini arttırmıştı. Sonuç olarak yeni siyasi oluşumlar şekillenmişti. Bunlar içerisinde Benito Mussolini ve diğer sosyalistler tarafından 1919’da başlatılan Fasci di Combatimento (Savaş Faşistleri) vardı. Kıyafetleri nedeniyle “Black Shirts” (Siyah Tişörtler) olarak bilinen Faşistler, savaş, hareket, eylem, makineler ve modernlik fikirlerine vurgu yaptılar. Amaçlarına ulaşmak için terör eylemlerine güvendiler. Savaşı yücelttiler ve aşırıcı İtalyan Milliyetçiliği vaazleri verdiler. Faşist ideolojiye göre sınıf çatışması, hükümetin iş gücünü, ekonomiyi ve işletmeleri kontrol etmesi aracılığıyla düzene sokulmalıydı (Ginsborg, 1990, s. 19). Bu şekilde Faşizm, iş anlaşmazlığını kontrol etmek isteyen iş sahiplerinin çıkarlarının ilgisini çekti. Buna rağmen Faşizm işçilere küçük imtiyazlar vererek onların desteğini de kazandı. Sosyalizmden memnun olmayan köylüler de yükselen bu oluşumu destekledi (Ginsborg, 1990, s. 26). 1921’de Mussolini, ideolojisi muhafazakâr prensiplere dayalı güçlü ve merkezi bir liderliği kapsayan Ulusal Faşist Parti’yi kurdu. İtalyan halkında birçok farklı çıkar gruplarının çıkarlarına hizmet etmesinden ötürü Ulusal Faşist Partisi hızlıca büyüdü. 1925 itibariyle Mussolini İtalya’da şüphesiz en güçlü adam olmuştu. 1930’ların başlarında Faşizm birçok İtalyanın gözünden düşmeye başladıysa da Mussolini 1930’larda gücü elinde tuttu ve 1940’ta İkinci Dünya Savaşında Hitler’e katıldı.

Oriana Fallaci‘nin 29 Haziran 1930’da İtalya’nın Floransa kentinde doğması, Mussoli’nin iktidarına doğru yükselişinin ortalarına denk gelmişti (Arico, 1986, s. 587). Fallaci’nin hem gazeteci hem de roman yazarı olarak ürettikleri, doğumundan önce ve gençliği boyunca İtalya’nın sosyal ve siyasi durumunun hayatında önemli bir etkisi olduğunu gösteriyordu. Onun, çoğu insan tarafından “modern zamanların en büyük siyasi röportajcısı” olarak düşünülen bir bireye dönüşmesi bu koşullardan dolayı gerçekleşmişti.

Fallaci’nin hayatında bir başka büyük etken, Mussolini’nin güç yükselişine karşı olan ve bütün Faşist dönem boyunca karşı olmaya devam eden liberal babasıydı. Oriana’nın 10 yaşına girmesiyle birlikte İtalya İkinci Dünya Savaşı’na dâhil olmuştu. Yer altı dayanışma hareketinde babasına katılarak Nazilerle mücadele etmek için Özgürlük İçin Gönüllü Birliği’nin (the Corps of Volunteers for Freedom) bir üyesi oldu (Levy, 1975, s. 36). Floransa savaş sırasında Nazi tarafından işgal edilince Fallaci’nin babası yakalandı, hapse gönderildi ve canlı olarak salınmadan önce işkence edildi. 14 yaşındayken Oriana İtalya ordusundan şerefli bir tahliye aldı (Arico, 1986, s. 587). Savaş 1945’te bitmişti, Oriana 15 yaşındaydı. Bu olayları böylesine erken bir yaşta yaşamak zor olmasına rağmen babasının liberal direnişi kadar İtalyan Faşizmi ve İkinci Dünya Savaşının da Fallaci’nin üzerinde hayatı boyunca çok önemli etkileri olmuştur.

 

Fallaci 16 yaşında “kelimelerin gücünü keşfetti ve bir yazar olmaya karar verdi” (Levy, 1975, s. 37). Fallaci bunu şöyle tasvir eder: “İlk defa daktilonun başına oturmuştum, damlalar gibi tek tek serpişen ve beyaz bir kağıt üzerinde kalan kelimelere âşık olmuştum. Her damla, dile gelse uçacakmış gibi olmuştu ama kelimeler kağıda döküldüğünde kuvvetleniyordu, iyi de olsalar kötü de olsalar” (Levy, 1975, s. 37). Kariyerine bir İtalyan gazetesinde suç ile ilgili köşede yazan bir gazeteci olarak başladı ancak yetenekleri hızla beğeni topladı ve siyasi şahıslarla röportaj yapması için uluslararası olaylar kadar dünya çapında da görevler aldı (Levy, 1975, s. 39). Mevcut durumda İtalyan dergisi için çalışıyor ama aynı zamanda hem Avrupa’da hem de Güney Amerika’da diğer dergilere de katkıda bulunuyordu (Arico, 1986, s. 587). Onun kelime aşkı ve onların gücünü tam anlamıyla kavraması Fallaci’nin eserlerini okuyan herhangi biri için oldukça barizdir. Onun yazı şekli anlayışlı, karışık ve canlı betimlemelerle doludur.

Röportaj ve yazım şekli kadar güç dengelerine odaklanışı da Fallaci’yi alanındakilerin önüne geçirmiştir. Fallaci’nin güce, gücün kullanımına ve suistimaline odaklanması dünya çapında siyasi görevlilerle yaptığı röportajlarda açıktır. Fallaci, uluslararası siyaset sisteminde baskın olan CIA eski Başkanı William Colby, Pakistan Başbakanı Ali Bhutto ve İranlı Ayotallah Khomeini gibi figürleri odağına alarak onlarla röportaj yapmıştır.

Fallaci’nin en ünlü siyasi röportajlarından bir tanesi, en azından Kuzey Amerikalıların kafasında, ABD eski Dış İşleri Bakanı Henry Kissinger idi.

Fallaci’nin röportajından önce Kissinger hayatı ve kişiliği hakkında basına çok az şey göstermişti (Levy, 1975, s. 38). Ancak sorgulamaları sırasında Fallaci Dış İşleri Bakanı’na bir diplomat olarak yararlandığı  “ünlü” statüsünü açıklamasını sürekli hatırlattı.  Başlangıçta sorudan kaçtı ama Fallaci’nin durmak bilmeyen itişleri sonunda Kissinger teslim oldu. Şöyle söyledi: “Bazen kendimi atıma binmiş, bacaklarım iki yana sarkmış bir şekilde tek başıma karavana liderlik eden bir kovboy olarak görüyorum, vahşi bir batı hikâyesi de diyebilirsin” (Fallaci, 1976, s. 22). Fallaci, Kissinger’ı bu romantik imajını göstermesine ikna ettirerek bu dünya liderinin kendisini nasıl gördüğüne dair tüm dünyaya bir içgörü verdi. Biyografi yazarı Elizabeth Levy’nin vurguladığı gibi “… Kissinger’ın eylemleri dünyamızı etkiliyor. Onun diğer dünya liderlerine nasıl davrandığı, bir şekilde kendisi hakkında ne düşündüğüne bağlı” (1975, s. 39). Kendisini atın üzerindeki bir kovboy figürüne benzeterek Kissinger kendisini uluslararası siyasetin olduğu kadar AB siyasetinin de yönünü belirleyen bir kahraman, etkileyici bir lider olarak gördüğünü gösterdi. Bu röportajın bir sonucu olarak Kissinger daha sonraları aylar boyunca eleştiri aldı. Yıllar sonra bile Kissinger, Fallaci ile olan röportajından hâlâ “basından herhangi biriyle yaptığı en korkunç konuşma” olarak bahsetti (Peer, 1980, s. 90). Fallaci’nin de Kissinger ile olan görüşmesini yaptığı en kötü röportajlardan biri olduğunu düşünmesi ilginçtir.

Fallaci’nin iktidar ilişkilerine odaklanması siyasetçilerle yaptığı röportajlarla sınırlı değil. Ünlülerle yaptığı röportajların içinde Playboy’un önemli adamı Hugh Hefner, İtalyan film direktörü Fredercio Fellini ve aktör Sean Connery gibi isimler vardır. Ünlülerle görüşmesine ek olarak Fallaci iktidar ilişkilerini tartışmak için bariz seçimler olmayan insanlarla da iş yapmıştır. Fallaci’nin komedyen Sammy Davis Jr. ile Kasım 1964 röportajı Fallaci’nin aynı zamanda insanların hayatlarında ezici güçlerle nasıl karşı karşıya kaldıklarıyla ilgilendiğini gösteriyordu. 1996 yılı bakış açısından Sammy Davis Jr. çatışan güçleri tartışmak için bariz bir seçim gibi gözükmeyebilir. Ne de olsa o Broadway’de baş rol oynayan bir şarkıcı, dansçı, aktör ve bir komedyendi. Fallaci yine de onunla 1964 yılında röportaj yaptı, net bir mantığı vardı. Daha ilk sorusunda bütün gerekçelerini özetledi: “Davis Bey evinize doğru gelirken oldukça rahatsız edici bir şey düşündüm. Siz kesinlikle tahta kafalılar ve aptal insanlar kalabalığının nefret ettiği her şeye sahipsiniz: Negro, Yahudi, güzel bir sarışınla evli… gerçekten bu kadar çok ‘günahı’ bir yere toplamayı beceren dünya çapında başka bir ünlü yok.” Ayrıca şunları da ekledi: “Tanrım, bu adam dünyayla savaşmaktan, insanları rahatsız etmekten, kışkırtmaktan ve onlara kafa tutmaktan… kuşkusuz keyif alıyor olmalı…” (Fallaci, 1968, s. 227).

Fallaci’nin usta bir şekilde durumu açıkladığı gibi, Davis her gün baskıcı güçlere göğüs geriyordu. Davis, dünyada çoğu kişinin Yahudi karşıtlığını dile getirdiği bir zamanda Yahudiydi. Irk konularının Amerikan siyaset sahnelerinin ön sıralarında olduğu ve Birleşmiş Milletler bölgelerinin, özellikle güneyin, apaçık ırkçı olduğu dönemlerde siyahiydi. Sivil Haklar Hareketi, ırkçılıkla mücadele etmenin bir yolu olarak Öğrencilerin Şiddetsiz Koordinasyon Komitesi (Student Non-Violent Coordinating Committee) gibi organizasyonlarla barışçıl protestolar yaparak en canlı ve yoğun dönemini yaşıyordu. Tüm bunlara ek olarak Davis kırık burunlu ve yapay gözlü sade bir adamdı,  ancak Davis’le evlenmek ve çocuk sahibi olmak için oyunculuktan vazgeçen güzel, sarışın, beyaz bir kadın olan Mai Britt ile evliydi. Teoride ırksal eşitliği kabul edebilen liberaller için bile ırklar arası evlilik ve iki ırklı çocukları çevreleyen konular, o zamanlarda Amerika’nın herhangi bir bölgesinde kabul görmekten oldukça uzaktaydı. Tek başına bu yönlerden herhangi biri oldukça ağırdı. Buna rağmen Davis siyahi, Yahudi ve beyaz bir kadınla evliydi. Fallaci’nin röportajı böylesine becerikli bir şekilde düzenlemesi, doğru ve yanlış baskın bakış açılarının eşsiz çatışması ve başkaldırısının olmasıydı. Fallaci, röportajı tam da bu baskın doğru ve yanlış anlayışlarının eşsiz çatışma ve başkaldırısı üzerine kurmuştu. Yıllar sonra kitabı The Egotists için Davis ile yaptığı röportajın tanıtımında Fallaci, Sammy Davis Jr ve Mai Britt’in aşk hikâyesinden “bir peri masalı, prenses ile kurbağanın masalı” olarak bahsediyor (1968, s. 226). Ama Fallaci, bu adamın içinde yaşadığı toplumda hissettiği çoğu şeyin adaletsizlik olmasına meydan okuduğu için onun en fazla saygıyı hak ettiğini okuyucuya açık bir şekilde söylüyor.  Fallaci şöyle der: “Dakikalar, saatler geçtikçe durmadan daha az çirkinleşiyordu ta ki neredeyse çirkin olmayana kadar ve daha sonra hiç de çirkin değildi ve sonra neredeyse güzeldi ve en sonunda da güzel…” (1968, s. 226).  Yalnızca Fallaci’nin iç görüsüne sahip biri güzelliğin bir insanın nasıl göründüğü ile ilgili değil, o insanın neyi temsil ettiği ve ne için mücadele ettiğiyle ilgili oluşunu bu kadar muhteşem bir şekilde anlatabilirdi.

İlgi çekilmesi gereken son bölüm ise Fallaci’nin yazım şekli.

Bir araştırmacının tarif ettiğine göre “Onun yaklaşımını farklı kılan şey gazeteciliğe getirdiği bağlılık ve tutku derecesi” (Arico, 1986, s. 587). Onun üslubunu bu kadar eşsiz yapan şey bağlılığı ve tutkusu. Yalnızca röportajın sorularına ve cevaplarına odaklanmaktansa Fallaci okuyucuya düşündüğü, gördüğü, duyduğu ve hissettiği her şeyi söylüyor. Başka bir deyişle okuyucuya röportaj havasını yaşatıyor.  Bunun net bir örneği, Fallaci’nin Yasser Arafat ile olan röportajını tanıtmasında görülüyor.  Fallaci, okuyucuların zihinlerinde Arafat’ı hayal edebilecekleri noktaya kadar onun görünüşüyle ilgili her şeyi kaydediyor. Onun “kalın Arap bıyığı, küçük elleri ve ayaklarıyla uyumlu kısa boyluluğu, şişman bacakları, cüsseli bedeni, kocaman kalçaları ve şişmiş göbeğinin onu oldukça tuhaf gösterdiğinden” bahsediyordu (Fallaci, 1976, s. 123). Ek olarak Fallaci Arafat’ın kafasını ve yüzünü de oldukça detaylı bir şekilde betimliyordu: “… neredeyse hiç yanağı yoktu ve alnı da. Her şey, kırmızı ve dolgun dudaklı geniş bir ağız, agresif bir burun ve seni hipnotize eden iki gözden ibaretti” (Fallaci, 1976, s. 124). Bu detayların temelinde Orta Doğudaki eylemleriyle dünya çapında bilinen bir adam hakkında olup olmadığı tartışılabilir. Ancak, bu detaylı tanımlamayı katarak Fallaci, röportaj ilerledikçe okura gerçekten onunla orada olduğu hissini verir. Bu şekilde okuru Arafat’a daha da yaklaştırır ve onun eylemlerinin dünyayı nasıl etkilediği hakkında okurların ilgisini çeker.

Bu benzersiz üslup, ayrıca Fallaci’nin röportajlarında ve Amerika Uzay Programı’nı (American Space Program) ilgilendiren araştırmasında görülür. 1965’te başlayarak bu programı ilgilendiren en büyük soru olduğunu düşündüğü şeyin üstüne gitme amacıyla araştırmalar ve röportajlar yaptı: “Neden birisi astronotlar, uzay ve ay hakkında bir şeyler bilmek ister?” (Levy, 1975, s. 41).  Sorgularının sonucu, babasına uzunca bir mektup olacak şekilde düzenlenmiş If the Sun Dies (Eğer Güneş Ölürse) kitabındadır. Kitap boyunca Fallaci yazıda kişisel duygular ve izlenimler kullanır. Örneğin bilim-kurgu yazarı Ray Bradbury ile röportaj yapmak için Los Angeles’a gittiğinde Fallaci okura Los Angeles hakkındaki kişisel görüşlerini sunar. Şöyle yazar: “Arabalar dışında hiçbir şey hareket etmiyor, plastik dışında hiçbir şey büyümüyor. Yürüyüşe çıktım ve Los Angeles’ta yürüyen tek benmişim gibi hissettim. Tökezledim ve gerçekte yalnızca plastikten ibaret olduğunu keşfettiğim çimlerin üzerine düştüm.  Bana yardım edecek kimse yok, sadece arabalar. Ve arabaların beni kaldıracak kolları yok… Los Angeles’e vardım, yolculuğumun ilk kısmı geleceğime ve kendime gitmekti” (Levy, 1975, s. 40). Los Angeles’ı kendi perspektifinden tanımlayarak okura kitabın geri kalanını daha derin bir şekilde anlamalarını sağlayacak bir resim çizdi.

Fallaci Amerika Uzay Programı’ndaki araştırmasını yürütürken aynı zamanda bilim insanı Werner Von Braun ile röportaj yapıyordu.  Von Braun, Hitler için bilim insanı olarak çalışan eski bir Nazi askeriydi. İkinci Dünya Savaşı sırasında Londra’yı bombalamak için kullanılan, 3.000’den fazla kişinin ölümüne ve 68 binden fazla insanın yaralanmasına sebep olan V-2 roketlerin icadından sorumluydu.  Savaşın sonlarına doğru o ve diğer bilim insanları Almanya’nın mağlubiyetinin yakın olduğundan emin olduklarında uzay seyahati için de kullanılabilecek olan bombaların mirasını Amerikalılara bırakmaya karar verdiler (Levy, 1975, s. 42). Babasını tutuklayan, işkence eden ve hapse atan Naziler hakkındaki duygularının yanı sıra savaş sırasında Nazilerle savaşan direniş hareketinin bir üyesi olduğu geçmişinin de olması nedeniyle Fallaci Von Braun’a karşı haliyle oldukça tepkiliydi. Röportajı aktarışında bunu kabul ediyor. Ama kasetin yazılı bir kopyası, soruların Von Braun’un Amerikan Uzay Programındaki önemine odaklı olduğunu ve güçlü Nazi karşıtı duygular beslemesine rağmen Von Braun’u adil bir şekilde tanıttığını gösteriyor. Fallaci, onu geçmişine rağmen olumlu özelliklere sahip olan bir adam olarak resmediyor (Levy, 1975, s. 43). Ancak babasına Von Braun hakkında yazarken Fallaci bazı kişisel hislerini yazıya döktüğü röportajında kullanarak bir kez daha eşi benzeri olmayan tarzını sergiliyor. Levy’in yazdığı gibi: “Fakat Fallaci, Von Braun ile röportaj yaptığı sırada devam eden içsel diyaloğu anlatıyordu okuyucuya. Von Braun’un nefesinden limon kokusu alıyordu ve limon kokusunun anısı rahatsız ediciydi. O limon kokusunu daha önce nerede aldığını hatırlayamadı” (1975, s. 44). Pek az gazeteci yazılarına kişisel hislerini dahil etme tekniğini kullanır ve daha azı bir röportaj esnasında kokladıkları şeyi tartışma noktasına kadar getirir. Ama Fallaci bunu yapar ve bu teknik etkilidir çünkü okuyucuyu hem röportaja hem de Fallaci’nin mücadele ettiği soruna çeker: O limon kokusunu daha önce nerede almıştı? Sonunda hatırlar. “Alman askerlerini hatırla, hepsi limon gibi kokan dezenfektan sabunla yıkanırdı. Hepimiz o limon kokusundan iğrenmiştik” der (Levy, 1975, s. 46). Fallaci, hislerini ve kişisel geçmişini röportajın anlatımının çoğuna dahil ederek başından geçen bazı şeyleri okuyucunun deneyimlemesine izin verir. Bu şekilde okuyucunun sadece Amerika Uzay Programının değil aynı zamanda Fallaci’nin kökenleri hakkında daha iyi bir kavrayış ve anlayış kazanmasına izin verir.

Dünyaca ünlü bir gazeteci olmanın yanı sıra Fallaci birkaç kurgu eser de yazmıştır.

Gazeteciliğinde olduğu gibi romanlarında da güç konularının üzerinde durur.  Ancak kitaplar gücü elinde tutan ve bunu baskıcı bir tutumla kullananlara nazaran daha çok güçle baş etmeye ve ona direnmeye odaklanmış gözüküyorlar.   Yerine, Fallaci ezilenlerin bakış açısından yazar. Örneğin Doğmamış Çocuğa Mektup’ ta Fallaci sıradan bir ilişkinin sonucu olarak kendisini hamile bulan bekâr bir kadının bakış açısından yazar. Hikâyenin baş karakteri adamı sevmez, çocuk için onla evlenmeyi de istemez.  Adam kadını kürtaj için cesaretlendirir, o zamanlar kürtaj yasalara aykırı olsa da. Ona bekâr bir anne olarak nasıl damgalanacağını anlatır. Fallaci, böylesine zor seçimlerle karşı karşıya kalmış bekâr bir annenin düşüncelerini ve duygularını yazarak hamile bekâr kadınlar için mevcut seçeneklerin yeterli olmadığı gerçeğini gözler önüne serer. Çocuğu aldırma, evlatlık verme, adabı korumak amacıyla babayla evlenme ya da çocuğu bekar bir anne olarak büyütmeyi seçme. Bunların hepsi hayat boyu sürecek sonuçlar ve damgalar taşıyordu. Fallaci’nin bakış açısından bu birisinin yerine diğerini seçme meselesi değildi.  Bu sadece en iyi yaşayabileceğin bir tanesini seçmekti. Fallaci’nin diğer kurgu eserleri de onun güce olan büyük ilgisini yansıtıyordu. A Man romanı kurgu olmasına rağmen çoğunlukla Fallaci’nin ölmüş sevgilisi Alexandros Panagoulis’e ve onun Yunan direnişinin lideri olarak yaşadığı güç çatışmasına dayalıdır. Fallaci’nin kendisinin tarif ettiği gibi: “Kitap, özgürlük ve gerçekler için tek başına savaşan ve asla pes etmeyen bir kahraman hakkındadır, sonra ölür, öldürülür… ” (Fallaci, 1980, s. 4). Fallaci’nin 1992’de çıkan romanı Inshallah, Lübnan’da olan iç savaşla ilgilidir. Diğer kurgu romanlarında olduğu gibi zulmü sonlandırmaya çalışan gruplar ve bireyler üzerinde durur.

Fallaci hayatına oldukça zor bir vaziyette başlamıştır. Mussolini’nin diktatörlüğü boyunca Faşist İtalya’da büyümenin bir sonucu olarak güce ve bu gücün nasıl kötüye kullanıldığına dair ilgisi büyüdü. Ancak direniş hareketinde babası ve kendisinin eylemleri sebebiyle gücün suiistimaline meydan okunabileceğini ve karşı koyulabileceğini ve hatta üstesinden gelinebileceği algısını da kazandı. Eşsiz sorgulama ve yazma biçeminin yanında Fallaci’nin yazımını ve çoğu insanın ondan modern zamanların en büyük siyasi röportajcısı olarak bahsederek tanıtmasını ciddi ölçüde etkileyen faktörler bunlardır.


Yazar: Giselle Fernandez

Çevirmen: Kübra İşçi

Kaynak: Oriana Fallaci

Sosyal medyada paylaş

Kübra İşçi

Kübra İşçi
GoRiLkÜbRa, iflah olmaz bir kitap alıcısı ve tam bir kitap kurdudur. Sahaflar, yayınevleri, (artık olmasa da) kitap fuarları, çiftçi pazarı, vegan kafe gezmeyi en sevdiği yerlerdir. Sürdürülebilir bir dünya için bilinçli üretim ve tüketimi, iklim eylemini ve plastik düşmanlığını savunur. Takip ettiği konular: Çevre Kirliliği, Doğa Tahribatı, Atıklar, Küresel Isınma, Eşitlik.

Leave A Comment