Sosyal medyada paylaş

2020 yılında ilk kez tamamı kadınlar oluşan bir ekip Nobel Ödülü aldı. Bu yıl Nobel Kimya Ödülü iki kadın bilim insanına verildi. Bayrakları asmayalım mı?

Emmanuelle Charpentier ve Jennifer Doudna, gen biçimlendirme teknolojisindeki çalışmalarıyla Nobel Kimya Ödülünü paylaşan kadınlar oldu.

1968’de Fransa’da Juvisy-sur-Orge’da doğan Charpentier, Paris’teki Pierre ve Marie Curie Üniversitesinde biyokimya, mikrobiyoloji ve genetik okudu. 1992-1995 yılları arasında Institut Pasteur’da yüksek lisans öğrencisiydi, 1993-1995 yılları arasında Pierre ve Marie Curie Üniversitesi’nde üniversite öğretim asistanı olarak çalıştı.

Böylesi başarılı bir bilim kadını olan Charpentier’in adını çok başarılı başka bir bilim kadınından alan bir üniversitede eğitim görüp, öğretim asistanı olarak çalışması yüzümüzde hafif bir tebessüme sebep olmuyor mu?

Elbette tarih boyunca nobel ödülü ilk kez bir kadına verilmiyor. Daha önce de Charpentier’in öğrenim gördüğü okula adını veren Marie Curie iki kez nobel ödülü almış, bu ödülü ilk kez alan kadın ve bu ödülü yaşamı boyunca iki kez alabilen ilk bilim insanı olmuştu.

Kabul etmek gerekir ki; sosyal yaşamda var olma mücadelesi veren kadınlar olarak birbirimizden güç alıyoruz. Bizden önce mücadele vermiş ve bizden sonra dünyaya gelecek tüm kadınlar için mücadeleye devam ediyoruz. Gücümüzü birbirimizden alıyor ve bu yolda el ele yürüyoruz. El ele verdikçe güçleniyoruz, kalabalık oluyoruz.

Röportajdan Kesitler

Chapentier, ödülü paylaşan ilk iki kadın bilim insanı olmaları konusunda yaptığı röportajlarda “Umarım bu genç kızların bilim yoluna girişlerinde pozitif bir mesaj olur ve bilim yapan kadınların da araştırma alanlarında etkileri olabileceğini gösterebilir” dedi.

Doudna, National Geographic’e verdiği röportajda “Bugün genç kadınlara ne tavsiye edersiniz?” sorusuna ; “İlk olarak: kendinize ait bir odaya girin. Bir adam bunu pişmanlık duymadan yapardı. Onlara söyleyebileceğim bir diğer şey ise hayat arkadaşlarını akıllıca seçmeleri, hayatta sizi destekleyen bir partnere sahip olmak – çocuklarla ilgili kararlarda, kariyerlerle, yaşam tarzıyla ilgili – kadınların tam potansiyeline ulaşmasını sağlamada uzun bir yol kat ettirir“ şeklinde cevap verdi.

Douduna yine aynı röportajda “Önümüzdeki 10 yıl içinde kadınlar için olması gereken en önemli değişiklik nedir sizce?” sorusuna; “Hmm, ne derdim? Daha iyi çocuk bakımı veya eşit işe eşit ücrete daha fazla erişim gibi bunun birçok klişe yanıtı var. Bence iş hayatının tüm sektörlerinde hoş karşılandıklarını düşünen kadınlar olması başta geliyor. Buna iş dünyasında, yönetim kurulu odalarında ve şirketlerdeki liderlik rollerinde olduğu kadar akademik alanda da, kendi çalışma alanım dahil. Kadınların bu en yüksek liderlik düzeylerine dahil edilmesine ihtiyaç var olmaya devam ediyor. Çünkü şu anda insanların büyük bir bölümünü etkin hissetmediklerinden veya katkıda bulunmaktan memnuniyet duymadıklarından dışlıyoruz. Büyük bir devlet üniversitesinde akademik danışman olarak denetlediğim kadınlar arasında yeteneklerinden şüphe eden kadınları sıklıkla görüyorum. Kültürel bir şey mi bilmiyorum.” şeklinde cevap verdi.

Erkek Egemen Toplumda Kadın

Geleneksel toplumsal cinsiyet algısında erkeklik daima güçle tanımlanmıştır. Güç kavramı genellikle fiziksel güç olmakla birlikte para veya saygınlık anlamında da güçlü olmayı ifade etmektedir. İşte bu yüzden sayısı ve görünürlüğü gün geçtikçe artan güçlü kadınlar, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin kırılmasında bir balyoz, çekiç görevi görüyor.

Birçok gelişmiş ülkenin yasalarında ve uluslararası belgelerde cinsiyet ayrımı yapılmaksızın kadın erkek tüm çalışanlara çalışma hayatının tüm alanlarında fırsat eşitliği sunan hükümlerine rağmen, kadınlar iş hayatında açıkça ifade edilmeyen, görünmez engellere maruz kalıyor. Bu resmi olmayan engelleri iş hayatında “Cam tavan Sendromu” olarak tanımlıyorlar.

Cam tavan sendromunun sebepleri ile ilgili pek çok teori mecvut. Teorilerin bazılarında kadınların kendilerini bu konumlara ait hissetmemesi, yüksek konumları kendileri için ulaşılmaz bulması da yer alıyor.

Bilim insanı Jennifer Doudna’nın röportajında alıntı yaptığı kitabın bir başka sayfasında yer alan “Özgüvenimiz olmadan beşikteki bebeklerden farkımız yoktur.“ ifadesi anlatmak istediklerimi en kısa hali ile ifade ediyor.

Egemen toplumsal algıda erkekliğin ve kadınlığın sınırları keskin bir biçimde çizilmiş durumda. Bu sınırlar kapsamında kadın ve erkeğin yapıp edecekleri, uğraşları, meslekleri ve ait olduğu düşünülen alanlar da ayrıştırılmış. Bu ayrımın en önemlilerinden ve kadın ve erkeğin hayatını önemli bir biçimde etkileyen olgu cinsiyete dayalı iş bölümü olarak karşımıza çıkıyor.

Erkek egemen sektörlerdeki başarılı kadınlar hepimiz için zafer bayrağını taşıyor, tüm kadınlara adına mücadele ediyor. İş bölümü sınır çizgilerini bulanıklaştırarak adeta “alışın her yerdeyiz” diyor. Bilim dünyasında böylesi büyük ve değişime yol açan çalışmanın tüm insanlığı ileriye götürdüğü açıklıkla ortada. Ancak bu başarılı iki kadına genç kadınlara ilham oldukları için de ayrıca teşekkür ediyorum. Yazımı Virginia Woolf’un sözleri ile sonlandırmak istiyorum.

“Çünkü kadınlar milyonlarca yıl boyunca evlerin içinde oturdu, şimdi ise bu duvarlar onların yaratıcı güçleri tarafından delinmiştir.”

Kaynak:

wikipedia

bbc.com

nationalgeographic.com

Görsel:

pinterest.com

Sosyal medyada paylaş

About the Author: Güleycan Söner

Güleycan Söner
1996 doğumlu. Özyeğin Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu. İnsan hakları üzerine okumayı, yazmayı sever. İstanbulda yaşıyor. Her canlının yaşam hakkına saygılı bir hayat sürmeye çabalıyor.
Categories: Kadın1 Comment

One Comment

  1. Avatar
    Busra 29 Ocak 2021 at 1:47 pm - Reply

    Çok güzel bir yazıydı yazan kişiye teşekkürler 🙂

Leave A Comment