Günlük yaşamın getirdiği koşuşturma ve hızlı olma gereksinimi çoğu kez zorlayıcı soruları sormamızı engeller. Kimimiz bu soruları belki yastığa kafayı koyduğu anda, kimimiz belki bir sarhoşluk anında sorarak kendi iç çatışmalarına hem ses olur hem de kulak verir.
M.Ö 7. yüzyılda İyonya uygarlığındaki yaşam pek de koşuşturma gerektiren bir yaşam değildi. Bu yüzden bugün oradan çıkan sorgulamaları felsefe olarak kabul ediyoruz ve bu İyonyalı insanların sordukları sorular o kadar temel ki, bu kadar temel olmaları onları hala çözülemez yapıyor sanırım. Bu sorulardan birini ele almak istiyorum: Yaşamın değeri nedir? Evet, hepimizin kendince bir tanımını bulduğu, insana ait ve insan dışı bir şeyler biçtiği bir soru bu. Gerçekten, her sabah yataktan kalkıp belli işleri yoluna koyma çabasıyla 60 – 70 yıl geçirip bir gün ölecek olmayı değerli kılan nedir? Çoğu zaman ana problemlerimizin altında yatan sorunun bu ölüm ve değer ikilisi olduğunu düşünüyorum. Özellikle şu an yaşama bakıldığı zaman, her gün futbol skorları gibi ölümü hatırladığımız günlerde okullardan ödevlerin verilmesi, işe gitmek ister istemez felsefenin bu ‘’değerli’’ sorusunu akıllara getiriyor.
Değer, kelime anlamıyla birçok anlama sahip olsa da bizim ilgileneceğimiz anlamı ‘’kıymet’’ kısmı. İnsanın değeri üzerine çok farklı yaklaşımlar tarih boyunca üretilmiştir; dinler ‘’Tanrı sizi kendisinden yarattı.’’ söylemiyle kimileri insan varlığını biricikliğiyle ve biyoloji ise bu biricikliği gensel temellere dayandırarak bir el almıştır bu konuyu. İslamiyet insanı değerini özgür iradesine bağlamıştır bir nevi. İnsanın iyi – kötü ikileminde seçeceği tarafa göre insan bir değer kazanır çünkü Allah yarattığı kullarını bir teste tabi tutarak onları sürekli gözler, değeri belirlediği gibi bu test kişilerin ahlaki eylemlerinin temeli oluşturur. Buradan çıkarılacak yegâne sonuç; aslında insanı değerli kılan insanın kendisi değil, Tanrı varlığının sürdürülmesidir. Eğer Tanrı yoksa bir sınav da yoktur, sınav yoksa kişiyi yolda tutacak bir sopa yoktur ve kişiyi hayvandan ayıran bir özgür irade de gereksizdir; bu yüzden insan değersizdir. Dinlerin ‘’insanı insan olduğu için değerli yapan şey ne?’’ sorusu cevapsız kalınca insanların cevabı Rönesans döneminde Hümanizm olarak kendini göstermiştir. Hümanizm ise, dinin değil; insan değerlerinin merkeze alınarak insanın yüceltilmesi kavramı olarak belki bir cevap olarak görünse de aslında insanın insan olma durumunun değerine bir cevap getirememiştir. Peki ya insanın biricikliği? Evet insan karmaşık bir varlıktı ve bu kadar karmaşık ise değerli olmalıydı? Bunun için bir Tanrı eline ihtiyacı yoktu. Aslında insan aklıyla da kendi değerini kendisi yaratabilirdi çünkü bu kadar derin ve karmaşık düşünebiliyordu.
Hatta biyoloji bu soruyu sorduğu ilk zamanlarda bu karmaşıklığı, biricikliği destekleyen söylemlerin peşinden gitmiş, hayvanlar zincirinin en başına oturmamızda bunun büyük katkısı olduğunu söylemiştir çünkü evrim sürecinde el ve göz koordinasyonu, iş birliği gibi konularda anlaşılması belki de en güç ilişkileri kuruyoruz ve haliyle bu bizi değerli yapmalı? Peki bu bizi değerli yapar mı? Bu sefer de yaratılan bu karmaşıklık ve biriciklik insanı değerli yaptığı gibi hiyerarşik bir anlayışla hayatın merkezine koyuyor. İnsan türünü besin zincirinin en yukarısına koyan bu bakış, türcülüğün asıl ana temellerinden birisi. Bu yüzden yine insana dair değerimiz kalıcı bir temele sahip olamadan çöküveriyor üzerimize. Bir süre sonra Charles Darwin evrimin karmaşık olandan yana değil de uyum sağlayabildiğinden bahsettiği zaman bu sefer de insanın ‘’en iyi uyum sağlayabilen’’ canlı olarak gündeme gelmesine ise bir davranışın dezavantaj mı avantaj mı olacağı asla bilinemez sorunu eşlik ediyor. Bugün insanların uzun boylu olması ısının vücutta iyi dağılmasına sebep olsa da gözlerimizin karanlıkta göremiyor olması yapay ışıkların icadını doğurmuştur. Sandığımız kadar uyum sağlayabilseydik bu kadar araç – gereç yapamazdık. Bir dakika? Araç – gereç mi? Peki inşan geliştirdiği bu araç – gereçleri kullanabildiği için biricik sayılamaz mı? Hayvanlar aleminde çekiç veya bir keski ile işini görebilen hayvanların olmaması insanın belki biricikliğine dair başka bir kanıttır. Arnold Gelhen, insana dair bakış açısını buradan geliştirmektedir; ona göre ‘’insanın özelleşmiş bir organı bulunmamaktadır, insan çevresini özelleştirerek organı gibi kullanmaktadır.1’’
Bu yaklaşım da insanın değeri oluşturduğu araç ve gereçlerin yaşamı sürdürmesine ve bunun da kültürü oluşturup insana değer vereceği yönünde yorumlanabilir. Fakat buradan da ‘’araç – gereç yapamayan insanlar ne olacak peki?’’ sorusu çıktığında ise yine bir çıkmaza girdiğimizi görebiliriz.

Peki şimdi bizim değerimiz ne?

Açıkçası bence bir değerimiz yok. İnsan bin yıldır yaşadığı dünya üzerinde kendine dair bir yol, değer, bir anlam bulmaya çalıştı. Stoacılara -hayatı daha dertsiz tasasız yaşamaya çalışan bir takım insan diyelim- onlara göre bu aklın ve mantığın peşinden koşmaktı; Epikürosçulara göre ise bu mutluluğun peşinden koşmaktı. Kuçuradi, insanın değerini hareketlerinin belirlediğine dair bir felsefe kurmuştu fakat yine baktığımızda kendimizi değerli görme yollarımızın hepsi yine insandan çıkma insan yapımı beşerî şeyler ve beşerî şeylerin temelleri her gün ama her gün sarsılmaya, yıkılmaya hazırdır. Bugün bile ekranlarda çok önem atfettiğimiz insan yaşamı sadece 1000 – 1000 diye yok olmakta, başka günlerde ise haberlerde okuyamadığımız bir sürü hayat güya ‘’değerli’’ olması gereken hayat yitip gitmekte. Değer, dış bir güç tarafından verilmeli mi? İnsan yeterince kendine sağlayamaz mı bunu? Sağlayabilir ama bu yaptığımız binanın güçlü bir depremde yıkılacağı gerçeğini değiştirmez. Bana kalırsa değerimizin olmamasını kendimizi bir şeylerin merkezine koymamak olarak okumlamak ve bunun ışığında türcülük veya bencillik yapmadan yaşayabilmek biraz da olsa enkazdan sağ kurtulma şansımızı arttıracaktır. ”Benimkiler yıkılmaz.” diye düşünenler ise umarım ‘’sesimi duyan var mı?’’ feryadının alıcısı olmazsınız.

Kaynakça:

1) Felsefelogos Dergisi 71, (Nisan 2018): 213

Sosyal medyada paylaş

Heval Ulas Turan

‘’Bütün suçları işlemiş olmak - baba olmak suçu dışında’’. Mustafa Kemal Üniversitesinde İngiliz Dili ve Edebiyatı okuyor, okul sebebiyle Hatay’da yaşıyor ve hayattan zevk almıyor. Hayata dair bir amacı yok sadece zaman öldürmeyi sever ve bu suçu işlemekten büyük keyif alır. Suç ortakları ise Felsefe, sosyoloji, distopik kurgu, siberpunk gibi alanlarda okuma yapmak, filmler, diziler ve animeler izlemek (önerilere açığım), satranç oynamak, puzzle yapmak ve evde oturup sosyal medyaya bakmaktır anlayacağınız atacak kurşunu boldur. Radikal dürüsttür (yemeğinize çok kötü olmuş diyebilir) ve Antinatalistimdir (bebeklerinize altın takmaz). En büyük zaafı insandır, insana dair ve insana ait ne varsa gözlemlemeyi ve notlar tutmayı sever.
Published On: Nisan 24th, 2020Categories: Felsefe, Kültür & Sanat0 Yorum

Leave A Comment