Aylardır içinde bulunduğumuz şu süreçte, dört duvar arasında geçen günler nasıl da zor gelmeye başladı değil mi? Bir ağaç, bir su, bir toprak temasımız olsun, temiz bir hava çekelim şöyle ciğerlerimize, uzun uzun yürüyelim, koşalım, yüzelim… Ne güzel olurdu değil mi? Evlerinizde, özgürlüğün verdiği mutluluk hissini özlerken kendinize hiç şu soruyu sordunuz mu: Ya hayatımız boyunca bu duvarlar arasında yaşamak zorunda kalsaydık? Hele ki özgürlüğü bir kere olsun tatmış olup sonra birden ondan mahrum bırakılsaydık? Peki; kolay kolay taviz veremeyeceğimiz, sahip olduğumuz en güzel haklardan biriyken özgürlük, ne hakla başka canlıların özgürlüğünü ellerinden aldığımızı da sordunuz mu hiç kendinize?

İnsanlar olarak hâkimiyet kurma iç güdüsü en bastırılamaz duygularımız arasında yer alıyor. Gücü hissettiğimiz anda, karşımızda ister kendi türümüzden ister başka bir türden varlık bulunsun, fark etmeksizin kontrol etme arzusuyla dolup taşıyoruz. Nitekim bu iktidar hırsı doğal hayat karşısında öyle güçlenmiş durumda ki, insanlık kendini doğanın, ekosistemin tek hakimi olarak görmekten alıkoyamıyor. Bu başka türleri yönetme isteğinin en somut örneğini de hayvanat bahçeleri ve akvaryumlar adı verilen aslında hapishanelerden farksız olan yerlerde görüyoruz.

“Kendi Türümüz”

Milattan önce, Çin imparatorluğunda “koleksiyon” amacıyla insan dışı başka canlıların sergilenmesiyle başlayan bu düzen, M.S. 1800’lü yıllarda “human zoo” adı altında insanların sergilenmesi ile devam ederek hakimiyet hırsının ne kadar da sınır tanımaz olabileceğini göstermiştir. En büyüğü olarak bilinen Paris Human Zoo 1900’lü yılların ortalarına kadar varlığını sürdürmüş, toplam 34 milyon kişi tarafından ziyaret edilmiştir. Günümüz modern dünyasında “kendi türümüzün” parmaklıklar arkasında sergilenmesi fikri ne kadar da tüyler ürpertici geliyor değil mi? Peki bizler kadar acı çekebilen, çeşitli duygulara ve kendi biyolojik yapısına göre bir zekâya sahip “başka bir türün” sergilenmesine niçin hala göz yumuyoruz? Kısaca niye hala türcülüğü sürdürüyoruz?

Bu sorular gündeme geldiğinde birçok kişi tarafından verilen ilk yanıt şu oluyor: Çocuklar, hayvanat bahçeleri ve akvaryumlar sayesinde vahşi yaşamı tanıyor. Bir çocuğun, televizyonda “ormanlar kralı” olarak izlediği aslanı, dört duvar arasında stresten kendini ısırırken izlemesinin ne çocuğa ne de eğitim öğretime bir katkısı vardır. Yaşaması gereken yer kutuplar olan bir canlıyı, yazın 40 dereceyi gören bir şehirde alışveriş merkezinde sergilemek bir işkencedir ve bizler vahşi yaşamı öğrensin kaygısıyla çocuklarımızı işkenceye tanık ediyoruz.

Teknoloji çağında yaşadığımızı düşünecek olursak; televizyonlarda, internette ve daha ulaşılabilecek birçok alanda belgeseller, eğitici programlar söz konusu iken, aslında suçsuz canlıların parmaklıklar arkasında hapsedilmesine dayanan bu kültürün derhal sona ermesi gerekmektedir. Artık hayvan refahı kavramı insan temelinden ayrı olarak değerlendirilmeli, “insanlar için var olma” zihniyetinden uzaklaştırılmalıdır.

Bu kültürün devam etmesini savunan bir diğer görüş ise, buralarda hayvan türlerinin neslinin korunduğunu iddia etmektedir. Ancak günümüz hayvanat bahçeleri ve akvaryumlarında minimal alanlarda, doğal koşullarından fazlasıyla uzakta üremeye zorlanan hayvanlar gördükleri baskı altında ne kendi sağlıklarını ne de yavrularının sağlıklarını koruyabilecek koşullara sahiptir. Yakın bir zamanda korona virüsü sebebiyle ziyaretçilerin azalması sonucu stresten uzaklaşan pandaların 10 yıl sonra ilk defa çiftleşmesi haberi de bu duruma en güzel örnektir. Nitekim özellikle turizm gelirine dayalı yürütülen bu yerlerde, bir canlının neslinin devamından çok ekonomik kaygılarla hareket edildiğini anlamak zor değildir. Özellikle, ne yazık ki “ihtiyaç fazlası” olarak nitelendirilen bazı türlerin zamanla ciddi miktarlar karşılığı satılması, üremenin sadece “nesil tükenmesi” kaygısıyla desteklenmediğini de ortaya koymaktadır. Gerçek bir nesil tükenmesi kaygısıyla hareket edildiğinden ancak; hayvanların duvarlar arasında çiftleşmeye zorlanarak çoğaltılması için para harcanmasından çok doğal ortamlarında üreyebilmeleri için ekosistemin korunması konusunda harcamalar yapılması halinde söz edilebilecektir.

Türkiye’de Hayvanat Bahçeleri

Ülkemizde yasalara dayalı olarak hayvan özgürlüğünün kısıtlandığı bir durum olan hayvanat bahçeleri ne yazık ki 21. yüzyılda da halen sorun olmaya devam etmektedir. Nitekim günümüzde 41 adet hayvanat bahçesinde, ortalama 23.000 hayvanın suçsuz olmalarına rağmen hapis hayatı yaşadıkları HAYTAP tarafından tespit edilmiştir.

Konuyla ilgili mevzuata bakacak olursak; 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu madde 22’de; “işletme sahipleri ve belediyeler hayvanat bahçelerini, doğal yaşama ortamına en uygun şekilde tanzim etmekle ve ettirmekle yükümlüdürler.” ifadelerine yer verilmiş, aynı kanunun 28/n bendinde ise “22 nci maddeye uymayanlara, hayvanat bahçelerinde kötü şartlarda barındırdıkları hayvan başına yedi yüz Türk Lirası idarî para cezası” şeklinde yaptırım öngörülmüştür. Yine Hayvanat Bahçelerinin Kuruluşu İle Çalışma Usul Ve Esasları Hakkında Yönetmelik’in 25. Maddesinde yasaklar sayılmış olup yaptırım için yukarıda belirtilen 28/n bendine atıf yapılmıştır. Zararın boyutları ve mağdurlar göz önünde bulundurulacak olursa “hayvan başına 700,00-TL” gibi bir ifade ile adeta geçiştirilmiş olan bu yaptırım son derece yetersiz kalmaktadır.

Hukuki anlamda ülkemizce de örnek alınması gereken bir karar 2016 yılında Arjantin’de verilmiştir: Hayvanat bahçesinde beton bir kafeste ve olumsuz yaşam koşulları içinde yıllardır yaşayan şempanzenin burada zorla tutulamayacağına ve serbest bırakılmasına karar veren mahkeme Cecilia’nın cansız bir nesne olmadığına ve ‘insan olmayan kişi’ haklarına sahip olduğuna hükmetmiştir.

Mauricio, Los Andes gazetesine yaptığı açıklamada, “Bu hakkın ne olduğunu soracak olursanız, Medeni Kanun’la güvence altına alınmış haklar değil ancak canlı türlerinin kendilerine özgü gelişme ve doğal habitatlarında yaşama hakları” demiştir. Bu kararın üzerinden 4 yıl geçmiş olmasına rağmen biz halen yasalara dayalı olarak hayvanların özgürlüğünü kısıtlamaya devam ediyor, yasalara aykırılık durumunda ise 700,00-TL gibi bir miktar ile hayvanların özgürlüğüne değer biçiyoruz.

Müebbetlik birer hapishane olan hayvanat bahçeleri ve akvaryumları, hiçbir yaptırım uygulanmaksızın turizm geliri iddiasıyla kapatmaktan ne yazık ki hâlâ kaçınılmaktadır. Açıkça neden oldukları hak ihlaline rağmen adeta dokunulmaz olmaları, günümüz yasalarının yaptırım ve denetim eksikliğinden kaynaklanmaktadır. Yeni açılacak olanların engellenmesi ve mevcut var olan yerlerdeki hayvanların rehabilitasyonu sağlanarak doğal ortamlarına bırakılmaları sağlanması gerekirken, tutsaklığı “korumak”, eğlenceyi ise “eğitim” olarak nitelendiren bu sektörün devamına ısrarla göz yumulmaktadır.

Hazır hâlâ evde kal çağrısı yapılırken kendimize bir de şu soruyu sormalıyız: Parmaklıklar arkasında bize seslerini duyuramayan bu canlıların doğal ortamlarını iyileştirmek yerine, dört gün kendi evimizde kalmaya dayanamayan bizler; onları hayatları boyunca duvarlar, teller arasına hapsederek bizim hükümranlığımız altında mutlu bir şekilde nesillerini devam ettireceklerine inanmaya daha ne kadar devam edeceğiz?

Sosyal medyada paylaş

Tuğçe Berber

Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olup İzmir’de kurucusu olduğu Lotus Hukuk Bürosu’nda avukatlık mesleğini sürdürmektedir. Çocukluğundan gelen hayvan sevgisi “Türk Hukuk Sisteminde Hayvan Hakları ve Uluslararası Hukukun Hayvan Hakları Mevzuatına Etkisi” isimli tez yazısından sonra hayvan hakları aktivistliğine evrilmiştir. Vegan ve sürdürülebilir bir yaşam mücadelesiyle birlikte, türlerin eşitliği için de hak temelli mücadelesine gerek mesleki gerek sosyal alanda devam etmektedir. Hayvanlara Adalet Derneği, Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği, İzmir Barosu Hayvan Hakları Komisyonu üyesi olarak çeşitli sosyal projelere destek vermektedir. Sokaktayken bütün hayvanların, evdeyse bir kedi annesidir. Adalet mücadelesinin karanlık dünyasına renk katmak için yoga ve müzik alanlarıyla da ilgilenmektedir.
Published On: Temmuz 6th, 2020Categories: Yaşam0 Yorum

Leave A Comment