Sosyal medyada paylaş

Denizde stajımı 1983-Danimarka yapımı yorgun bir genel kargo gemisinde yapmaya başladım. Aslında meslek öncesi mesleğe dair pratikte tecrübeler kazanmamı sağlaması gereken stajın ve akabinde mesleğe yeni atılma hevesinde olan stajyerlerin meslek sevgisinin işverenler tarafından şırıngayla çekildiği bir hale gelmesinden, hepimizin ses çıkarmaktan imtina ettiği klasikleşmiş bir emek sömürüsü haline nasıl dönüştürüldüğünden ve aslında bilim-sanat üretmesi gereken öğrencilerin, burjuvanın proleterleştirme pençesi altında nasıl yedek işçi sınıfına katıldıklarından bahsetmeyeceğim. Ben onun yerine gittiğim bir limanda gördüğüm olayları ve karşılığında ne hissettiğimi anlatmayı yeğleyeceğim.

Limanlar genellikle romantik şiirlere, şarkılara ya da bol şiddet içerikli aksiyon filmlerine konu oluşturur. Örneğin hepimiz en az bir kez polisiye filmlerinde malını kaçırmaya çalışan uyuşturucu baronlarının polislerle çatışmasını izlemişizdir. Bir de genellikle çapa dövmeli denizcilerin aşk peşinde koştuğu yer olarak bilinir limanlar. Peki, bu edayla bilinen limanların perde arkasını ne kadar biliyoruz acaba? Daha doğrusu limanların soğuk yüzü ne kadar yansıtılıyor bize?

Anlatacağım hikaye 1900’lerin başlarında Boston Liman’ında hamallık yapmak için sırada bekleyen İrlanda’lı göçmenlerin değil 2020’de Akdeniz’de, İskenderun Limanı’nda bulunan işçilerin hikayesi… Limanda boş bir iskeleye çelik rulo yüklemek için yanaşmak üzereydik. Uzaktan iskeleye bakınca ilk göze çarpan etrafa genişçe yayılmış ve yükseldikçe yükselen kızılımsı bir toz bulutuydu. Devasa vinçlerin kolları bir aşağı bir yukarı hiç durmadan ve yorulmadan hareket ediyordu. Hareket ederken bir de sinir bozucu sesler çıkarıyorlardı. İskeleye yaklaştıkça etrafta sürekli bir o yana bir bu yana koşuşturan tulumlu insanları fark ettim. Canavarlara benzeyen vinçlerin yanında adeta yok gibiler. İskeleye yanaştıktan sonra hemen hızlıca tulumlu insanlardan altı tanesi geminin yanına geldi. Ardından cıyaklama sesini beraberinde getirerek, göğü yararcasına bir gürültüyle ağır ağır gemiye doğru geliyordu vincin bir tanesi.

Hemen gemi yüklenmeye başlandı. Ne de olsa burjuva için zaman eşittir para! Yükleme esnasında benim görevim ise rıhtıma gelen ruloların sıcaklığını ölçmek, uygun sıcaklıkta olanları gemiye göndermek, sıcak olanları ise bekletip soğumalarını sağlamak. Yanımda iskelede çalışan iki işçi bulunuyor. Bu işçiler, tırlarla gelen soğuk ruloları alıp gemiye yüklemek için bekleyen vincin; insanı karşısında küçük ve aciz hissettiren devasa kancasındaki ağır zincirinin bir ucunu rulodan geçirip tekrar kancaya takma işini yapıyorlardı. İzlerken bile yoruluyor insan. Dikkatimi çeken ise çalışan işçilerin çok genç olmalarıydı. Omuzları çökmüş, göz kapakları uykusuzluktan ağırlaşmıştı. Tulumları pas içerisinde ama bildiğimiz gerçek pas bu; bizden önce demir hurdası getiren gemilerin tahliyesinde çalışmışlardı ve demir hurdanın tüm tozu, kiri, pası ciğerlerine kadar işlemişti.

Bu rulolar gemilere yüklenmek için genellikle sıcak geldiğinden dolayı soğumalarını beklemek zorunda kalıyorsunuz. Benim açımdan bunun yararı bu sayede limanda çalışan işçilerle sohbet edebilme imkanı yaratıyorsunuz. Yusuf ve Oğuz’du isimleri. Yusuf’un ailesi 90’li yıllarda zorunlu olarak köylerinden göçe zorlanmış. Şırnak’tan ilk önce Malatya’ya ardından da İskenderun’a göç etmişler. Annesi, babası ve diğer kardeşleri ise mevsimine göre iş bulurlarsa tarlalarda çalışıyorlarmış. Maddi sıkıntılardan dolayı lisede okulu bırakmak zorunda kalmış. Oğuz ise üniversite mezunu ve atanamayan bir öğretmen. Öğrencilerine bildiklerini aktarması gerekirken gelin görün ki karın tokluğuna, ucu ucuna yeten asgari ücretle limanda işçi olarak çalışıyor.

Bulunduğumuz limanda yaklaşık 350 işçi vardiyalı 24 saat çalışıyormuş. Kim bilir bu 350 işçinin nasıl hikayeleri, umutları ve ulaşamayacaklarını bildikleri arzuları vardır. Anlattıklarına göre işçiler, ek mesailer yapmalarına rağmen maaşlarında hiç bir değişiklik olmuyormuş. Sebebi ise bir yıl önce patronları limana yeni vinçler almış ve aldıkları maaştan şikayet eden işçilere verdikleri cevap “‘vinçlerin’ borcu bitsin zam yapacağız” olmuş.. 6 ayda toplam borcun 5 katı ciro yapmışlar ama işçi maaşı hala ‘ASGARİ’.

İşçi arkadaşlara meslekte yeni bitme bir stajyer tavsiyesi olarak “patronlar emeğinizi lüks içinde yiyip devleşeceğine, siz patronları yiyin” diyebildim ancak. Yorgun ama içtenlikle gülümsediler.

Burjuva iktidarının desteğiyle sistemli sömürü ve sömürüye açık hale getirilmiş halk yığınları, hayatın her alanında olduğu gibi ‘limanlarda’ da sömürülüp insanca yaşam hakları gasp ediliyor. Sömürüyü gördü mü titremeli insan hem de her türlüsüne karşı. “Dünyanın neresinde olursa olsun, haksız yere birisinin suratına atılan tokadı kendi yüzünde hissetmeyen kişinin insanlığından şüphe ederim” demişti değil mi yoldaş Che! Zamanında köle sahipleri kölelere, patrisyenler pleplere, senyörler serflere, krallar halka ve lonca ustaları kalfalara atmıştı tokadı. Şu an, burjuva proletaryaya ve beraberinde yaşama, doğaya, hayvana, kadına, tüm insanlığa atmaktadır.

Böyle gelmiş ancak bu böyle gidemez diyerek tam olarak işte bu düzene karşı durmalıyız; halaya durur gibi. Herkes omuz omuza ve kimsenin yere düşmeyeceği bir dayanışma içerisinde.


Görsel: Larsen Meydanı’nda Göçmenler. Edvard Petersen, Public Domain (ARoS Aarhus Sanat Müzesi)

Sosyal medyada paylaş

Diyar Aykal

Diyar Aykal
Che’nin ‘Gerçekçi ol, imkansızı iste’ söylemi hayat felsefesi olan Diyar, şuan Karadeniz Teknik Üniversitesi'nde güverte bölümünü okumaktadır. Çocukluktan beri dünyayı gezme hayalini son 3 yıldır otostopla 10 dan fazla ülkeye giderek gerçekleştirmeye çalışıyor. Toplumsal ilişkilere kafa yormuş ve toplumun aslında sınıflardan, tarihin ise sınıf savaşımından ibaret olduğu gerçeğini kendisi de fark etmiş ve bu ilişkilerin ezilen tüm sınıfların desteğiyle insanlık yönünde değişip dönüştürülmesi gerektiğine inanır. Son zamanlarda ekoloji alanına eğilmiş bulunmaktadır. Diyar, hayvanların birey olarak sayılması gerektiğini savunduğu için vegandır ve bunun toplumsallaşması gerektiğine inanır.
Categories: Emek, Yaşam0 Comments

Leave A Comment