Kapitalizm, dünyanın eşdeğer satılabilir mallara(meta) indirgemesi ve nicelik ölçülere vurulması, nitelik, beceri ve somut emeğin zaman ve parayla ölçülebilen sayısal birimlere sığdırılmasıdır. Bu soğuk ve nicelleştirilmiş dünyayı harekete geçiren tek etken rekabettir; yani piyasadaki hisselerin korunmasıdır. Vahşi bir rekabet alanı olan kapitalizm şiddet, yağma, talan ve köleleştirmede dehşetverici bir payı vardır. Keza normal koşullarda bile kapitalizmin ayakta kalma veya özkoruma dediğimiz tarzı tam bir ekonomik yamyamlık sürecidir; bir kapitalistin diğerini yutarak büyümesi ve sermayenin giderek daha az sayıda kişinin elinde merkezileşmesi veya başka bir deyişle tekelleşmesidir.

Ekonomik yamyamlık tam olarak kapitalist üretim tarzına özgü bir ritüel, özelikle üretim adına üretim, büyüme adına büyüme olarak gerçekleşir. Burjuvazinin biyolojik dürtüsü olan ‘büyü ya da öl’ kapitalizmin temel yaşam kuralı haline gelmiştir. Tanrısı sonsuz büyüme peygamberi para olan, yağmacı, talancı ve sömürücü kapitalist sistemininsanlar, hayvanlar ve doğa üçlemi merkezinde ‘insancıl’ dediğimiz yaşam koşullarını sunan kentleroluşturma gayesi var mıdır? Kesinlikle hayır! Çünkü, bu dur durak bilmez rekabetin kent oluşumu ve yapılanması üzerine kaçınılmaz etkisi tam olarak; hem sonu gelmez bir beton meta üretimi, hem demetaların satışının sağlandığı birer arena olarak ‘modern’ kentler alabildiğine büyüyor, büyütülüyor.

Bu büyüme yalnızca keskin çizgileri olan ortaçağ kentinin sonunu değil, aynı zamanda kentin her canlıunsurunu yutan adeta bir karadelik gibi kapitalist mega kentlerin büyümesini gösteriyor. Moderniteden uzak olan kapitalist öncesi kentler kırsal sınırlarına tabiydi; bu, özgür kentlerin büyümesinin yerleşik tarımsal çıkarları arkasına alan toplumsal, kültürel ve maddi engellere çarpacağıanlamında dışarıdan bir sınırlama değil, aynı zamanda kentin toprakla olan toplumsal ilişkilerini yansıtığı oranda içeriden bir sınrlamaydı. Şu ya da bu oranda toprağın hizmetindeydiler. Ancak ‘değişim’ ilişkileri bir kere toprağa hakim olmaya başlandığında ve tarım toplumu’dönüştürüldüğünde’ kent artık üsttoplumsal bir yasanın işleyişine göre gelişti.

Aşağıdan ihtiyaçlara göre değil, yukarıdan sermaye için gelişti. Üretim için üretim, kentsel olarak ifade edildiğinde, toplumsal ihtiyaç doğrultusunda olmaksızın ayrıca büyümeyi kontrol altına alacak insani bir ölçüt olmaksızın, kentin sadece sermaye birikimi olarak kullanılmasıdır. Sınır büyümenin düşmanı haline gelir; insani ölçüt, ticari ölçütün düşmanı; nitelik, niceliğin düşmanı olur. Kapitalizm; insani ölçütü olmayan, doğa sınırlarını düşman gören vesiviliği olmayan kent kuşaklarından oluşmuş bir dünya yaratır. Toplumun tüm unsurları ve boyutlarını değiştirmiştir.

Kent şimdiye kadar insani ölçüden ve insan kontrolünden kaçan bir boyut kazanır ki, atık bireyin barınabileceği bir yer olmaktan çıkar. Kent mekanı, yanlıcza topraklar üzerinde yatay değil, aynı zamanda ufkumuzu karartacak biçimde gökyüzüne doğru dikey olarak yükselir. Gökyüzünü yırtan gökdelenlerin ve devasa büyüklükte konutların biçimsiz geometrik mimarisi insanüstü kişilerin değil, insanüstü bürokratik kurumların otoritelerini yansıtan bir anıtlık sergiler. Hiç bir doğal ya da insani biçim bu yapıları, insan tahayyülünü korku ve çaresizliğe sürükleyen bubiçimleri gizleyemez. Soğuk geometrileri tasarımları kent sakinlerinde insani anlamı dışarıda bırakanbir güçsüzlük duygusu uyandırır, zira bu yapılar artık insanın değil, kurumların eseri olarak görülür.

Hatta bu yapıları diken şirketlerin adlarını taşırlar. Böylesi dev ve tanımlanamaz bürokratik yapıların karşısında kent sakini kendini fiziksel olduğu kadar psikolojik olarak da zavallı hisseder, açık hava hapishanesinde olmak gibi. Ayrıca bu geometrik güç temsili yapılar, kent sakinlerinin insan doğasından uzaklaştırılmalarının en belirgin temsilidir. Kapitalizmde kentler güç adına güç, tahaküm adına tahaküm ile şekillenir.

Kent üzerinde ki bu güç ve tahaküm ilişkisi elbet böyle devam edemez! İnsanlığın insanlık mücadelesinin yolu ekolojik demokrasidir; kararların eşit, demokratik ve kolektif alınmasıdır. Kent topraklarının demokratikleşmesi, herkesin kendi evlerini inşa edebilmesi, su dağıtımı kooperatifleri, işsiz işçiler kooperatifleri yani hayatın her alanını demokratik bir biçimde örgütlemektir. Kente güce, tahaküme ve sömürüye yer vermeden dönüştürmektir. Halay çeker gibi kimsenin düşmediği ve omuz omuza dönüştürmeliyiz.

Sosyal medyada paylaş

Diyar Aykal

Che’nin ‘Gerçekçi ol, imkansızı iste’ söylemi hayat felsefesi olan Diyar, şuan Karadeniz Teknik Üniversitesi'nde güverte bölümünü okumaktadır. Çocukluktan beri dünyayı gezme hayalini son 3 yıldır otostopla 10 dan fazla ülkeye giderek gerçekleştirmeye çalışıyor. Toplumsal ilişkilere kafa yormuş ve toplumun aslında sınıflardan, tarihin ise sınıf savaşımından ibaret olduğu gerçeğini kendisi de fark etmiş ve bu ilişkilerin ezilen tüm sınıfların desteğiyle insanlık yönünde değişip dönüştürülmesi gerektiğine inanır. Son zamanlarda ekoloji alanına eğilmiş bulunmaktadır. Diyar, hayvanların birey olarak sayılması gerektiğini savunduğu için vegandır ve bunun toplumsallaşması gerektiğine inanır.
Published On: Haziran 10th, 2020Categories: Ekoloji, Kentleşme0 Yorum

Leave A Comment