Kategoriler
    More

      Kaplan

      Dualar, haykırışlar, bağırmalar, çığlıklar, çırpınışlar, küfürler, düşüp parçalanan çini vazolar ve özel heykeller. Kırılan aynalar, tuzla buz olan camlar, yakılan kitaplar, yağmurun dindiremediği ağlama sesleri, evle özdeşleşmiş olan is ve duman kokusu. Fırtınada sağ sola savrulan sonunda alabora olan ufak kayık misali savrulan bir insan. Alabora oldu artık. Parçaları denizle bir. Bazıları kıyılarda.

      Büyük otelin açılışının üzerinden çok geçmemişti. Bu konu hakkında çok fazla bilgisi yoktu ağacın. Sonuçta o, olayları üst kattaki geniş oturma odasının büyük pencerelerinden izleyen sıradan bir ağaçtı. İzlediği ve gözlemlediği kadar biliyordu işte. Evin en yaşlı yaşayın olmasına rağmen kimsenin onu kâle alıp bir şey anlattığı yoktu.  Gözlerini bir lahza bile ayırmıyordu pencereden. Onun yaşamı bu evde olanlardı. Kimsenin en ufak hareketini bile kaçırmıyordu. Özellikle de ev sahibinin. En çok onu merak ediyordu. Evde herkes onun çevresinde yaşıyordu. Çok varlıklı bir adamdı. Yalnızdı, pek dostu da yoktu. Ün ve isim için evindeki davetlere gelen insanların yüzünde bile iğreti olurdu hep. Büyük işlere giriyordu bu adam. Evler, oteller, fabrikalar inşa ediyor, işletiyordu. Çirkin bir adamdı. Yüzünü bir görseniz kalbinin kötülüğünü anlardınız. Yalnız, çirkin ve kötüydü ama evi hep insanlarla doluydu. Her hafta av partileri düzenlerdi bir de. Ağaç işte tüm bu olanları büyük bir merak ve üzüntü ile izlerdi.

      Büyük bir ormanlık alanın yakıldığını duyunca yapraklarından dallarına, dallarından gövdesine ve gövdesinden köklerinin en ucuna kadar bir titreme hissetmişti. Yanmak, cayır cayır. Teker teker küle dönmesi tüm hücrelerinin. Onun gibi binlerce ağacı yakmışlar. “Kim bilir sevgili insanlar böyle bir olaya ne kadar üzülmüştür?” diye düşünmeden edememişti.  Yanlışlıkla ölen bir ormanın vebali ne kadar ağırdır, zavallı insanlar kahrolmuşlardır diye ağladı insanlara bile. Ama otelin açılmasından iki gün önce duydu aslında olanları. Orman yanlışlıkla değil, bilerek, otele yer açmak için yakılmıştı. Ağaç bunu duyunca heybetle titredi. Tüm dalları cama vurdu. Tüm binayı salladı. Kimse ilgilenmedi yine. Uşak bir ara bu ağacın dallarını budamak lazım rüzgârda kötü oluyor diye söylendi geçti. Ağaç ise kendine gelemedi uzun bir süre. Otelin açılmasıyla evin sakinlerinin mutluluğunu izlemek ise onu daha da kötüleştirdi. Yaprakları kalmamıştı ağlamaktan. Ev sahibinin konuşmalarını dinliyordu. Bu otelin ne kadar para kazandıracağından bahsediyordu sürekli. Sanki yeterince zengin değildi? Ne gerek vardı ki bu otele! Bir de ormanı yakmanın nasıl harika bir plan olduğunu anlatıp kahkahalarla gülüyordu. Çevre aktivistleriyle dalga geçiyordu. Sahip olduğu gücün, paranın, politik değerlerin kendisini koruyacağından o kadar emindi ki dokunulmaz olduğunu biliyordu. Ağaç tüm bunları izlerken ağlamaktan yerle bir oluyordu. Dalları bile kırılmaya başlamıştı artık. Üzüntü onu güçsüzleştirmiş, hasta etmişti.

                  Hâlâ devam eden yasıyla, köklerinden yapraklarına kadar olan sızlamayla birlikte evi izliyordu. Çalışanlar dört dönüyordu. Sabah odaya iki adam büyük bir paket getirmişti. Herkes bu paketin etrafında dolanıyordu. Ucundan açıp içine bakmaya çalışıyorlardı. Evin sahibi kesin talimat vermişti. O paket bu akşamki davette açılacaktı. Güzelce yerleştirip ellemeyecekti çalışanlar. Ağaç da meraklanmıştı. Bu kadar önemli ve büyük bir paket? Hava karardığı an ışıklar yandı. Misafirler gelmeye başladı. Eğlenceli geçen birkaç saatin sonunda ise en heyecanlı kısma gelinmişti. Paket açılacaktı. Müzik değişti. Ev sahibi sanat hakkında kendisinin hazırlamadığı belli olan bir konuşma yaptı. Kültürden, çağdaşlıktan, medeniyetten, sanattan, estetikten bahsetti. İnsanları övdü de övdü. Sanatı yüceltti de yüceltti. Doğa resimleriyle bilinen John Constable’den, Monet’den bile bahsetti hadsizce! Doğanın büyüleyiciliğinden bahsetti. Sanki kendisi koskocaman bir ormanı, içindekilerle birlikte öldürmemiş gibi.  Ardından büyük alkışlarla paket açıldı. Paket yere düştü ve tablo tüm çıplaklığıyla izleyenleri selamlıyordu. Kimseden ses çıkmıyordu. Herkes donup kalmıştı. Ev sahibi dönüp tabloya baktı. O da irkildi. Ağaç da irkilmişti. Bu herkesin hayatları boyunca gördüğü en güzel tabloydu. Bunda herkes hemfikirdi. Ama tablonun anlattıkları… Korkunçtu.

      Tablo insanlığın gerçeklerini yüzlerine vuruyordu. Davetliler utançtan elleriyle yüzlerini kapamaya çalışıyordu. Ama en çok ev sahibi yerin dibine girdiğini hissediyordu. Büyük bir koşuşturmaca başladı. Eşyalarını alan fırlıyordu evden. Ağaç şaşkınlıkla izliyordu olanları. Herkes dehşete kapılmıştı. Ama en çok da ev sahibi. Tablonun önünde, oturduğu yerden kalkamamıştı. Davetliler evi terk ederken, yere yığılmıştı ve hâlâ hareket edemiyordu. Sadece tabloya bakıyordu. Bir çalışanın odaya girip “Efendim.” demesiyle büyük bir sıçrayış yaptı. Herkes evden defolsun ve geri gelmesin diye bağırdı. Ağaç bile korkmuştu. Gitmem gerekiyor mu acaba diye anlık bir şaşkınlığa uğramıştı. Ev sahibi, tablonun önünde tekrar yere çöktü. Başını elleri arasına alıp ağlamaya başladı. “Tanrım ben ne kadar aşağılık bir insanım affet beni!”

      Bir kaplan vardı önde. Büyük, heybetli ve bir o kadar da sakin. Oturmuş öylece duruyordu bu kaplan. Hani şu vahşi hayvan diye adlandırılan kaplan. Kaplanın arkasında ise medeniyet ve insanlıkla anılan insanlar, vahşi ve tehlikeli… Çıldırmış gibiler. Resimde sadece kaplan net, arkada insanlar ve arka plan birbirine girmiş durumda. Ağaç, tablonun ne kadar büyüleyici olduğunu düşündü. Gerçek bir sanat eseriydi. 

      O tablonun eve gelişiyle birlikte her şey değişti. Artık ruhu ölen bir evdi. Ev sahibi tüm gün boyunca tablonun önünde oturup haykırıyordu.  Son açılan oteli de dahil bütün işleri batmıştı. Ama umurunda değildi. Artık yaşamıyordu çünkü. Tablo ona kim olduğunu göstermişti. İnsanlar, kendilerini hep yüceltirler, dünyanın efendisi onlarmış gibi davranırlar. Medenidirler insanlar. Mesela vahşi ve acımasız aslan, ormanda yaşıyordur. Masum geyiğe yaklaşır sinsice üzerine atlar, parçalar ve yer. Ne kadar korkunç ne kadar kötü! Ama oysaki medeni, görgülü, kültürlü, zeki insanlar öyle mi? Birileri hayvanı “insani” yollarla öldürür, parçalar, paketler ve satar. Mükemmel şiddete karşı insanımız gelir bunu alır, baharatlar, pişirir, çatal bıçakla güzelce yer. Sonra da elini ağzını yıkar sabunla. Tüm günahlar, kirlerden arınır. Hiçbir alternatifi olmayan, tamamen etçil olan, yaşamak için bunu yapmak zorunda olan aslan vahşidir. Ama alternatifleri olduğu halde, gereksiz yere doğanın dengesini bozduğu halde, aynı işi sadece süslü bir şekilde yapar insan…

      Peki gerçekten böyle midir? İşte tablo aslında o vahşi diye nitelendirdiğimiz hayvanların değil de insanların içindeki kötülüğün vahşi olduğunu dışa vuruyordu. İnsanlar ki, sevgi ve saygı, ahlak ve düzen, kurallar ve kültür diye geçinen insanlar, aslında o maskelerini bir çıkarsalar ki çıkarmalarına bile gerek yok. Gün yüzü gibi ortada işte içlerindeki vahşet. O hor gördükleri, aşağıladıkları, kötüledikleri hayvanlar onlardan bin kat daha üstündü. Erdemliydi. Hiçbir hayvan bile bile kötülük yapmazdı. Ama ev sahibi, kendisi için koskoca bir ormanı yakmıştı bile. İçinde bin bir tür hayvan ve bitkiyle birlikte. Ve bu daha hiçbir şeydi. Köylülerin sitemlerine ve isyanlarına rağmen zorla, güç kullanarak yaptığı, o doğayı mahveden fabrikalar, santraller… Umursamazca çevreye attığı çöpler… Zevk için öldürdüğü hayvanlar, soyu tükenmekte olan değerli hayvanlar… Yaptığı tüm şeyleri düşündükçe daha da deliye dönüyordu. Doğaya hiçbir zaman hükmedemezdi ve egosu boşaydı. Kibri onu ele almıştı. Zevk ve sefa uğruna tüm gezegenin mahvolmasını istemişti. Küresel iklim krizini de umursadığı yoktu. Onu etkilemeyeceğini düşünüyordu. Yaşayacak çok fazla seneleri yoktu. Bir şey görmeyecekti. Zaten görse de ne olur? Konforlu evinin sığınaklarında başına hiçbir şey gelmezdi. Bunları düşündükçe göğsünü tırnaklamaya başladı. Böyle kötü düşüncelere sahip olan kalbini söküp atması gerekiyordu. Tablo ona tüm bunları bağırıyordu işte.

      Bir haftanın sonunda adamın kafasında saç kalmamıştı. Hepsini yolmuştu. Ağaç tüm olanları yapraklarını döke döke izliyordu. Adam kendini duvardan duvara vuruyordu. Mahvolmuştu.  Tablo onu içten içe bitirmişti. Ağaç adamdan nefret etse de bu hallerini gördükçe acıyordu. Ama adam ne yaparsa yapsın ölen kardeşlerinin yerini dolduramayacaktı, bunu düşünüp acıma duygusunu bastırmaya çalışıyordu. Bir sabah adam en az 20 yıl yaşlanmış ve sanki savaştan çıkmış gibi haliyle bahçeye adımını attı. Ağacın yanına geldi. Gövdesini okşadı. Yerdeki kırılmış dallara ve yapraklara baktı. Bir anda yere çöküp ağlamaya başladı. “Bir ağaca bile bakamamışım. Ne hale gelmiş? Tanrım, ben ne yapacağım? Şu yerdeki tek bir karınca bile benden daha yararlı gezegene, dünyaya, insanlığa… Ben sorumsuzca her şeyi harcadım, çevreyi kirlettim, ağaçları yaktım, hayvanları öldürdüm, kimseyi düşünmedim. Dünyanın dört bir yanı felaketlere kucak açıyor. Krizler var, afetler var. Ben buna izin verdim. Açlıktan ölen bebekleri görmek istemedim. Su bile bulamayan insanları görmek istemedim. Sellerle evleri yıkılmış o insanları istemedim. Ben kendim hariç kimseye bakmak istemedim.” Ağaç ne yapacağını bilemiyordu. Usulca dallarından biriyle adama sarıldı. Adam sıçradı. Ağaç ona sarılmıştı! Ağaç, öksürerek boğazını temizledi. Ne diyeceğini bilmiyordu. Sadece “Hâlâ umut var.” diyebildi.

       Bir süre sonra adam öldü. Cenazesine dünyanın her yerinden insanlar katıldı. Ağacın söylediği  o cümleden sonra kalkmış ve elinden gelen her şeyi iyi bir insan olmak için yapmıştı. Ağaç tekrar yeşermişti. Yanan ormanlar yeşermişti. Tüm mal varlığını çevre için harcamıştı. Küresel iklim krizi için aktivizm çalışmalarına başlamıştı. Tabloyu ise bir müzeye verdi. O müze de yeşerdi. Milyonlarca insan akın etti. Kendilerini görmek için, kim olduklarını görmek için. Dünyayı tanımak için. Daha iyi insanlar olmak için.

      • Öyküde bahsedilen tablo, Mehmet Güleryüz’ün “Kaplan” isimli eseri. Ahmed Adnan Saygun Sanat Merkezi’ndeki “Yapı Kredi 75. Yıl Sergileri”nde bu eseri gördüğüm zaman çok etkilenmiştim. Tablonun yanında “Bu eserde görülen kaplan son derece uysal olarak tasvir edilirken hayvansal insanlar ise bir o kadar vahşi ve tehlikeli ifade edilmiştir.” cümlesi beni çok düşündürmüştü akabinde aklıma bu kurgu geldi. İnsanların dünyaya verdiği zararı başka hiçbir canlı vermiyor. Hayvanları, doğayı kendi zevklerimize göre bencilce kullanıyoruz. Egolarımızdan sıyrılıp yarattığımız tahribatı göremiyoruz. Bize zararı olmayan milyonlarca hayvanı öldürüyoruz, işkence çektiriyoruz. Hem de zulümsüz alternatiflerimiz varken. Tüm bunlarla birlikte doğayı yok ediyoruz. Sadece bizim, insanların değil; tüm canlıların habitatlarını, yaşamlarını yok ediyoruz. Sürekli yok ediyoruz, sürekli. Birbirimizi yok ediyoruz, diğer canlıları yok ediyoruz, dünyayı yok ediyoruz…
      Serenay Sabırlı
      Serenay Sabırlı
      İzmir Ekonomi Üniversitesi'nde hukuk okuyor ve İzmir’de yaşıyor. Okumayı öğrendiği ilk andan itibaren kendini edebiyata, daha fazla okumaya, araştırmaya, öğrenmeye adamış. Henüz ilkokuldayken okuduğu Samipaşazade Sezai’nin Sergüzeşt kitabını asla unutamaz. Türk edebiyatına ayrı bir hayran, doğunun büyüsüne inanıyor ve hep eskiyi özlüyor. Yaşamının anlamını barış ve sevgide bulmuş. Sanata ve doğaya aşık; gerçek ve sonsuz özgürlük peşinde. Hayatının dönüm noktası vejetaryen ardından da vegan olmasıymış. Gelecek kuşağa inanıyor, insan ve hayvan özgürlüğü için mücadele ediyor, mücadelenin zaferle sonuçlanacağına, güzel günlerin geleceğine inanıyor.

      Rastgele Yazılar

      Mafya Sendikacılığının İbretlik Öyküsü: The Irishman

      The Irishman 2019’un en beğenilen yapımları içerisine girdi. Filmin içeriği kadar prodüksiyonu, bütçesi, yönetmeni, yönetmenin açıklamaları da gündem oldu. Filmin yönetmeni...

      Bir Tasarı: Yaşam

      Farkında olmadan aslında birileri tarafından bize sunulan bir hayat yaşıyoruz. Uyandığımız yatak, evden çıkıp yürüdüğümüz sokak ve bindiğimiz otobüs. Hepsi birileri tarafından insanın anatomik, fizyolojik ve psikolojik durumu düşünülerek tasarlanmıştır. Belki de işe giderken sırtınızdaki ağrının sebebi yatağınız, içinizdeki huzursuzluğun sebebi geçtiğiniz sokağın kasveti ya da gerginliğinizin sebebi otobüsten inerken kalabalığın arasında sıkışık kalmanızdır. Bunların sebebi siz değil, aslında hayatınıza bir şekilde müdahalesi olan insanlardır.

      Farklı Bir Edebiyat

      “Kadınlar erkekler gibi yazıp erkekler gibi yaşar ya da erkeklere benzerlerse, çok yazık olur, çünkü dünyanın büyüklüğü ve çeşitliliği göz önüne alındığında,...

      Kesin Yaşanmıştır: Bir Otostopçunun Anadolu Öyküleri

      Yedi sene önce meslek lisesini bitirdiğinde girdiği torna atölyesinden kazandığı parayı biriktirerek ilk arabasını alan Necip, yazları İzmir'den senelik izne gelen çocukluk...
      Önceki İçerikAdalet Kuytusu
      Sonraki İçerikMeydan Okuma Kabul Edildi!

      İlgili Makaleler

      CEVAP VER

      Lütfen yorumunuzu giriniz!
      Lütfen isminizi buraya giriniz