Sosyal medyada paylaş

2008-2019 yılları arasında 3185 kadın erkekler tarafından öldürüldü. 2017 yılında 207.233 kadın koruma talebinde bulundu. 2016’dan itibaren üç yıl boyunca düzenli olarak yapılan bir araştırmaya göre Türkiye’deki kadınların %61 ’inin en büyük sorununun şiddet olduğu ortaya çıktı. Geçtiğimiz 2019 yılında ise 474 kadın öldürüldü ve yine 2019 yılı verilerine göre öldüren erkeklerin %29 ‘u eş, %11 ‘i partner, %32 ‘si kimliği tespit edilemeyen kişi, %28’i ise akrabaydı. Ama, aslında bu sayıları nasıl okumamız gerekir?

Türkiye’de yaşayan erkeklerin bir çoğunda duyunca bıyık altından gülme refleksine sebebiyet veren, alaycı bakışları üzerinizde hissettiren ve hatta birçok kadının da duymaktan sıkıldığı bir söz öbeği var: KADIN HAKLARI. Açıkçası, alaycı bakışlarla ve ‘kadın-erkek eşittir ama erkekler daha eşittir’ tavırlarıyla karşılaşmayan kadın, erkek fark etmez bir aktivist dahi bulamazsınız. Bu sebeple, insanlara katlanmakta zorlanıyor olsam da riske giriyor ve kadın haklarının temel meselesini yazarak ele almak istiyorum.

Öncelikle kadına yönelmiş şiddet dediğimizde ne algıladığımız çok önemli. Önce burayı bir aydınlatalım. Çünkü tanıdığımız bir şiddetin yanı sıra bir de tanımadığımız şiddet olabilir. Ve unutmayalım ki şiddet her zaman bir diğer şiddete kaynaklık edecektir. Şiddet dediğimizde aklımıza gelen ilk şiddet türü; fiziksel müdahaledir. Bu kapsama dövmek, hırpalamak, saçını çekmek, kolunu sıkmak, sürüklemek, aç bırakmak, sağlıksız koşullarda yaşamaya zorlamak ve buna benzer müdahaleler girer diyebiliriz. Tanıdığımız bir diğer şiddet türü ise psikolojik şiddettir. Psikolojik şiddetin kapsamına ise hakaret etmek, aşağılamak, kıyaslamak, belli bir yönde düşünmeye ve/veya davranmaya zorlamak, hayat tarzına müdahalede bulunmak gibi kişinin manevi varlığına zarar verecek olan, kişinin kişiliğini geliştirmesine engel teşkil edebilecek her türlü sözü, tavrı ve davranışı sokabiliriz. Unutmayalım ki psikolojik şiddet fiziksel şiddetten çok daha yaygındır. Daha az bilinen veya bilinmeyen diğer şiddet türlerinden biri ise cinsel şiddettir. Kişiye evlilik içi/dışı tecavüz etmek, fiziksel temas var ya da yok rahatsız etmek (sarkıntılık, cinsel içerikli mesajlar atmak, laf atmak, şantaj yapmak, ısrarlı takipler), partnerin talebine rağmen korunmamak gibi kişinin rızası dışında cinsel özgürlüğüne ve/veya vücut bütünlüğüne müdahalede bulunmak cinsel şiddettir. Son olarak ise diğer şiddet türlerine karşı mücadele etmeyi çok zor hale getiren şiddet türü ekonomik şiddeti açacağım. Kişinin çalışmasına izin vermemek veya zorla çalıştırmak, çalışacağı işleri sınırlamak, kazancına el koymak, kredi kartlarına el koymak, eşit işe eşit ücret vermemek, meslek sahibi olmak için gerekli örgün eğitimden uzak tutmak ise ekonomik şiddettir. Bu saydığım dört şiddet türü de birbiriyle iç içe geçmiştir. Birinin varlığı diğerini de kapsamakta veya doğurmaktadır. Örneğin bir kimse bir başkasını dövdüğünde kişiye hem fiziksel hem psikolojik şiddet uygulamış olacaktır zira hem vücut bütünlüğüne hem de manevi bütünlüğüne saldırı söz konusudur. Şimdi bu açıklamalardan sonra akla getirilmesi gereken en önemli nokta şudur; her kimse bir başkasına bu saldırılardan birini gerçekleştirdiğinde, bu şiddet türlerinden birini uyguladığında doğrudan ve dolaylı bir insan hakkı ihlali gerçekleştirmiş olur. Açıklamalarımı yaparken cinsiyetlerden bahsetmemeye özellikle özen gösterdim. Bir erkek bir erkeğe tecavüz ettiğinde oluşan fiziksel müdahale ve psikolojik travma bir erkeğin bir kadına tecavüz etmesinden daha ağır tutulamaz; ikisi de halihazırda çok ağır bir insan hakkı ihlalidir. Kim olursa olsun şiddettin her türlüsüne maruz kaldığında ulusal ve uluslararası modern hukukta aynı derecede koruma görmesi beklenir. Sözümün varmak istediği nokta; kadın ‘İNSAN’dır. Kadın hakları derken her şeyden önce insan haklarını kastediyoruz. `Kadın hakları ihlal ediliyor veya devlet kadın haklarını temin etmekte eksik kalıyor. ` derken kastedilen şey her şeyden önce ortada insanın en temel haklarının ihlal edildiğidir ve pek tabi sosyolojik ve tarihsel verilerin de doğruladığı üzere bu ihlallerin birçoğunun kadının sırf kadın olması sebebiyle kendisine yöneldiğidir. Alaycı bakış ve gülüşlerin olmasının sebeplerinin en başında, kadını toplumun atadığı rolleri taşıyan bir kimlik olarak görüp, bu kimliği kadının insanlığının önüne koymak gelir. Bir kadın kadın olmaktan önce insan, bir anne anne olmaktan önce insan, birinin karısı-sevgilisi-kızı olmaktan önce insandır ve sırf insan olması sebebiyle doğal olarak elinde var olan hakları vardır. Kimse bu hakları ona vermez zaten bu hakların sahibi olarak doğmuştur, ama bu, bu hakların korunmasız bırakılacağı anlamına da gelmemektedir. Bu durumla mücadele etmek ise her insana düşer. Ama öyle bir insan topluluğu vardır ki ona hepimizden daha fazla düşer insanı; konumuz bağlamında kadın haklarını korumak. O topluluk devlettir. Biz bireyler olarak devletlere egemenlik yetkilerimizi kullanmaları ve düzeni sağlamaları için yetkiler ve sorumluluklar devrederiz. Pek tabi ki düzen bozulduğunda hesap soracağımız ilk kurum devlet olacaktır. Fakat maalesef her devlet insan haklarını sağlamak, korumak, geliştirmek konusunda aynı derecede istekli olmuyor.

Ülkemiz açısından bir değerlendirme yapmak amacıyla sizinle birlikte bir dava değerlendirmek istiyorum. Fakat öncesinde bazı açıklamalarda bulunmak zorundayım. Bu dava Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) ’nde görülmüş U.G. ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti arasında görülen bir davadır. Peki neden Avrupa İnsan  Hakları Mahkemesi’ni bir ölçüt olarak kullanacağız? Çünkü Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Avrupa Konseyi ’nin insan hakları ile temel özgürlüklerin korunması ve geliştirilmesini sağlamak, insan haklarında bir standart koymak ve bu amaca ulaşma için kurduğu bir mahkemedir. Türkiye Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ’nin kurucu devletlerden sonraki ilk imzacı devletidir ve ulusal mevzuatını AİHS ile uyumlu kılmak amacıyla 70 yıldır yasalarını (Anayasa da bir yasadır.), yönetmeliklerini düzenlemektedir ve öyle ki bazı Anayasal haklarımız AİHS ’den daha kapsamlı düzenlenmektedir. Görüldüğü üzere, Türkiye Cumhuriyeti kâğıt üzerinde temel hak ve özgürlükleri korumak konusunda olumlu yönde iradesi olan bir devlettir. Fakat gel gelelim 31 Ocak 2020 AİHM raporuna göre devam etmekte olan 60 bin küsur davanın yaklaşık on bini Türkiye’ye aittir. İş yükü anlamında AİHM ’i en çok meşgul eden ikinci devlettir ve aynı doğrultuda mahkemeden en çok ihlal alan ikinci devlettir. Bu ihlallerin bir kısmı tabi ki kadınlar aleyhine ayrımcılık yasağının ihlalini, kötü muamele, işkence yasağının ihlalini, adil yargılanma hakkının ihlalini, devletin pozitif yükümlülüklerini getirmemesi gibi ihlalleri de kapsamaktadır. 

U.G. vs. Türkiye

1984 doğumlu başvurucu kadın 7 Kasım 2002 tarihinde okul için evden çıkmış fakat eve geri dönmemiştir. Başvurucunun annesi kızının kaçırıldığını düşünerek polise başvurmuş, ertesi gün başvurucuya ulaşılmış, başvurucu annesi ile birlikte karakola gitmiştir ve üvey babası M.S. tarafından tecavüze uğradığını bildirmiştir. Yani tecavüz iddiası ortaya konduğunda kişi ergin (reşit) değildir. Genç kız annesi ve kardeşleri yokken fail tarafından rahatsız edici bakışlara maruz kaldığını (cinsel taciz), vücudunun belli bölgelerini okşayıp sıktığını (cinsel saldırı) anlatmıştır. Bu vakalardan birine başvuranın annesi de denk gelmiş olduğunu akabinde de eşiyle kavga ettiği yönünde ifade vermiştir. Genç kız, annesi ve kız kardeşi, M.S. ‘nin sıklıkla genç kızı dövdüğünü, genç kız eve geç geldiği her seferinde sebebini açıklasa bile dayak yediğini anlatmışlardır. Genç kız ayrıca tecavüz vakasının nasıl gerçekleştiğini de mahkeme önünde anlatmış ve ifadelerinde de yer vermiştir. Başvuran duruşmaların kapalı yapılmasını istemiş ama mahkeme bu talebe cevap dahi vermemiştir. M.S. ise savunmasında 62 yaşında olduğu için iktidarsız olduğunu ve eşiyle de bir süredir cinsel ilişkiye girmediklerini söylemiştir.(Eşi bu ifadeyi yalanlamıştır.) Mahkeme kovuşturma aşamasında başvurucunun zihinsel hastalığının olup olmadığının tespiti için başvurucuyu ve başvurucunun fiziksel özelliklerine de atıf yaparak M.S.nin tecavüz edebilecek durumda olup olmadığının tespiti ve cinsel yeterliliğinin tespiti için M.S. yi adli tıp kurumuna yönlendirmiştir. Bunun üzerine başvuran muayene için hastaneye götürülmüş, hymeninde (halk arasında kızlık zarı olarak bilinir) ne zaman olduğu belirlenemeyen bir yırtık olduğu tespit edilmiş ve bedeninde tecavüze uğradığına dair bir emareye rastlanmadığı rapor edilmiştir. 2004 yılında Adli Tıp Kurumu ’nda genç kızın ilişkiye rıza gösterdiği izlenimi yaratan tetkiklere dayanarak sağlık raporu düzenlemiştir. Başvuran, Adli Tıp Kurumu’nun kendisinin psikolojik durumunun ve ifadelerinin uyuşup uyuşmadığını ve tecavüz nedeniyle psikolojik travma yaşayıp yaşamadığını hiçbir şekilde araştırmadığına dikkat çekmektedir. Çeşitli sebeplerle M.S.nin testleri ise 4 yıl sonra yapılmış ve iktidarsız olduğu söylenmiştir. Başvurucunun avukatı testlerin 4 yıl sonra yapıldığı için sağlıklı deliller olmadığını ve penetrasyonun (cinsel birleşim) gerçekleşmesi için tam sertleşmenin gerekmediğini raporlamış ve itiraz etmiştir. Bu süreçlerin hepsinde başvurucu ve annesi M.S. tarafından tehdit edilmişler ve İzmir’den İstanbul’a taşınmak zorunda kalmışlardır. Ağır Ceza Mahkemesi M.S.nin iktidarsızlığına dayanarak ve cinsel ilişki gerçekleşmiş olsa bile direnme olmadığına, rıza olduğuna dayanarak beraat kararı vermiş, dava başvurucu tarafından AİHM önüne getirilmiştir. Uluslararası mahkemenin değerlendirmesine göre, Türkiye Cumhuriyet kanunlarında cinsel istismar suç olarak düzenlenmiştir. Şikâyet üzerine vaka Ağır Ceza Mahkemesi önünde tartışılmış ve bir karar çıkmıştır. Ama kanunların etkin bir soruşturma ve kovuşturma süreci geçirilerek uygulamaya konulmadığını tespit etmiştir. Üstelik söz konusu bir çocuk olduğu için soruşturma ve kovuşturma aşamalarında daha özenli davranılması gerektiğini söylemiştir. Mahkeme karara esas teşkil eden şeyin direnmemek olamayacağını çünkü bunun arkasındaki psikolojik sebeplerin ve/veya olası diğer sebeplerin araştırılmadığını belirtiyor. Mahkemeye göre kişinin direnmemesinin sebebi şaşkınlık, korku, travma gibi psikolojik sebepler olabileceği gibi istismarın aile içinde gerçekleşmesi durumu direnip direnmeme meselesinin dışına çıkartıyor. Tüm bunlardan yola çıkarak bir konuda netleşmemiz gerekiyor. Ülkemizde hem mahkemeler hem toplum tarafından sıkça dayanılan ‘direnmedi, rızası vardı, bağırmadı’ yönündeki söylemler mağdurun esas durumunu yansıtmamaktadır. Sessizliğin veya hareketsizliğin arkasındaki psikolojik sebepler araştırılmalıdır. Bunu araştırmak da devletin pozitif yükümlülüğüdür. 

Görüldüğü üzere, bu davada reşit dahi olmayan bir genç kızın hem fiziksel, hem psikolojik hem de cinsel şiddete maruz kaldığını görüyoruz. Bu şiddetler de uzak bir yerde değil, evinin içinde gerçekleşiyor. Mağdur kadın devlete başvurduğunda ise mahkeme etkin bir soruşturma gerçekleştirmiyor ve rıza olabileceğine dayanıyor. Tüm bu süreçler toplumumuzda çok yaygın. Bunun sebeplerini araştırmak ve bununla mücadele etmek hepimizin görevi. Çünkü toplumun yarısını temel yaşam standartlarıyla mücadele içinde bırakırsanız ne eşitlikten bahsedebilirsiniz ne de insan haklarından.

Sosyal medyada paylaş

Armağan Şahin