Türkiye’de ocak ayında vizyona giren Taiki Waititi’nin yönettiği Jojo Rabbit filmi, beni son zamanlarda en çok güldüren, aynı zamanda hüzünlendiren ve ilginçtir ki zaman zaman dehşete düşüren bir film oldu. II.Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanyası’nda geçen bu dönem filmi, 10 yaşındaki bir çocuğun nasıl ırkçılık kavramıyla dolabileceğinin kanıtı niteliğindedir. Jojo ve hayali arkadaşı Adolf’un (Adolf Hitler), eğlenceli ilişkilerinin altından bir ırk nefreti çıkınca işler tamamen değişiyor. Savaş karşıtı ve özgür Almanya savunucusu annesine rağmen Jojo, savaş döneminde küçük bir Nazi askerine dönüşüyor ve Adolf için yapabileceği şeylerin sınırlarını zorlamakta bir beis görmüyor.

Filmin ilginç kısmı ise Jojo ve arkadaşlarının küçücük kalplerindeki Yahudi nefreti. Çocukluğun her türlü algıyı inşa etmeye ne kadar müsait bir dönem olduğu aşikârdır. Belki de çocukken içinde bulunduğumuz koşulların salt doğru olduğu algısı sonradan değiştirilmesi en zor bakış açılarımıza dönüşüyor. Gördüğü ve tanıdığı her şey yeni olan; her şeyi şaşırarak gözleyen çocuk, bir birey olduğunda onu bugüne getiren süreçteki doğrularını süzgeçten geçiremeyecek hale gelebiliyor. Bu doğru, ırkçılık gibi uç bir örnek olsa bile. Filmdeki şanslı karakterimiz ise annesinin evlerinin duvar aralarında hükümetten sakladığı Yahudi Elsa ile tanışmasıyla, aslında ırkın gözle ayırt edilemez bir şey olduğunu anlayabiliyor. Elsa çok güzel bir genç kız ve her Yahudi’nin sahip olması gerektiği gibi boynuzları yok. İnanır mısınız? Çirkin bir kuyruğu, korkunç pençeleri hatta iğrenç pullu bir derisi bile yok. Ne yazık ki büyücü Yahudiler gibi zihin kontrol gücü de yok. O bir insan, tıpkı bir alman gibi. Bu gerçekliğin farkına varan Jojo için ırk kavramı yerle bir oluyor. Filmde hoşuma giden onlarca ayrıntıdan birisi de Jojo ve annesi arasında geçen şu küçük diyalog oldu:

“-Çok çabuk büyüyorsun. 10 yaşında bir çocuk savaşı kutlayıp siyaset konuşmamalı. Ağaçlara tırmanıp o ağaçlardan düşmelisin. Hayat bir armağan, bunu kutlamalıyız. Hayatta olduğumuz için minnettarlığımızı dans ederek Tanrı’ya göstermeliyiz.

– Ben dans etmeyeceğim. Dans başka hiçbir işi olmayanlar içindir.

-Dans özgür olanlar içindir.”

Yine Elsa’ya savaş bittiğinde en çok ne yapmayı istiyorsun sorusunu sorduğunda ise aldığı cevap: “Dans etmek istiyorum.” olmuştu. Aslında dans tam da hiçbir işi olmayan Jojo içindi. Ancak o kendini Führer’in askeri ve bir Nazi sanıyordu. Yani Jojo kafası karışmış, henüz içine doğduğu koşulları geçirebileceği süzgeci olmayan küçük bir çocuktan fazlası değildi. Çok çabuk büyümek için hepimiz gibi çabalayan, ağaçlara tırmanmayı unutan, sonunda çok daha yüksekten düşerek dans etmeyi öğrenen bir çocuktu. Christine Leunens’in Caging Skies kitabından uyarlanan bu hikaye, komedi unsurlarına yer vererek hatta filmin yönetmeni Taiki Waititi tarafından canlandırılan hayali arkadaş Adolf Hitler karakterine kısmen sempati duymamızı sağlayarak filmin ilk yarısında oldukça keyif verirken, ikinci yarıda ise Jojo’nun gerçek hayata dönüşü, Adolf’un ortaya çıkan korkunç yüzü ve savaşın hazin sonuçları beklendik bir dramla karşılaşmamıza yol açıyor. Sokakta David Bowie-Heden eşliğinde dans eden iki çocuğu izlemekse paha biçilemez bir özgürlük hissini izleyene geçirebilen bir final sahnesi oluyor.

Sosyal medyada paylaş

Ezgi Çelik

Yeni mezun ve kendini, hayattan ne istediğini keşfetmeye bol vakti olan çiçeği burnunda bir işsiz. İzmir’de ailesiyle birlikte ama aslında küçücük odasında yaşıyor. Her şeyle biraz ilgilenip, hiçbir şeyi tam anlamıyla mükemmel yapamayan ama her seferinde yeni şeylere heyecanla ve hevesle atılan biri. Atılıp tutulduğu yerlerden biri ise yazı yazmak. Bazen sadece aklından geçen kelimeleri arka arkaya sıralamak… Kitaplarını yayınevlerine göre kitaplığına dizmekse en büyük keyiflerinden. Saksı çiçeklerini çok sevip fazla ilgiden onları sürekli soldurmasıyla tanınan ama onlardan asla vazgeçmeyen, hayatını da tam olarak bu minvalde idame ettirmeye baş koymuş bir toprak parçası…
Published On: Mart 1st, 2020Categories: Kültür & Sanat, Sinema0 Yorum

Leave A Comment