Jean-Luc Godard, 1930 yılında İsviçre kökenli Fransız orta sınıf bir ailenin çocuğu olarak Paris’te doğdu. Babası kendine ait kliniği olan bir doktor, annesi de İsviçre’nin tanınmış bankacı ailelerinden birisinin kızıydı. II. Dünya Savaşı sıralarında İsviçre’de yaşadı, ailesi boşanınca Godard etnoloji okumak için 1949 yılında Sorbonne Üniversitesi’ne girdi. Godard, Paris’te bulunduğu bu zaman diliminde Cineclub ve Cinemateque’e katıldı. Godard, Yeni Dalga Akımı’nı alevlendiren Andre Bazin’le burada tanıştı.

1960’lı  yıllarda dünya birçok açıdan yeniliğe sahne oldu. Yeniliğin atmosferinden de sinemanın bağımsız kalmasını bekleyemeyiz elbette. Yenilik rüzgârlarının estiği zamanlarda toplanan Cahiers du Cinéma isimli sinema dergisi etrafında bir araya gelen genç eleştirmenler, yeni bir sinema ihtimalinden bahsetmeye başlamışlardı. Çok sevdikleri Amerikan klasik filmlerini düşünüp, bunlar etkisinde oluşacak yeni sinema fikrinin peşindeydiler. Topluluğun içerisindeki genç eleştirmenlerden biri de sinema tarihinin dengesini değiştirecek olan Fransız Yeni Dalga Akımı’nın önemli isimlerinden Jean-Luc Godard idi. Godard, sadece sinemaya kattığı yeniliklerle akılda kalmadı. Tüm dünyayı etkisi altına alan 1968 Mayıs siyasi hareketliliğinin etkisiyle bu filmlerin, soylu kişilere etki ettiğini düşündü ama yeni yapacağı filmler daha çok işçi sınıfına hitap ederek siyasi bir hal aldı. Biçimsel anlamda video sanatının etkisiyle yeni çalışmalar ortaya çıkardı. Günümüzde de elindeki olanlarla yetinmeyip, hep yeni olanın peşinden ilerliyor. Ürdün’de Filistin kamplarındaki film çekme deneyimini anlatmak üzere kaleme aldığı “Jusqu’a la Victoire” yazısında, bize imajların gerçek olduğunu söyleyenin emperyalizm olduğunu iddia eder. Goadard’a göre imaj imajdır, yani hayal ürünüdür.

Dziga Vertov Grubu’nda yaptıkları çalışmalarda Godard ve Jean-Pierre Gorin, sinemanın rolününün anlam üretmesinin gerçekler üzerinden yapılması gerektiğini savunurlar. Sinemada gerçekler üzerine düşünülebilir, kafa yorulabilir ama asla onu yansıtmaz. Godard aslında devamlılık kurgusuyla yaratılan sinemayı kabul etmez.

Godard filmlerinde bolca ahkâm keser, gevezelik eder, büyük sloganlarla perdeyi donatır ama asla bir ideolojiyi ya da sınıfı temsil etmez. O, aslında burjuvayı reddeder. Doğu Rüzgârları, Eisenstein’ın Potemkin Zırhlısı, Pontecorvo’nun Cezayir Savaşı’nı devrimci sanattan sapış olarak konumlandırması bu yüzdendir.

Kuşkusuz Godard’ın filmleri direniş hareketleri üzerine fikirlerle doludur. İnsanların bir bütün olarak değil, parça parça düşünmesini sağlar. Yaptığı filmlerin her biri topluma bir darbe niteliğindedir. Filmleri insanları susup düşünmeye ve anlam üretmeye sevk eder. Godard’ın amacı; düzenli ve tutarlı şekilde anlatı oluşturmak değildir, toplumsal konuların enerjisini, dinamiğini yakalayarak bunu sinemaya aktarmaktır. 1968 yılının mayıs ayında işçiler fabrikaları, öğrenciler üniversiteleri işgal ederken, Fransa sokaklarında milyonlarca insan yürüyüşe geçmişken düzenlenmekte olan Cannes Film Festivali’nde gösterimlerin devam etmesini savunanlara “Biz öğrenci ve işçilerle dayanışmaktan bahsediyoruz; siz çekimden, yakın planlardan. Pislikler.” diye bağırması bu bakışından dolayıdır. Bu yazıda Jean-Luc Godard’ın bazı filmlerinin incelemesini de ele aldık.

 

 

 

Serseri Aşıklar – À bout de souffle (1960)

 

“Özgür olmadığım için mi mutsuzum, yoksa mutsuz olduğum için mi özgür değilim, bilemiyorum.”

À bout de souffle, ilk çıktığı dönemlerde izleyiciyi bambaşka bir sinema diliyle tanıştırmış, kendisinden sonra gelecek ve aynı dönemde çekilen filmlere esin kaynağı olmuştur. Filmde kullanılan yeni tekniklerin yanı sıra otoriteye ve kurallara boyun eğmeyiş göze çarpar. Godard, “À bout de souffle” filmininin hikâyesini, François Truffaut’nun bir gazete haberinden yola çıkarak oluşturur.

Michel Poiccard (Jean-Paul Belmando), Marsilya’da otomobil çalar ve yolda bir polis öldürür. Ardından Paris’e gelir, Champs Elysées’de New York Herald Tribune Gazetesi için stajyerlik yapan Amerikalı Patricia’yı (Jean Seberg) bulur. İkili birlikte olmaya başlar. Aynı zamanda Michel,  polisten kaçarken Roma’ya gidecek para bulmak için arkadaşlarıyla görüşür. Yanında Patricia’yı da götürmek ister. Patricia, Michel’e olan hislerinden emin değildir. Kaçak olarak sürdükleri yaşamları sırasında Patricia, Michel’i ihbar eder. Michel bir sokakta vurulur.

Kısaca film iki aşığın hikâyesini anlatır. Michel ve Patricia, toplumsal normların dışındadırlar. Otoriteye boyun eğmeyen, narsist kişiliklerdir. Michel’in serseri görüntüsü altındaki çocuksu çaresizliği, Patricia’nın karasızlığı hikâyenin dinamiğini oluşturur. Aynı zamanda kahramanların iç muhakemelerine de şahit oluyoruz. Aslında Patricia’nın Michel’i ihbar etmesi de kendisiyle ilgili bir durumdur. À bout de souffle, Bonnie and Clyde (1967) gibi birçok yapımı etkilemiş, günümüzde de etkisini devam ettirmektedir.

 

 

 

 Kadın Kadındır – Une femme est une femme (1961)

 

-İnsanlar istemeden haksızlık yapıyor, istemeden kötü oluyorlar.

– En azından istemeden oluyormuş gibi görünüyor.

1961 yılında Fransa-İtalya ortak yapımı olan Une femme est une femme’nin (Kadın Kadındır) senaryosu da yönetmenliği de Jean-Luc Godard’a aittir. Godard’ın çekimler sırasında senaryosunu yazmaya devam ettiği doğaçlama film, yeni gerçekliğin müzikalle beyaz perdeye uyarlanmış hâlidir. Başrollerinde Jean-Paul Belmondo ve Anna Karina vardır. Une femme est une femme, Godard’ın izlemesi en kolay filmlerindendir. İnsanlar arasındaki iletişimi eğlenceli bir şekilde ortaya koyan, müzikleri ile seyircinin merakını canlı tutan, Godard’ın izlenmesi gereken filmlerinden biridir. Godard’ın kadına bakış açısından dolayı eleştirilen ve aynı zamanda erkeğe de toplum tarafından biçilen rolleri mercek altına alıyor aslında. Evin içinde bisikletle dolaşan, evi süpürmesi için verilen süpürgeyle çeşitli oyunlar oynayan Emile, bunu tam o esnada Angela mutfakta yemek hazırlarken yaptığı için kadın ve erkeğin toplum içindeki rollerini sorgulamaya açıyor. Une femme est une femme, “kadın kadındır” anlamına gelmesine rağmen erkeğin de ne olduğunu gözler önüne seriyor.

Film, gerek À bout de souffle göndermesiyle, gerek başarılı oyuncuların performansıyla keyifli bir hâle geliyor. Gerek jump cutlar, gerek oyuncuların seyirciyle kurdukları direkt ilişki ve kameranın özgür hareketleri dâhil olma duygusuyla izlememizi sağlar. Godard’ın deneysel filmlerinden biri olarak kabul edilir, kadın bu deneysellikte hep kırmızıdır. Une femme est une femme, “kadın ne ister” sorusu üzerine yoğunlaşırken, karmakarışık kadın ve erkek ilişkisi içerisinde şekillenir. İlişkiler yumağındaki tüm duyguları, müzikalite eşliğinde perdeye aktarır.

 

 

Nefret – Le mépris (1963)

 

“Bu, karmaşık şeyler hakkında basit bir film.”

Godard’ın estetik tavra, kadın-erkek ilişkisine ve toplumsal hiyerarşiye en fazla sataştığı filmdir. Alberto Moravia’nın romanından uyarlanmıştır. İnsan ilişkilerine ve kültürel farklılıklara karşı ciddi eleştirilerde bulunur. Le mépris, film içerisinde film olduğu için biraz daha anlaşılması zordur. Godard, her şeyi sanki seyircinin inisiyatifine bırakmıştır.

Yukarıda da bahsettiğimiz gibi film içerisinde film olmasından kaynaklı; Godard, Le mépris üzerinden sinemayı eleştirmiştir. Bundan kaynaklı da filmde kullanılan ilk teknik, “Diegesis” durumudur. Günümüzde ya da geçmişte de sinemada tek evren, tek mekân, tek olay kullanımı yaygındı. Sinemada birden fazla evren, zaman ve mekân kullanımına da “çoklu diegesis” adı verilir. Godard’ın ilk filmlerinde bu sıkça karşımıza çıkar, Le mépris’de bu bakımdan katmanların yoğun kullanıldığı görürüz.  Godard sineması, hem mizahçı hem de alaycıdır.

Le mépris, tüm toplumlara eleştiri niteliğindedir. Film içerisindeki çıplak sahneler de bu eleştiriye hizmet ediyor. Godard’ın hemen hemen bütün filmlerinde fahişe konusunu görüyoruz. Godard, filmlerinde toplumda kadınların ötelenmesini işlemiştir. Le mépris’de fahişelik bir erkek üzerinden verilir. Paul Javal, sinemaya bakışını, hayata ve ideolojik görüşlerinin hepsini yabancı birinin eline teslim eder. Paul Javal, aslında para için bunu yapmamıştır. Godard, tam da bu noktada sosyoekonomiye, bireyin çaresizliğine ve sinema sektörüne eleştirilerini yöneltir. Ama aslında en büyük eleştiriyi, sinemaya yapar.

Le mépris, kadınların sinemadaki konumu açısından oldukça önemli bir filmdir. Godard’ın filmlerinde kadın, erkeklere göre daha bilinçlidir. Filmlerindeki kadınlara dikkat edersek, verdikleri kararları kendi iradelerindedir. Yani Godard filmlerinde kadınlar, hep özgür biçimde şekillenmiştir. Filmin kadrosunda Brigitte Bardot ve Alman yönetmen Fritz Lang de bulunuyor.

 

Çılgın Pierrot- Pierrot le Fou (1965)

– Neden böyle üzgün görünüyorsun?

+ Çünkü sen bana kelimelerle konuşuyorsun, ama ben sana hislerimle bakıyorum.

Filmin başrolünü Jean-Paul Belmondo ve Godard’ın o dönemki karısı Anna Karina paylaşıyor. Filmin ana karakterleri olan Ferdinand ve Marianne, bariz şekilde À bout de souffle’daki çifti andırır. Pierrot le Fou’nun iki başrol oyuncusu Anna ve Belmonda, Goadard’ın ikinci uzun metrajlı Une femme est une femme’den bu yana bir araya gelmemişlerdir. Sinemanın sık sık burjuva sanatı olduğu ifade edilir. Godard, bu durumdan rahatsızlık duyması nedeniyle sanatsal üretimini bambaşka bir noktaya taşır. Onun sanat çizgisini farklı bir noktaya taşıdığını gördüğümüz en net film de Pierrot le Fou’dur.

Ferdinand, katıldığı bir burjuva davetinden sıkıldığı için davetten erkenden ayrılır, evine döner. Evde çocuklara bakmakla görevlendirilen, daha önceden tanıdığını öğrendiğimiz Marianne ile kaçma planı kurup bunu hemen faaliyete geçirirler. Ferdinand ve Marianne çifti, birbirine tamamen zıt karakterlerdir. Marianne duyguları, Ferdinand ise aklı ve mantığı simgeler. Filmde Marianne sürekli Ferdinand’a Pierrot diye seslendiğinde delirir, buradan onun duygularıyla yüzleşmekten hoşlanmadığını görürüz. Aynı zamanda filmde Fransız yönetmenin renkleri kullanımındaki ustalığı göze çarpar.

Film, klasik bir olay örgüsünden oluşmuyor. Pierrot Le Fou, Goadard’ın politik, dünyada ya da Fransa’da olup bitenlere dair gönderme yapması açısından oldukça önemlidir. Ferdinand ve Marianne’nin Vietnam Savaşı’na dair Amerikalı turistlere yaptıkları parodi, filmin önemli bölümlerinden biridir. Ferdinand sık sık bazı ressam ve yazarlara dair pasajlar okur, bu da filmin iç sesini oluşturur.

 

BONUS: Godard ve Ben-Le Redoutable (2017)

 

“Artist ve En İyi Yönetmen” kategorisinde ödül kazanan Michel Hazanavicius, biyografik filmin yönetmen koltuğunda oturur. Michel Hazanavicius, The Search ile politik filmler çekmeye çalışmış ama pek başarılı olamamıştır. Belli bir aradan sonra Fransız Yeni Dalga’nın en meşhur ismi Jean-Luc Godard’ın gençlik yıllarını ve Anne Wiazemsky ile olan ilişkisini yansıttığı dönem filmi ile geri döner. Godard’ın sinemaya karşı bakışından ziyade, politik görüşlerini yansıtmaya çalışmıştır.

Hazanavicius, Godard’ın filmlerinde kullandığı mavi, kırmızı ve beyaz renkleri biyografide sık sık geçmiştir. Filmde mizahi unsurların yanı sıra, dönemin Fransa’sının siyasi karışıklığına da oldukça fazla yer verilmiştir. Siyasi olayların üstünde çok durmasından mütevellit, Godard’ın sinema anlayışı üzerinde çok fazla durulmamıştır. Bu noktada biyografik film, amacından sapmış gibi gözüküyor. Yönetmenin başarılarını bir kenara koyarsak, elindekilerle daha farklı şeyler ortaya koyabilirmiş.

Anne Wiazemsky’nin otobiyografisinden uyarlanan filmde Wiazemsky’i Stacy Martin, Jean-Luc Godard’ı canlandırdığı biyografik filmlerle tanınan Louis Garrel canlandırır. Filmde Anne Wiazemsky ve Godard’ın aşkına tanık oluyoruz.

 

Not: 1968 yılında, Fransa’da kan gövdeyi götürürken öğrencilerin her zaman yanında olan, hükümetin de her zaman karşısında olan Yeni Dalga’nın önemli isimlerinden Godard ve François Truffaut, aynı yılda olaylar devam ederken Cannes Film Festivali’nin yapılacak olmasını protesto eder, öncesinde bildirilerini yayımlarlar. Festivalin kurucusu olan Robert Favre le Bret ilk önce, festivalin hangi koşullarda olursa olsun gerçekleşeceğini söyler, daha sonra arkasında yapılacak olan parti ve kokteyllerin kaldırılacağını söyler ama François Truffaut, Lelouch ve Godard duruşlarını hiç bozmadıkları için festival yarıda kesilir.

 

KAYNAKÇA:

1-) https://filmloverss.com/her-daim-yeninin-pesinde-jean-luc-godard/

2-) https://gq.com.tr/populer/izlemeniz-gereken-4-jean-luc-godard-filmi#p=2

3-) https://filmloverss.com/le-redoubtable/

4-) https://tr.wikipedia.org/wiki/Jean-Luc_Godard

5-) https://altyazi.net/rastgele-bir-film/rastgele-bir-film-nefret-le-mepris/

6-) https://filmloverss.com/kadin-kadindir/

7-) https://filmloverss.com/serseri-asiklar/

😎 https://altyazi.net/yazilar/yonetmen-portreleri/sinemanin-i%cc%87mhasi/

9-) http://iletisim.ieu.edu.tr/univers/?p=34609

 

Görsel: https://loeildelaphotographie.com/en/event/galerie-argentic-presents-la-lutte-continue/

 

Sosyal medyada paylaş

Birgül Tekin

2000 yılında Denizli'de doğdu. Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde eğitim hayatı halen devam ediyor. Edebiyat tutkunu. Küçük yaşlarından beri şiir ve deneme yazıyor. Fikir ve düşünce hayatında Ahmet Hamdi Tanpınar, Orhan Pamuk, Yaşar Kemal, Montaigne ve Halide Edip Adıvar etkilidir.
Published On: Ağustos 14th, 2021Categories: Kültür & Sanat, Sinema, Uncategorized0 Yorum

Leave A Comment