Hayao Miyazaki’yi, Japonya’nın ya da tüm dünyanın animasyon babası olarak tanımlamak hiç de abartılı olmayacaktır. 1979 yılında yönetmen olarak çıkış yaptığından bu yana naif ve tuhaf çocuk filmleri oldukça popüler olmuş ve kültürel simgenin ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir. Komşum Totoro gibi diğer filmleri bir prensip olarak farz edilirken Ruhların Kaçışı, Japonya’nın gelmiş geçmiş en çok gişe yapan filmidir. Miyazaki ve 1985’te kurmuş olduğu şirketi Studio Ghibli, adeta Japonya’nın Walt Disney’e verdiği bir cevap gibidir. Miyazaki tamamen özgün olduğunu birçok yönden kanıtlamıştır. Bir Miyazaki filmini ayırt edici yapan özellikler, bolca detay içeren manzaralardan oluşması ve bu manzaraları oluştururken kullandığı savaş, insanın doğaya karşı durduğu yer ve benliği gibi kavramlardır ve Miyazaki bunları incelikle işler.

Akademisyen Helen McCarthy, “İlk olarak, animasyonlar çok güzeller ve duygusal olarak çok açıklar, dört bir köşede bulunan tüm seyirciler bununla bağ kurabilir.” diyerek düşüncelerini paylaşıyor.

“İkinci olarak, filmler her yaştan seyirciye hitap ediyor. Bu sayede çocuklar filmleri izlemekten zevk alırken yetişkinler de onlardan bir anlam çıkartabilir ve üçüncü olarak söylemek gerekir ki, her biri başlı başına bir sanat yapıtı.”

Ruhların Kaçışı (2001): Küçük bir kız, ebeveynlerini kötü bir büyüden kurtarmak üzere kendini keşfedebileceği bir yolculuğa çıkar. 2003’te En İyi Animasyon Filmi Akademi Ödülü’nü kazandı.

Prenses Mononoke (1997): Savaşçı bir prenses, çok sevdiği ormanını kurtarmaya çalışır. Geleneksel Japon mitlerine eşlik eden Miyazaki ’nin kasvetli filmlerinden bir tanesi.

Komşum Totoro (1988): Bir ruhla arkadaş olan iki kız kardeşin tuhaf hikayesi. Film ve karakterleri, özellikle Totoro, pop kültürünün ikonları haline geldi.

Rüzgârlı Vadi (1984): Bir prenses, kıyametin ardından patlamak üzere olan bir savaşı durdurmaya çalışır. Barışçıl ve çevreci mesajlar vermesiyle oldukça övülmüştür.

Animasyonlarına kötü niyetli karakterler ve parlak zırhlı şövalyeler yerine,karmaşık baş karakterler eşlik eder. Ruhların Kaçışı’nda; Chihiro karakteri ürkek bir çocuk olarak ilk adımını atarken ruhani arkadaşı Yüzsüz, çekingen muhtaç bir karakterden evrilir.

Miyazaki, başkalarının filmleri için çizmeye başladığı 1960’larda bu karmaşıklık, endüstride yaygın değildi. 1965 yılında, robot bir prensesin kurtarılmasıyla sonlanan bir çalışmadan memnun kalmayınca fark edildi. Miyazaki, prensesin insana dönüştüğü alternatif bir son önerdi ve yapımcılar bu fikri beğenmiş gibi görünüyorlardı.

Tufts Üniversitesi, Japon animasyon uzmanı Prof. Susan Napier, “Miyazaki, insanlığa bambaşka bir uzay fantezisi nasıl olurdu, onu gösterdi. Endüstrideki insanlar onun ne kadar ilginç bir insan olduğunu anladı.” yorumunda bulunuyor. Hünerleri ve idari seçimleriyle, kendi filmlerini yapmaya başlamasıyla endüstride ün kazandı. Kısa sürede 80’li yıllarda gişe rekorları kıran başarılar elde etti. Ardından, 90’larda filmleri denizaşırı yayıldıkça uluslararası ün elde etti.

O, maliyetin düşük olduğu ve uzlaşmanın yaygın olduğu bir dünyada artistik kalite için yüksek standartlar oluşturarak, zahmetli animasyon okulunun günümüzde bile şampiyonu.

Barışçıl, çevreci, feminist

Miyazaki çocukken, 2. Dünya Savaşı sırasında bombalanan kasabası Utsonomiya’dan kaçmak zorunda kaldı. Savaş sonrası Japonya’da büyürken oranın hızla modernleşmesine ve bozuk kentleşme yaşamasına bizzat tanık oldu. Bu deneyimler, filmlerinde savaş karşıtı ve çevre dostu mesajlar veren Miyazaki’de kalıcı etki bıraktı.

Prof. Napier’in söylediğine göre, Miyazaki, yakın ilişkilerinin olduğu rahmetli annesinden esinlenerek yarattığı güçlü kadın karakterleriyle de biliniyor. Japon animelerinde yaygın olarak görülen shoujo (genç kız) kahramanlarının aksine Miyazaki’nin karakterleri ne çocuklaştırılmış ne de cinselleştirilmiştir. Prof. Napier, “Karakterleri siyasi kılık giydirilmiş erkekler değil; şefkatli ve merhametli, bağımsız, zeki ve meraklı kadın karakterlerdir.” diyor.

O, genç sanatçıları etkiledi ve etkilemeye devam ediyor

Miyazaki’nin filmleri, konularının derinliğinden ziyade sessiz masumiyeti ve genç seyirci kitlesine olan saygısı ile bilinir. “1970’den beri arkadaşlarımla yapmaya çalıştığımız şey, filmi yaparken denemek ve biraz sakinleşmek; gürültülü ve dikkat dağıtıcı şeylerle filmi doldurmamak. Ve çocukların duygu ve hislerinin götürdüğü yolu izlemek.” (2002’de yaptığı bir röportajdan.)

“Eğer neşeye, şaşkınlığa ve empatiye sadık kalırsan şiddet hissiyatı gütmene ve onu harekete geçirmene gerek yok. Onlar seni takip edecektir. Bizim prensibimiz budur.”

Kişiliği nice yeni nesil animatörleri etkisi altına aldı. Özellikle, ABD animasyon stüdyosu Pixar’ın kurucusu olan John Lasseter’i ve 2016’da gişe rekorları kıran Senin Adın isimli filmin sahibi Makoto Shinkai’i. Miyazaki -söylenenlere göre en az altı kez- emekli olmaya çalıştı. Ancak görünen o ki, henüz öykülerini anlatmayı bitirmeye hazır değil. 2015 yılında üzerinde çalışmaya başlayıp, 2018’de bizlere sunduğu bir kısa film olan Boro the Caterpillar, yirmi yıllık bir gelişme sürecine dayanıyor. İnzivaya çekilen yönetmen, basına verdiği birkaç röportajda film yapmaya devam etme ihtiyacı hissettiğinden bahsetti.

“Çocukların ruhlarının, geçmiş jenerasyonların yaratmış olduğu tarihsel anıların birer mirasçısı olduğuna inanıyorum. Onlar büyüdükçe ve gündelik dünyayı daha fazla deneyimledikçe, anıları daha derine batıyor. O en dipteki seviyeye ulaşan bir film yapmaya ihtiyacım var.” (2005)

“Eğer bunu yapabilseydim, mutlu bir şekilde ölürdüm.”


Kaynakça: https://www.bbc.com/news/world-asia-38074088

Sosyal medyada paylaş

Yaren Ilgın Türk

Lise öğrencisi. Yabancı dil okuyor. Giresun'da yaşıyor. Ortaokul dönemlerinde verdiği kararla, Yabancı dil okumaya karar verdi ve asla pişman değil. Karşılaştığı bütün dillere hayranlık duyar ve araştırmadan duramaz. Bol bol dizi, film izlemeyi sever ve Instagram'da ön eklemelerinde paylaşmayı da unutmaz. Hayvan belgeselleri -özellikle su altı- izler. Film ödül törenlerini kaçırmaz ve kendince eleştirmekten de geri kalmaz. Küçüklüğünde duvar karalamasıyla başlayan resim aşkı tuval -ve yine duvar- boyayarak devam eder. Müzik dinlemeden bir gün bile geçirmez. Kitap okumayı çok sever. Tür ayırt etmeksizin okur. Hayatının geri kalanında da bu alışkanlığından vazgeçmemeyi ümit eder. Zamanının çoğunu hayal kurarak geçirir. Gelecek için güzel hayalleri vardır ama anı yaşamayı da unutmaz.
Published On: Mayıs 18th, 2020Categories: Kültür & Sanat, Sinema0 Yorum

Leave A Comment