“İzmler idrakimize giydirilen deli gömlekleridir.”

                                                                   Cemil Meriç

Hayatımızın her yerinde, bulunabilen her kelimenin sonuna sürekli “izm” koyuyoruz. Bu şekilde biz de artık birer “ist” olabiliyoruz. En çok izm kimde, en kaliteli ist kim yarışı içindeyiz adeta. Adlar, fikirler, davranışlardan önce, tabiri caizse “Necisin sen?” sorusuna cevap arıyoruz karşılaştığımız herkeste. İzmlere gidiyoruz, istleri buluyoruz. O da ne? E olmaz ama o karşı izmin isti. Neyse artık biraz daha bekleyelim bizim mahallenin istini bulmak için.

Kimlik Nedir?

Kimliğimizi biz mi yaratırız yoksa doğduğumuz anda belli midir? Bu soru cevabı ikisi de olan bir soru olarak hayatımızda yer alır. Nerede doğduğumuz, cinsiyetimiz, ten rengimiz, sahip olduğumuz genetik hastalıklar ve daha birçok özelliğin hiçbirini biz seçmeyiz. Dünyaya geliriz ve böyleyizdir. Zaman içerisinde toplum bize, bu özellikleri sahiplenmemiz gerektiğini ve bizim bunlardan ibaret olduğumuzu dayatır. Toplum, seçimlerimizi hiçe saysa da kimliğimizin bir parçası da tamamen bizim seçimlerimizle oluşur. Dahil olduğumuz gruplar bizim kimliğimizin çok önemli bir parçasını oluşturur. Seçtiğimiz ve seçemediğimiz her özellik toplanarak bize kim olabileceğimize dair bir havuz sunar ve biz bunların içerisinden seçtiklerimizi alır benlik tanımımıza koyarız. Bu da “Ben kimim?” sorusunun cevabını verir.

İçimizdeki Canavarlar

Amin Maalouf, Ölümcül kimlikler kitabında, kitabın adında da olduğu gibi bizi oluşturan kimliklerin ne kadar ölümcül derecede tehlikeli birer canavara dönüşebileceğinden bahsediyor. Kimliklerimiz, aynı zamanda bizim aidiyetlerimizdir. Toplum, bizi aidiyetlerimizle sınırlarını çizdiği dar hücrelere kapatır. Bizi yine özgür bırakabilmek, o hücreye koyanların elindedir fakat bunu yapmazlar çünkü kendilerine de bu şekilde yapılmıştır ve öğrendiklerinden fazlasını yapmaya çabalamazlar. O küçük hücrede kimliklerimizle o kadar çok zaman geçiririz ki biz de kendimizi onlar üzerinden katı bir şekilde tanımlarız. Bu da kimliklerimiz ve biz arasındaki bağı güçlendirir. Bu güçlü bağ bize tek bir seçenek bırakır; kimliklerimizi ölümcül bir canavara çevirmek pahasına da olsa onları korumak.

Kişi için kimlikleri her zaman eşit düzeyde ön planda değildir. Ne zaman ki bir kimliğimiz aşağılandı, değersizleştirildi veya bunun üzerinden saldırıya uğradık; o kimliğimizi ön plana çıkartırız ve kendimizi birincil olarak o kimlik üzerinden değerlendirmeye başlarız. Bu ön plana çıkan ve çıkışı, tehlikede olduğu için olan kimlik de karşısına gelecek her türlü kimlik ve bu kimliklerin sahibi olan kişiyi yok etmeye hazırdır. Aşağılanan her kimlik ölümcül olabilir.

Her Şeye Rağmen Kimlik Edinmek

Her ne kadar ölümcül olabilecek olsalar da aynı anda kimliklerin kişinin aidiyetleri oluşu, kişileri onlara daha da bağlı tutar. Ne kadar çok kimlik, o kadar çok tehlike tehdidi olsa da kişiler kim olduklarını net kalıplarla tanımlayabilmeyi çok önemserler. Sahip oldukları özellikleri kategorize edip; bu kimliklerden daha fazlasına sahip olmak isterler. Çünkü bu, kişiyi birçok kafa karışıklığından ve kendini tanımanın virajlı yollarından kurtarır. Kendine kim olduğunu sorduğunda detayına girmeden sadece kimlik sıfatlarını kendine sayabilmek kişilere çok büyük bir rahatlık gibi gelir. Özellikle ergenlik çağındaki bireyler, kendi kimliklerini oluşturma aşamasında kimlik edinimini genellikle gruplara dahil olarak yaparlar. Bunu yapanlar tabii ki sadece ergenlik dönemindeki bireyler değildir, her yaş grubundan kişinin bu yolu sıklıkla tercih ettiğine tanık olabiliriz.

Gruplar üzerinden kimlik edinimi yapmak, kişinin kendine dair sıfatlar edinebilmesinin çok daha uğraşsız bir yoludur. Grupların sınırları bellidir, normları vardır, dahil olan biri isen sahip olman gereken bütün özellikler nettir. Soru işareti bırakmaz. Böylece çok daha uğraşsız bir aidiyet edinilmiş olur. Hem de gruplara dahil olmanın kimlik tehdidi açısından çok daha fazla risk içermesine rağmen bu kolaylık ve netlik ile kimlik edinebilme fırsatı kişiyi kendine çeker.

Dahil Olunan Grubun Kusursuzluğu

Hepimiz içinde bulunduğumuz grubun en doğru grup olduğuna inanırız. Kendi dahil olduğumuz grubun üyelerinin veya doğrudan grubun, konu ayırmaksızın zafer elde etmesini isteriz. Ait olduğumuz ve benliğimizi tanımladığımız grupların önde olması bizim için çok önemlidir. Henri Tajfel ve arkadaşları bir grup oluşması ve bu grubun aidiyet oluşturması için gereken minimal koşulları belirlemek için “Minimal Grup Paradigması” deneyini gerçekleştirmişlerdir. Bu deneyde araştırmacılar tamamen rastgele seçim yöntemiyle gruplar oluşturmuştur. Daha önceden de birbirini hiç tanımayan bireyler gerçek olmadığını bildikleri parayı kişilere dağıtmaları istendiğinde ne kadar adil olma çabasına girseler de dahil oldukları gruptaki kişilere biraz daha fazla para vermişlerdir. Bu deneyle birlikte; ne koşullarda oluşmuş olursa olsun ‘dahil olduğum grup kusursuzdur’ düşüncemiz deneysel bir şekilde de kanıtlanmıştır.

İzmlerin Hapsindeyiz

İzmler benliğimizi oluştururken dahil olabileceğimiz gruplar içerisinde en “adı olan” ve sınırları belli olup bilinenleridir. Bu yüzden birer izm çatısı altına girmek kişilere kimlik ediniminde en kestirme yolu sunar. Fakat bu kadar sınırı belli olan ve kişilere bu kadar net kimlikler sağlayan izmler öldürücü olmak konusunda rakipsizdirler. Bir kimliğin, aidiyeti bu denli güçlü kılıp öldürücülüğünün az olmasını beklemek hata olur. İzmler bize “doğru budur, yanlış budur, yapılması gereken buradadır” der. Birnevi izmler kişiyi karanlık bir odaya koyuyor. Kişi odadaki eşyaların yerlerini, kolonları, duvarları karanlıkta gözünün alıştığı kadarıyla görüyor. Dışarıdan biri gelip bir yere ışık tuttuğunda oradaki kusurları gösterdiğinde ise gözü izm karanlığına alışmış kişinin gözünü alıyor o ışık. Sinirleniyor, kızıyor, ışığı kapattırıyor en olmadı kendisi gözlerini sımsıkı kapatıyor ve yine gözünün alıştığı karanlık odada, gördüğü kadarıyla yetinmeye devam ediyor. Yani izm; kişiyi nereye koyduysa, ışığı ne kadar açtıysa kişi orada yaşamaya mecbur kalıyor.

Ezber cümleler, alışılmış savunmalar, kalıplaşmış mantık yürütmeler, hiçbiri farklılaşmayan görüşler ve daha birçok aynılıkla oluşuyor izmler. Bireysel görüşlerin, farklılıkların varlığı hiçe sayılıp aynı cümlelerin hep bir ağızdan söylendiği birer topluluk olarak var olan izmler, bir noktadan sonra da hazır bilgiyi sundukları kişilerin düşünme becerilerini köreltip kendilerine daha da bağımlı hale getiriyorlar.

İzmler genellikle ideal dünyayı sunduklarını iddia ederler. Kişileri, ist olunduğu takdirde ideal dünyanın kurulması için sonsuz emek harcamış ve artık vicdanı rahat bir şekilde yaşamayı hak eden kişiler olduğuna inandırırlar. Halbuki her izm ideal dünyasını kendi açısından ve kendi önemli gördüğü noktasından ele alarak kurar. Karşısında ne vardır, başka önemli noktalar nelerdir, diğer yandan baksak ne göreceklerdir. Bunları düşünmezler bile. İçinde bulunan kişilerin de bunları düşünmesini istemezler. Bunları düşünmek, bunları görmeye çabalamak izmin açığını bulma ihtimalidir. Bunu kişi de istemez. Bu kadar ait olunan izmin kusurunu bulmak korkunçtur. Dahil olunan izmin kusursuz olmadığını fark etmek izmin bir kişi daha azalmasına ve kişinin alıştığı ve güvende olduğunu düşündüğü o karanlık odadan çıkıp ucunu bucağını bilmediği fikir denizlerine açılmasına sebep olabilir. Bunun ne kadar korkutucu ve zor olduğunu, Esaretin Bedeli filmindeki karakterlerin hapishaneden çıkışları ile kişinin dahil olduğu izmin kusurları görmesi durumu eşleştirerek biraz daha somutlaştırabiliriz.

İzmler kadar kolay kimlik edinmeyi sağlarlarsa sağlasınlar ve ne kadar günümüz dünyasının hakimi olurlarsa olsunlar her zaman kişilerin düşünsel yapılarına zarar verecek oluşumlar olacaklardır. Bireylerin her kelimesi ile dünyaya dair, hayatın içindeki her konuda kendilerinin oluşturduğu bir düşünce yapısının yerini hiçbir izm tutamayacaktır. Öznel fikirlerle ve farklılıklarla geliştirilebilecek bir dünyamız varken izmlerin esiri olan tek yönlü düşüncenin esiri olan bir dünya ve insanlar tamamen kendimizi ve geleceğin fikir yapısını harcamak olacaktır. İzmlerin üzerinde düşünen insanlar mümkündür, izmlerden öte güzel bir dünya böyle var olacaktır.

Görsel Kaynak: Gary Waters

Sosyal medyada paylaş

Deniz Bayramoğlu

Ent Dergi Kültür&Sanat editörüdür. Uludağ Üniversitesi Psikoloji Bölümü öğrencisidir. Okuduğu bölüme aşıktır. Küçük yaşlarından itibaren resim ve edebiyat alanları ile ilgilenmiştir. Özellikle sanat tarihi, sanat felsefesi, resim ve grafik tasarım alanlarında kendini geliştirmeye çalışmaktadır. TPÖÇG, Nilüfer Gençlik Meclisi, Nesin Köyleri, Bambu Gönüllü Eğitim Platformu, Türk Psikologlar Derneği, Bir Küçük Mucize Derneği, Enstitü Fabrika gibi topluluklarda gönüllü olarak yer almış ve yer almaya devam etmektedir. Sanatın ve sevginin gücü ile başka bir dünyanın mümkün olduğuna inanmaktadır.
Published On: Kasım 10th, 2020Categories: Bilim, Psikoloji0 Yorum

Leave A Comment