Bu yazıya başladığımda genel itibariyle Yeni Dalga İran Sineması akımını ve önde gelen sanat filmlerini kaleme alacaktım. Fakat sıra İran’daki kadın yönetmenlere geldiğinde toplumda yerleşik toplumsal cinsiyet rollerini sorgulayan, kendi hayatlarındaki tecrübeleri temel alarak kadın yaşamlarını erkeklerden farklı sunan, ataerkil zihniyetin eleştirisini yapan yönetmenlerin filmlerini tek bir yazıda aktarmanın yetersiz olacağını, genel bir sinema yazısındansa kadın yönetmenleri özelde ayrıca ele alarak İran sinemasında kadın bakış açısını daha iyi aktarabileceğimi düşündüm.

Her ne kadar çekim aşamasında karşılaşılan engeller ve film yayınlandıktan sonra maruz bırakıldıkları baskılar dahilinde film çekebilmek için sansür gibi engellerle mücadele etmek zorunda kalsalar bile bütün bunlar yaptıkları eserlerin dünyaca yayılmasını engelleyemedi. Kadınlar en çok ezildikleri yerden baş gösterdi, yok sayılmaya çalışılan güçleri ve kabiliyetleri rejimin tüm engellerine rağmen İran sinemasında sindirilemedi. Yönetmenlerin hepsini sırasıyla kronolojik olarak ele almayacağım fakat İran sinemasının köşe taşlarını oluşturmuş ve belki bazılarının adını ilk defa duyacağınız kadın meselesi ve ataerki için mücadele etmiş yönetmenlerden bahsetmek istiyorum.

Öncelikle bahsetmek istediğim yönetmen, Türkiye’de oldukça bilinen, izlenmediyse bile çocukluğundan beri sistematik bir şekilde tacize uğrayan kadının tecavüzcüyü öldürmesi üzerine idamla yargılandığı mahkeme sahnesine ait kesitlerini sosyal medyada gördüğümüz 2013 yapımı Kızlar Bağırmaz filminin yönetmeni Pouran Derakhshandeh. 1951 doğumlu olan yönetmen İran’ın Kürt bölgesi olan Kirmanşah’ta dünyaya gelmiştir. Tahran’daki Televizyon ve Sinema Yüksek Okulu’ndan yönetmenlik mezunudur. Meslek hayatına belgesel çekerek başlamıştır. 1986’da ilk uzun metraj filmi Rabate’yi çekmiştir.

Uluslararası toplumu kasıp kavuran yönetmenlerden Samira Makhmalbaf, 17 yaşında The Apple (Elma) ile Cannes’da yarışan en genç yönetmen oldu (1998). İlk filmi olan Elma (1998) için “Kızların hikayesi benim için bir metafor halini aldı. Onlar İran’da yaşayan bütün kadınları temsil ediyordu. Onlarla aynı mahallede yaşayan diğer kadınların da pencerelerinde kalın demirlikler var. Onlar da çador (İran’da kadınlar tarafından giyilen bir çarşaf) giyiyor. Onlar da hapishanedeler aslında. Toplumda bir rol oynamak konusunda erkekler kadar özgür değiliz” sözleriyle bahsetti. 21 yaşında ikinci filmi Blackboards (2001) ile Cannes’da ve iki yıl sonra Taliban yönetiminden sonra yapılan ilk uzun metrajlı film olan At Five In The Afternoon [1](2003) ile tekrar jüri ödüllerini kazandı. Kendine

[1] Film Taliban’ın yenilgisinden sonra Afganistan’da eğitim almaya çalışan genç bir kadının hikayesini anlatıyor.

Oyunculuk eğitimi almamış ve genelde filmin çekildiği yerde yaşayan yerel halka filmlerinde yer veren Mahmalbaf, bu gerçekçi sinema anlayışını şiirsel bir çerçeve ile özgün bir sinemaya dönüştürdü.

Çalışmalarında toplumsal gerçekleri güçlü kadın bakış açılarından inceleyen uluslararası üne sahip bir feminist film yapımcısı Tahmineh Milani, 2001 yılında “anti-devrimci” duygular nedeniyle hapse atıldı. Bu kadar çok kısıtlamanın olduğu bir ülkede film yapımı tehlikeli bir iş olabilmektedir. Coppola ve Scorsese gibi büyük isimler de dahil olmak üzere uluslararası film topluluğunun baskısı nedeniyle sonunda serbest bırakıldı. Milani’nin filmlerine gelecek olursak fazla bilinmeyen ve her kadının kendinden bir parça bulacağına emin olduğum için izleminizi tavsiye edeceğim iki filminden bahsetmek istiyorum: İki Kadın (Do Zan) ve Gidilmemiş Yollar (Rahaye Narafte). İki kadın filmi tam olarak takıntılı bir erkeğin bir kadının hayatını ataerkil zihniyetinin nirvanada olduğu bir sistemde nasıl mahvedebileceğinin en acı örneklerinden biri olmasının yanı sıra hem İki Kadın hem de Gidilmemiş Yollar aslında günümüzde kadınların şiddet gördükleri için eleştirildiği argümanlardan biri olan “kadınlar da düzgün erkek seçsin” sözünü çürüten, “iyi ve efendi görünümlü” bir erkeğin aile sisteminin içine girdiğinde bir kadının kişiliğini ezerek nasıl benliğini ortadan kaldırmaya çalıştığını trajik bir şekilde gözler önüne sermektedir.

Son olarak da aslında en başta hem tarih olarak hem de bilinilirlik açısından, anmam gereken isimden şimdi bahsedeceğim. Füruğ Ferruhzad, İran’ın 20. yy’de yetiştirdiği en önemli kadın şairlerden olmasının yanı sıra sinema dalında da 1962’de bitirdiği Ev Karadır (Khaneh Siah Ast) filmi İran coğrafyasında bir kadının çektiği ilk filmdi. Bir cüzzam hastanesindeki hayatı anlatan

Ev Karadır filmi Füruğ’nun yönetmenliğini yaptığı tek film olmasına rağmen İran Sinemasında Yeni Dalgayı başlatarak İran sanatseverlerinin de büyük ilgisini çekti. Eşsiz bir cinéma vérité [1](gerçek-sinema) , lirik sinematografi ve şiir kombinasyonuyla ortaya yeni türden bir film yapımının önünü açmış oldu.


Kaynakça:

Gül Yaşartürk: Kadın Yönetmen Olmak Üzerine Bir İnceleme https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/203695

Mariam Bassiri. Women in the Iranian Cinema http://www.iranchamber.com/cinema/articles/women_iranian_cinema.php

[1] Gerçeği ortaya çıkarmak veya kaba gerçekliğin arkasına gizlenmiş konuları vurgulamak için doğaçlamayı kamera kullanımıyla birleştirir. Gerçeklik etkisini arttırma iddiasının yanı sıra doğrudan, dolayımsız, “şeffaf” biçim (seyirci biçimi görmeden konuya odaklanabilir), yorumsuz, gözlemcidir.

Görsel:
Listal, Persian Film Festival
Gallery of Persia Film Distribution

Sosyal medyada paylaş

Aysa Ersöz

Published On: Eylül 15th, 2021Categories: Kültür & Sanat, Sinema0 Yorum

Leave A Comment