Rekor sıcaklar, ısı kubbeleri, orman yangınları, sel felaketleri… 1,5 yılı aşkın süredir içinde bulunduğumuz küresel pandemiden yer kaldıkça ülkemizde ve tüm dünyada manşetlere yansıyan bu doğa olayları maddi zararının yanı sıra bitki, hayvan, insan demeden can alıyor. Halihazırda zayıf ve biçare olan doğamıza iyileşmesi zor darbeler vurmaya devam ediyor. İşin kötüsü, gezegenimiz ısınmaya devam ettikçe bu olaylar hem sıklığını hem de etkisini arttıracak ve içindeki tüm yaşam ile Dünya, kendini bir varoluş mücadelesi içinde bulacak. Nitekim, uzak gelecekte yaşanması olası bir varoluşsal krize dair uyarılar ve alınması gereken önlemler son 50 yıldır bilim insanları, ekonomistler ve diğer uzmanlar tarafından dile getirilmiş ancak dikkate alınmamışlardır. Doğanın kudretinin dokunulmazlığı inancıyla sınırsız ekonomik büyüme ve konforunun peşine düşen insanlık, sera gazı emisyonlarını büyük ölçüde azaltmak, küresel ısınmayı durdurmak ve iklim kriziyle mücadele etmek için küresel olarak alınması gereken önlemler konusunda son derece yetersiz kalmıştır. Bugün geldiğimiz noktada ise artık tartışılmaz bir gerçek olan insan kaynaklı iklim değişikliğinin etkilerini yaşıyor ve varoluşsal krizinin kıyısında duruyoruz.

IPCC’nin geçtiğimiz ağustos ayında yayınladığı 6. Değerlendirme Raporu’nun (AR6) İklim Değişikliğinin Fiziksel Bilim Temeli adlı ilk kısmı, küresel iklim değişikliğinin bilimsel temelleri, iklim değişikliğine neden olan etkenler ve geleceğe dair çeşitli senaryoları ile bu varoluş mücadelesinde nerede durduğumuzu ve gelecekte neler ile karşılaşabileceğimizi net bir şekilde ortaya koyuyor. 66 ülkeden 234 bilim insanının kaleme aldığı, 2000’den fazla bilimsel makalenin incelendiği 4000’i aşkın sayfalık rapor, şimdiden dünyanın birçok yerinde iklim değişikliğinin buzullar, denizler, okyanuslar ve atmosferdeki eşi benzeri olmayan etkilerini gözler önüne seriyor ve gelecekte karşı karşıya kalacağımız iklimin bugün vereceğimiz kararlara bağlı olduğunun altını çiziyor.

Bu yazıda, IPPC birinci çalışma grubuna ait İklim Değişikliğinin Fiziksel Bilim Temeli adlı raporun Politika Yapıcılar için özet isimli bölümünde geçen konuları inceleyecek ve rapordaki temel bulgulara değineceğiz.

Neredeyiz?

Raporda, iklim değişikliğinin 2021 yılında geldiğimiz noktada durum insanlığın etkisinin atmosferi, okyanusları ve kara parçalarını ısıttığının artık tartışılmaz bir gerçek olduğu dile getiriliyor. Çeşitli sera gazlarının atmosferdeki yoğunluğunun 19750’lerden günümüze kadar olan süreçte artışı ve insan kaynaklı oluşu, sahip olduğumuz tüm teknoloji ve bilgi birikimiyle kanıtlanmıştır. Başta karbondioksit, metan ve azot oksit olmak üzere atmosferdeki sera gazı yoğunluğunun artması, gezegenimizde artan sıcaklıklar, eriyen buzullar, yoğun yağış rejimleri, yükselen deniz seviyesi ve iklimlerin değişimi gibi biyosferdeki dalgalanmalar olmak üzere çok farklı şekillerde kendini göstermektedir. Tüm bu değişikliklerin, binlerce yıldır benzeri görülmemiş olmasının yanı sıra bazılarının artık kaçınılamaz ve geri döndürülemez oluşunun raporda sıklıkla altının çizilmesi, çoğu kesimlerce raporun adeta insanlık için son bir kırmızı alarm verişi olarak nitelendiriliyor.

Artan Sıcaklıklar

Yapılan araştırmalar ve gözlemler, son 40 yılın 1850’lerden bu yana geçmiş her 10 yıla göre daha sıcak olduğunu ortaya koymaktadır. Rapora göre bugün geldiğimiz noktada küresel yeryüzü sıcaklığı ise, baz olarak aldığımız 1850-1900 dönemine göre yaklaşık 1.09°C artış göstermiş ve kara parçalarındaki sıcaklık artışı okyanusa göre daha fazla olmuştur. Küresel yeryüzü sıcaklığındaki artışın 2011 yılında yayınlanan AR5 raporuna göre daha fazla olması, sadece 10 yılda dahi atmosferdeki sera gazı birikiminin hızla artmaya devam ettiğinin bir göstergesi aslında.

Sıcaklık artışını biraz detaylandıralım. Bilindiği üzere, karbondioksit başta olmak üzere sera gazı olarak adlandırılan ve hayvancılık, ulaşım, sanayi gibi birtakım insan faaliyetleri ile atmosfere salınan bu gazlar birikerek gezegenimize çarpıp daha sonra yansımaya çalışan güneş ışınlarını tutarak dünyanın ısınmasına neden olurlar. Öte yandan, asıltılı uçunlar ya da bildiğimiz adıyla aerosol tanecikleri, güneş ışınlarını tutmak yerine yansıtarak uzaya dönmelerini sağladıkları için gezegenin soğumasına yardımcı olmaktadırlar. Ancak; kömür dumanı, araba egzozu gibi aerosol’ların hava kirliliğine sebebiyet vermesi ve soğutucu etkilerinin düşük olması sebebiyle küresel ısınmaya karşı bir yanıt ya da pozitif bir etken olarak görmemiz zor. Dolayısıyla 1.09°C olan küresel yeryüzü sıcaklığı, aslında sera gazlarının ısıtıcı etkisinin aerosoller tarafından kısmi olarak azaltılması ile elde edilmiş bir rakamdır. Hava kirliliğinden muzdarip pek çok şehir ve kasabalarda aerosollerin azaltılması ile ilgili yapılan çalışmalar göz önünde bulundurulduğunda da gelecekte aerosollerin atmosferdeki yoğunluğunun azalmasıyla sıcaklık artışlarının hızını arttıracağını ve küresel ısınmanın etkilerini gelecekte daha çok hissedeceğimizi öngörebiliriz.

IPCC raporundan alınmış yukarıdaki tablo, küresel ısınmaya insan etkisini çok net gözler önüne seriyor. Mavi ile gösterilen kısım sadece doğal sebeplerden ötürü gerçekleşen ısınmayı, kahverengi kısım ile insan faaliyetleri sonucu gözlemlenen ısınmayı gösteriyor.

Gezegenimiz, en az son 2000 yıldır görülmemiş bir oranda ısınmaya şahit oluyor.

Dünya’da bıraktığımız izin ne kadar büyük olduğunu anlamak için gezegenin statükosuna göre değişimlere değinmek gerekiyor. Örneğin, atmosferdeki karbondioksit yoğunluğu en az 2 milyon yıldır bu kadar fazla olmamıştı ve metan ve azot oksit yoğunluğu en az 800.000 yıldır bugün gözlemlenen seviyelere hiç ulaşmamıştı. Küresel yeryüzü sıcaklığı ise son 2000 yıldır, 1970’ten beri geçen 50 yılda hiç artmadığı kadar arttı ve geçtiğimiz son 10 yıldaki (2011-2020) sıcaklıklar, yaklaşık 6.500 yıl önceki en son birkaç yüzyıllık sıcak dönemden daha sıcak. Tahmin edilenlere göre Dünya en son 125.000 yıl önce bu kadar sıcaktı.

Eriyen Buzullar, Isınan Okyanuslar ve Yükselen Deniz Seviyeleri

IPCC raporunda, insan faaliyetlerinin çok büyük ihtimalle 90’lardan beri küresel olarak gözlemlenen buzullardaki çekilmeden, Arktik’teki deniz buzlarının azalmasından, Kuzey yarımkürede bahar aylarındaki kar örtüsünün azalışından ve Grönland kar örtüsünün erimesinden sorumlu olduğunu belirtiyor. 1950’lerden bu yana neredeyse tüm dünyadaki buzulların eşzamanlı olarak geri çekilmesi, en azından son 2.000 yılda benzeri görülmemiş bir küresel olay.

Küresel okyanusların üst seviyelerinin (0-700m) 1970’lerden beri insan kaynaklı sebeplerden ötürü ısındığı, antropojenik karbondioksit salınımının okyanusların asitlenmesine neden olduğu ve okyanuslardaki oksijen seviyesinin düştüğüne dair ciddi kanıtlar bulunuyor. Okyanusların, en son 11.000 yıl önce bu kadar sıcak ve en az 2 milyon önce bu kadar asidik olduğunu düşünürsek, sebep olduğumuz değişimin ne kadar şiddetli olduğunu kolayca görebiliriz.

Okyanusların ısınması, asitlenmesi ve oksijen seviyesinin düşmesi birbirine bağlı olduğu gibi pek çok negatif etkiyi de beraberinde getiriyor. Atmosferdeki karbondioksit derişiminin artması, okyanusların yüksek miktarda ısıyı absorbe etmesine ve aynı zamanda havadaki karbondioksitin bir kısmının okyanus sularında çözünmesine neden olur. Daha çok ısı tutan ve içinde daha fazla karbondioksit çözünen okyanuslar, hem ısınır hem de daha asidik hale gelir. Okyanus sularının daha sıcak olması aynı zamanda suyun daha az oksijen barındıracağı anlamına gelir. Bu nedenle de atmosferde artan karbondioksit, okyanusların hem daha sıcak, hem daha asidik, hem de daha az oksijene sahip olmasına neden olur. Daha sıcak okyanus, mercanların beyazlamasına ve ölmesine neden olurken daha asidik sular mercanların iskelet oluşturmasını zorlaştırır. Deniz balıkları ve memeliler için üreme alanları olan mercanların kaybolması ile de tüm ekosistemi tahrip eder.

Öte yandan, buzulların erimesi ile okyanuslarda daha fazla miktarda su bulunması ve beraberinde ısınan suyun daha çok genleşmesi – hacminin artması- ile deniz seviyelerinin artışı olgusuyla da karşı karşıyayız. Günümüzdeki küresel ortalama deniz seviyesi, 1900’lerden bu yana 0.20 metre artış göstermiş ve artış hızı hızla artmaya devam etmektedir. Deniz seviyeleri, 2006-2018 arasında artış hızı 3.7 mm/yıl ile en az son 3.000 yıldır bu kadar hızlı bir artışa şahit olmamıştı.

Aşırı yağışlar, Sıcak Hava Dalgaları, Kuraklık ve Yangınlar

 İnsan faaliyetlerinin neden olduğu iklim değişikliği, şimdiden dünyanın her bölgesinde birçok ekstrem hava ve iklim olaylarına neden oluyor. Örneğin, 20. yüzyılın ortalarından bu yana gözlemlenen yağış değişikliklerine göre hem küresel ortalama yağış miktarı ve yağış miktarının artış hızı, hem de aşırı yağış olaylarının sıklığı ve yoğunluğu artış gösteriyor. Orta enlemlerde görülen fırtınalar her iki yarım kürede de kutuplara doğru kayıyor, kategori 3-5 olarak sınıflandırılan büyük kasırgaların oluşumu artıyor ve bu kasırgalarla birlikte aşırı yağışlar da artış gösteriyor.

Sıcak hava dalgaları dahil olmak üzere aşırı sıcaklıklar, 1950’lerden bu yana çoğu karasal bölgede daha sık ve daha şiddetli yaşanırken aşırı soğuklar ise daha seyrek ve daha hafif olmaya başladı ve raporda, bu değişimlere kesinlikle insan faaliyetlerinin neden olduğu net bir dil ile ortaya konmuştur. Benzer şekilde, son on yılda gözlemlenen bazı aşırı sıcak olaylarının, iklim sistemi üzerinde insan etkisi olmadan meydana gelmesi son derece düşük olacağı dile getirilmiştir. Ayrıca insanoğlu, gezegende bıraktığı etkisi ile, aşırı hava olaylarının gerçekleşme olasılığını artırmanın yanı sıra küresel çapta şahit olduğumuz hem tarımsal hem de ekolojik kuraklıklar, yangınlar ve hatta bazı bölgelerde yaşanan aşırı sel olaylarından da – büyük ihtimalle (!) – sorumludur.

Nereye Gidiyoruz? Olası İklim Gelecekleri:

IPPC raporunda aynı zamanda olası iklim geleceklerine dair tahminlere de yer vermiştir. Raporda değerlendirilen beş farklı senaryoda sera gazı (GHG) salınımı, arazi kullanımı ve hava kirletici salınımları seviyeleri gibi iklim değişikliğinin farklı antropojenik faktörlere göre iklimin olası tepkilerini ortaya koyuyor. Bu senaryolar dahilinde öngörülen sonuçlar, aslında yaşam şeklimizi ne kadar değiştirdiğimizde ya da değişmeyi reddettiğimizde karşılaşacağımız dünyaya ışık tutuyor.

Bu beş senaryodan kısaca bahsetmek gerekirse, iyimserden kötümsere doğru giden bir akış olduğunu söyleyebiliriz.

Yukarıdaki grafikle beraber dile getirildiğinde bordo ile çizilmiş çok yüksek emisyon senaryosunda karbon salınımı 2050 yılına kadar mevcut seviyenin iki katına çıkarken, karbon salınımı 2100’e doğru mevcut seviyenin iki katına kırmızı ile çizilmiş yüksek emisyon senaryosunda çıkıyor. Orta emisyon senaryosunda ise CO2 emisyonları yüzyılın ortasına kadar mevcut seviyelerde kalıyor. İyimsel olarak adlandırabileceğimiz düşük ve çok düşük emisyon senaryolarında ise 2050 civarında veya sonrasında CO2 salınımının net sıfıra düştüğü ve ardından değişen seviyelerde net negatif CO2 emisyonları ile “yaşamaya” devam ediyoruz.

Peki bu iyimser ve kötümser senaryolara göre ne tür kesin ve olası gelecekler ile karşı karşıyayız?

Küresel yeryüzü sıcaklığı, tüm emisyon senaryoları altında en azından yüzyılın ortalarına kadar artmaya devam edecek. Önümüzdeki yıllarda CO2 ve diğer sera gazı emisyonlarında ciddi azalmalar olmazsa, 21. yüzyılda – bilim insanlarınca ve Paris İklim Antlaşması ile dünya liderlerince bir dönüm noktası olarak belirlenen – 1,5°C ve 2°C küresel ısınma 2030’larda aşılacak.

Bazı bölgelerde aşırı sıcaklar, deniz ısı dalgaları ve yoğun yağış, tarımsal ve ekolojik kuraklıkların sıklığı ve yoğunluğundaki artışlar ve ayrıca Arktik deniz buzu, kar örtüsündeki azalışlar gibi iklim sisteminde halihazırda meydana gelen birçok değişiklik, artan küresel ısınmayla doğrudan ilişkili olarak daha da büyüyecek. Hatta Artik’in ısınması, kuraklıklar ve sıcak hava dalgaları gibi bazı değişiklikler, ısınmayı 1,5°C’ye sabitlesek bile gerçekleşmeye devam edecek.

Gezegenimiz ısındıkça, her bölgenin hava ve ikliminde giderek artan bir şekilde eşzamanlı ve çoklu değişiklikler yaşayacağı tahmin ediliyor. Yani, hava ve iklimdeki değişiklikler, 2°C’de 1.5°C’lik küresel ısınmaya kıyasla daha yaygın ve daha yüksek ısınma seviyeleri için daha da yaygın olacak.

Geçmişteki ve gelecekteki sera gazı emisyonlarından kaynaklanan birçok değişiklik, özellikle okyanus, buz tabakaları ve küresel deniz seviyesindeki değişiklikler, yüzyıllar ve hatta bin yıllarca geri döndürülemezler. Örneğin, okyanuslardaki oksijen kaybı, ısınma ve asitlenme gelecekteki emisyonlara bağlı oranlarda bütün 21. Yüzyılda artmaya devam edecek ve bu değişimler, yüzyıldan bin yıla kadar olan zaman ölçeklerinde eski haline geri dönemeyecek, dağ ve kutuplardaki buzullar on yıllar veya yüzyıllar boyunca erimeye devam edecek, küresel ortalama deniz seviyesi 21. yüzyılda tüm senaryolarda yükselmeye devam edecek ve hatta uzun dönemde de okyanusun ısınmaya ve buz tabakalarının erimeye devam etmesi sebebiyle bin yıllarca yükselmeye devam edecek ve sonraki bin yıllarda da ulaştığı seviyelerde kalacak.

Gelecekteki İklim Değişikliğini Sınırlamak

Atmosferde kümülatif şekilde biriken karbondioksit salınımı ile küresel ısınma arasında doğrusal bir ilişki olduğundan, elbette insan kaynaklı küresel ısınmayı belirli bir seviyeye sınırlamak, kümülatif karbondioksit emisyonlarının sınırlandırılmasını, net sıfır karbondioksit salınımına laşılmasını ve diğer sera gazı emisyonlarında güçlü azalmalar olmasını gerektiriyor.

İklim politikaları dahilinde gittikçe daha çok konuşulan ve IPCC raporunda da iklim değişikliği ile mücadele kapsamında başvurulması gereken bir yol olarak karbondioksit giderme (CDR), karbondioksiti atmosferden çekerek rezervuarlarda dayanıklı bir şekilde saklama potansiyeline sahiptir. Ağaçlandırmadan toprakta karbonu tutan tarımsal uygulamalara, biyokütle enerjisinden (BECCS) doğrudan havadan CO2 yakalayarak depolamaya kadar pek çok seçenek ile karbondioksit giderme yöntemleri, net sıfır CO2 veya net sıfır GHG emisyonuna ulaşmamıza ve hatta antropojenik CO2 emisyonlarını kompanse edecek büyüklükte uygulandığı takdirde küresel yeryüzü sıcaklığını düşürebilmemize yardımcı olabilirler. Dolayısıyla, içinde bulunduğumuz durum ve belirli “hayat şartlarından” vazgeçme konusunda isteksizliğimiz göz önüne alındığında ancak bu tip hem doğal ve hem de iklim mühendisliği dahilinde teknolojiler ile insanlığı ve gezegenimizi daha iyi bir geleceğe doğru yönlendirebileceği akademik toplum tarafından da kabul edilmiş görünüyor.

Genel olarak bakıldığında IPCC raporu, durumun ne kadar ciddi ve problemin ne kadar devasa olduğuna dair detaylı bir tablo çizmesine rağmen iklim değişikliğinin halen sınırlanabilir olduğuna dair mesajları da içeriyor. Rapordaki olasılık analizleri ile detaylı bakıldığında ise bulguların ve özellikle iyimser gelecek senaryolarının aslında “teknik olarak olası” ancak küresel bir aksiyon alınmadan imkânsız olduğunu gözler önüne seriyor. Yalnızca 6 yıl önce 2015’teki Paris İklim Antlaşması uyarınca neredeyse tüm dünyaca kabul edilmiş “2°C’nin altında ve mümkünse 1,5°C” sınırını aşmamıza çok az kaldı, 6 yıldır karbon emisyonlarında -pandemi yılı olan 2020 dahil olmak üzere- hiç azalma olmadı ve hatta gözlemlenen CO2 artış oranında saptanabilir bir azalma dahi yok. Belki de IPCC’nin altıncı raporu, hala umut olduğuna dair küçük bir ışık yakan son rapor olacak. Ve bu ihtimal hiç de küçük değil. Artık bir sonraki nesillerin hayatı da değil endişeler, çünkü iklim değişikliğini biz yaşıyoruz ve gezegen daha yaşanılamaz bir hal aldığında biz hala yaşıyor olacağız. Bu yüzden hem bireysel hem de toplumlar olarak bu gidişatı değiştirmek için çok kısıtlı zamanımız ve çok küçük bir şansımız var. IPCC raporunu biraz da böyle görebilmek gerekiyor, ya şimdi aksiyon alacağız ve çok büyük adımlar atacağız ya da oyalanmaya devam edecek ve yok oluşa yenik düşeceğiz.

IPCC Hakkında

Hükümetler arası İklim Değişikliği Paneli (IPCC), politika yapıcılara iklim değişikliği, etkileri ve gelecekteki olası riskler hakkında düzenli bilimsel değerlendirmeler sağlamak amacıyla 1988 yılında Dünya Meteoroloji Örgütü (WMO) ve Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP) tarafından kurulmuş olan uluslararası bir örgüttür. Bilimsel değerlendirme raporlarıyla iklim değişikliği ile ilgili durumu ortaya koyan IPCC, bilimsel ve hükümetler arası yapısı nedeniyle küresel çapta tüm politikacılara ve karar vericilere tarafsız ve titiz bilimsel bilgi akışının sağlanması konusunda eşsiz bir konumdadır. Türkiye’nin de içinde olduğu 195 üye ülkeli örgütün hazırladığı raporlar, bilim camiasının tüm görüşlerinin şeffaf bir şekilde yansıtılması için yüzlerce gönüllü bilim insanının emeği ile hazırlanmakta ve iklim değişikliğinin bilimsel, teknik ve sosyo-ekonomik değerlendirmelerini kapsamaktadır.

İlk raporunu 1990 yılında yayınlayan IPCC, 5 ila 7 yılda bir olmak üzere toplamda 6 adet rapor yayınlamıştır. Özetle, Birinci IPCC Değerlendirme Raporu (FAR), iklim değişikliğini, küresel sonuçlara yol açan ve uluslararası iş birliği gerektiren bir problem olduğunu belirtmiştir. 1995’te yayınlanan ikinci rapor (SAR), küresel iklim üzerinde “fark edilebilir” insan etkisine dikkat çekmiş ve 97 yılında gerçekleşecek olan Kyoto protokolüne zemin ve bilgi sağlamıştır. Üçüncü Değerlendirme Raporu (TAR) (2001), yeni ve güçlü kanıtlar ile son 50 yılda gözlemlenen ısınmanın çoğunun insan faaliyetleri kaynaklı olduğunu ortaya koyarak uluslararası dikkati, iklim değişikliğinin gözlemlenen ve gözlemlenecek etkilerine ve karşı aksiyon ihtiyacına çekmiştir. 2007 yılında tamamlanan dördüncü rapor (AR4), o zamana kadar gerçekleştirilen iklim değişikliği ile ilgili durumu saptayan en kapsayıcı ve en ayrıntılı belge olarak Kyoto Protokolü sonrası yapılacak ve küresel ısınmayı 2°C’ye sınırlamaya odaklanacak yeni bir uluslararası antlaşmaya zemin hazırlamıştır. 2014’te yayınlanan Beşinci IPCC Değerlendirme Raporu (AR5), gözlenen küresel sıcaklıklardaki artış ve iklim değişikliğinin – daha önceki raporlardan daha net bir söylem ile- kesin olarak insan faaliyetlerinden kaynaklı olduğunu belirtmiş ve 2015 yılında gerçekleşecek olan Paris İklim Antlaşması’na bilimsel temel ve girdi sağlamıştır.

IPCC’nin altıncı rapor dönemi, Ağustos 2021’de yayınlanan birinci çalışma grubuna ait (WGI) “İklim Değişikliğinin Fiziksel Bilim Temeli” ile başlamış olup ikinci (WGII) ve üçüncü (WGIII) çalışma gruplarına ait iklim değişikliğinin çevresel, sosyal ve ekonomik etkileri ve iklim değişikliği ile mücadele kapsamındaki strateji ve politikalar ile ilgili raporlar sırasıyla Şubat ve Mart 2022’de yayınlayacak ve ardından Ekim 2022’de çıkacak Sentez Rapor ile sonlanacak.

 

 

Görsel: https://www.sabah.com.tr/dunya/2021/09/13/dunya-bankasi-iklim-degisikligi-2050ye-kadar-216-milyondan-fazla-insani-goce-zorlayabilir

Sosyal medyada paylaş

Beste Yücel

Küçüklüğünden beri doğa ve hayvanlara karşı sevgisi ile sistemde var olma endişesi karşısında sürdürülebilirlik danışmanlığına yönelmiş Galatasaray Üniversitesi İşletme Bölümü mezunu. Aynı zamanda Ekonomi yandalı yapıyor. Özellikle iklim değişikliğinin makroekonomik boyutu,küresel politikalara ve özel sektöre etkisi ile ilgileniyor. Binicilik ve sualtı dalışı hobileri arasında.
Published On: Ekim 18th, 2021Categories: Ekoloji, İklim ve Su1 Comment

One Comment

  1. Gülce 20 Ekim 2021 at 8:56 am - Reply

    Oldukça kapsamlı fakat harika özetlenmiş; çok faydalı bir yazı. Böyle içeriklere ihtiyacımız var, kalemine sağlık Beste!

Leave A Comment