Bir kamera ve bir tripoda sadece siyasi partiler, çeteler ve devlet görevlileri mi yenilir? İfşalar çağını yaşıyoruz çünkü skandallar çağını geçtik. Bu çağda ifşaların derin bir etki yaratacağı değerlere sahip değiliz. Ünlü kişilerin özel hayatlarını dört gözle izlediğimiz ve onların da bu özel hayatlarını paylaşarak ünlerini artırmak istedikleri bir çağdan geliyoruz.

Mahremiyetin son bulduğu bir çağa geldik, bir kameraya karşı yeniliyor hayatlarımız. Her gün yüzlerce kamera tarafından dışarıdaki hayatımız gözetleniyor. Onlar bizi gözetliyor, biz kendimizi onlara beyan ediyoruz. Gözetlemek kontrol etmenin ilk aşamasıdır. Gözetlenmenin kendisi bile gözetlenen üzerinde bir etki bırakır. Bu yüzden gözetlemek dışında başka bir şey yapmayarak bile kontrol kurulabilir. Panoptikon hapishane sisteminin geniş ağlar ve kablolar aracılığıyla uygulandığı bir çağı yaşıyoruz ancak yaşadığımız bu zorbalığın bir başka kısmı gönüllülük üzerinden ilerliyor. Bu zorbalık paylaşma zorbalığıdır. “Paylaş veya yok ol!” sosyal medyanın insanlar üzerinde uyguladığı politika tam olarak budur. Yıllar önce herkesin kendi özel hayatını bilgisayarlar üzerinden paylaşacağı ve bu bilgilere iktidarın kolayca ulaşabileceği söylense binlerce kişi bunu protesto etmek için sokaklara dökülürdü. Gelin görün ki şu an çoğumuz bunun içindeyiz çünkü yok olmak istemiyoruz.

Foucault’un “Doğruyu Söylemek” adlı kitabında en büyük dışlama ilkelerinden birini “delilik” olarak tanımlar. Bu çağda paylaşmayan, yok olmak isteyen kişi ancak bir deli olabilir. O dışlanmak zorundadır. Onun fikirleri sosyal medyada söylenmediği için önemsizdir, bir deli gibi, söylemi tarihte ileriye ulaşamayacak olandır. Sosyal medyanın dışlama politikası tüm ayrımcı düşüncelerden daha katıdır. İnternet insan eliyle oluşturulmuş ilk özgür alan olarak düşünülmekteydi fakat bu alan da bekçilerle çevrilmiş durumda.

Sosyal medya sitelerinin CIA, KGB gibi istihbarat örgütlerinin kullandıkları programlardan esinlendiği çoğumuz biliyoruz. Maaşlı çalışan “troller”i ve devletin bu siteler üzerindeki denetimini de biliyoruz. İnternetin bize her türlü bilgiyi ve fikir söyleme hürriyetini verdiğini düşünüyoruz. “İnternet, otoriter yönetimde yaşayan insanlara o kadar çok ucuz ve erişilebilir eğlenceler sunmaktadır ki insanların siyasetle ilgilenmesini sağlamak alabildiğince güçleşmektedir.”

Bir bahçe düşünün, içinde onlarca insan var. Bahçe sahibi bahçedeki tüm insanların özgür olduğunu söylüyor ve diğerlerine saygısızlık edenlerin bahçeden atılacağına dair kurallarla burayı işletiyor. Burada herkes eşit ve özgür. Tek bir güçlü var ki o da bahçe sahibi. İşte günümüzde sosyal medya ve basın tam olarak bu şekildedir. Her kesimin saygı duymak zorunda olduğu artık araç değil amaçtır. “Yevgeni Zamyatin’in “Biz” ve George Orwell’in “1984”ü gibi distopyalarda geleceğin karanlık bir tasavvuru olarak beliren bir şey olarak mahremiyetin toptan ortadan kalkması, erken modern döneme ait Avrupa edebiyatında öngörülmüş, kestirilmiş ve nüktedan bir tarzla betimlenmiş bir olguydu. Erken döneme ait yazarların, insanları mahremiyetlerinden ve sınırlarından yoksun bırakmayı amaçlamış şeytani bir güç olarak saydıkları şey, bugün realite programlarından ve kendisini açığa seren çağımızda istekli, keyifli bir şekilde kendimizi ifşa ettiğimiz diğer eylemlerden ayrılmaz bir parçaya dönüşmüştür.”

ABD’de Bush dönemi ve öncesinde tartışılan en büyük tartışmalardan biri özgürlük-güvenlik tartışmasıydı. ABD, savaştığı terör gruplarını yakalama gerekçesiyle tüm vatandaşlarını gözetlemeye yönelik adımlar attı. Çoğu insan ülkesinde bir bombanın patlaması yerine kendi mahremiyetinin izlenmesini, yani güvenliği özgürlüğe, tercih ettiğini söyledi ve tüm dünya olarak bu güvenli yaşama geçiş yaptık ancak güvenli olan sıkıcıdır. Birini kafeste tutmanın en kolay yolu ona içeride eğleneceği şeyler vermektir. Kafeste duranın eğlenceye ihtiyacı vardır. Kafesleri daha dar olan otoriter yönetimlerde ise daha fazla eğlenceye ihtiyaç vardır. Bu ihtiyaçtan doğan yeni bir sektör olan eğlence sektörünün neredeyse tamamı medya üzerinden işler. Evet, kafesteyiz, prekaryayız, öfkeliyiz ve eğlence istiyoruz çünkü yaşamlarımız güvencesiz ve adaletsiz bir yarışta koşuyoruz. Kaybetmenin kabul görmediği bir yarışta devlete, patrona, atalarımıza ve bizim gibi olanlara bile öfkeliyiz. “Kökenleri veya unvanları ne olursa olsun prekaryanın tümü ıstırap içindedir. Ve her biri yalnız acı çekmekte; her bireyin ıstırabı, yeterince açık göz olmadıkları veya gayret göstermedikleri için kendi işledikleri bireysel günahların bireysel cezasıdır.”

Artık özgürlüğümüz yok. Elimizde mahremiyetimiz de yok. Eğlencemiz var: En sevdiğimiz zincirimiz. Politikamız sosyal medya üzerinden paralı grupların, anlamsız bir şekilde kanaat önderleri olan insanların yönlendirmesinde ve bu, hayatımızın her yerinde olan eğlence diliyle ilerliyor. En sert politik olaylar çağın politik mizahıyla sonuçlanabiliyor. “Çağımızın politik mizahı (iktidarla girdiği güvenli flört ilişkisiyle), en gerçek anlamıyla politikanın kendisidir. Artık yapı karşıtı bir şey veya dilsel bir karnaval değildir. Aksine iktidarın yapısına ve sahasına rahat ve neşeli bir şekilde uyum sağlanmasıdır. Aynı zamanda bir uyarıdır da: Hanımlar ve beyler, burada sadece siz yoksunuz. Paylaşın ya da yok olun. Yeni oyunumuz işte budur.’’

Sosyal medyada paylaş

Günter Lale

Published On: Haziran 16th, 2021Categories: Bilim, Felsefe0 Yorum

Leave A Comment