Kategoriler
    More

      Hokkabaz

      Kuş gibi hafif değil, ben kuş oldum uçuyorum, adeta da değil. Kanat çırparken rüzgârın sesini duyuyorum bu sıcakta. Kendi rüzgarımı kendim yapıyorum ama sırf yapabiliyorum diye iklimlerin de sorumluluğunu ben almıyorum. Düzlüklerin zaten bana göre olmadığını ve hayatta kötü diye bir şey olmadığını anladım. Yani kendim için. En fazla alışkanlıklarımı değiştirir olan şeyler, en fazla daha çok hareket ettirir; bedenimde bir yer kanamış gibi, hani dikkat edilmemiş bir organ alarm vermiş gibi…

      Böyle zamanlarda alelacele doktora gidilir. Ağrı kesici alarak ertelenen bir ağrı, sonrasında seni yatağa düşürürse şaşırmazsın. Kendine de zaten bir yerin ağrıyorken kızamazsın. Bedeninde bir yerinin ağrıması bedeninin senle konuşmasıdır. Hayat da böyledir, alarm verir. Ve nasıl daha bir yerimiz ağrımadan hangi doktora gitsek, hangi checkupa girsek ortaya çıkamayabilecek alerjiler ve travmaya bağlı problemler gibi, röntgende henüz olmadan çıkmayacak bir kırık gibi, tahminler üzerinden gidemeyiz hayatta da.

      En fazla kendimizi koruruz ama bir şeyler yemeden yaşamak da araba çarpmasın diye karşıdan karşıya geçmemek de mümkün değilse; işte tıpkı bunun gibi, yara almamak için yaşamamak da mümkün değildir. Yaşıyoruz diye illa yara almak da kerizliktir ancak kimseye zarar vermediğinde bu bir döngü haline gelmez. Sözgelimi ev arkadaşın, alerjin olan bir şeyi yemeğe kattı diye (bilerek ya da bilmeyerek) ev arkadaşına karşılık verirsen, bu kavgaya çağrıldığını duymuş olursun. Halbuki duymazsan, yoktur kavga.

      Baktın kulağının dibinde mi bağırıyor, uzaklaşırsın; asıl kavga birbirimizle omuz omuza olduğumuzdur.

      Sağlıklı yaşamak için bedenini dinlemen, genetiğini dinlemen, yani hayatını ve şartlarını daima göz önünde bulundurman gerekir. Alarmları duyman gerekir. Farkındalık kimseyi ‘bir şey’ yapmaz, farkında olduktan sonra yaptıkları onu olduğu kişi yapar. Kanatlarının rüzgâr yapabileceğini fark etmek, istemediğin kadar bir sıcakta kendine esinti olmaya çalışmaya dönüşürse bu kez sıcak seni ileri doğru uçurmaz, kanat çırptırır olduğun yerde. Koca bir sürüyle varılacak yerlerden alıkoyar küçük bir esinti. Ya da bazen kanat çırpmak göç yolunda hala soğuk iklimlerdeyken daha da üşütür. Bu üşümeden kaçmak için durmak ya da zaten çıktığın yolun sonu sen bir kuş olduğun için daha baştan görünüyorken bu üşümeden kaçmak, kaçmaya çalışmak için çareler aramak seni sürüde arkalara düşürür, hatta görevin olmayan yerlerde uçurur hem bir sürüyü bozarsın (düzenini, başına gelebilecekleri) hem yol eşittir hız çarpı zaman olduğu için vakit kaybedersin, ki Sartre’ın dediği gibi, ”yol değildir yaşamak, yolda olmaktır”.

      O, kaçınızın uçtuğu göç yolunu değiştirsen bir gün sırf çırptığın kanat üşüttü diye, hatta seni ve/veya yanındakini üşüttü diye, daha yavaş çırparsan kanatları, çırpmamanın yollarını ararsan o kanatları, kendini diğerlerinden daha akıllı, nazik, belki farkında ve çözmüş hissedersin ama göç vakti gelmese zaten orada olmazdın. Diğer kuşlar da hiç olmazdı orada. Halbuki ”herkes nerede olması gerekiyorsa orada”

      Sen çok akıllı ve duyarlı olduğun için ekinoksları, meridyenleri, akışı değiştiremezsin, bunu kabul ettiğinde akıllı olursun.

      Kuşsan kaçmazsın, göç edersin. İnsanlar yerde olmanı ve sana yem vererek takla atmanı, sihirbazlık oyunlarında oynamanı, camilerin fotoğrafını çekerken senin oralarda olmanı ister. Ve seni istediği yerlerdeysen daha çok ödüllendirirler elbet. Eğer bu illüzyona düşersen koca arabalar geçerken bile kendini korumak için kuş kadar bedenini yerden kaldırmazsın. Uçabildiğin halde yürüyerek geçersin karşıya ve asfaltta açan çiçekler şaşırır sana bakınca.

      Sen bir kuşsan ve insanların ulaşamayacakları yerde olursan, sana ulaşmaya çalışmalı, bir şekilde uçup seni havada görmeli, imkânı yoksa bazen de yalnızca resmetmeli, kuştan yerde olmasını beklememeli, gökyüzü simsiyah işgal edilememeli, trenlerle güya aşılmazları aşıp, özlemleri ortadan kaldırırken insanlar, o trenler o kuşlara çarpmamalı, seviniyor diye havai fişeklerle korkunç bir şamataya dahil olmamalı.

      Şunu bir kuşa anlatabilsek bugün ‘’Senin canına kast eden o havai fişek var ya, bir adam yanlışlıkla bir gün barutu buldu. Barutu bulduktan sonra da barut kötü emellere alet edildi ve insanlığın kara deliği olan silah bulundu ve o barutu icat eden adamın haklı pişmanlığını ve kendine kızmasını önlemek, insanlara da bunu cümbüş gibi göstermek için icat edildi o havai fişek, yani bir bakıma her havai fişekte silahın bulunması da kutlanıyor da diyebiliriz’’ desek bir kuşa, kendisine verilen zarardan önce sırf bu karanlık ritüel tekerrür etmesin diye buna karşı gelebilir.

      Trenler kuşlara çarptığında kuşlar siyasilerimizin ”göç yollarını değiştirsinler” dediklerini duymuşlardır elbet ama en azından uçamayanların rayların üzerinden birbirine ulaşması, hayatı taşıması onlara hadi diyelim teselli olmuştur belki, çünkü onlar kafeslere kapatılmayı da gördüler ve görüyorlar. Deney masalarında zengin olan bedavadan daha da zenginleşsin diye kullanıldıklarına şahit oluyorlar, tren ne ki. İnsan yapımı trenlerin çarptığı kuşlar ölürler ve evet belki tüm dünya halklarından akıllı oldukları için buna bir çare düşünüp kader demek yerine göç yollarını değiştirebilirler ama güdülerini değil. Ve kaçmazlar. Zaten kaçsalardı, ölmezlerdi ama kaçsalardı dünyayı iklim bahanesiyle gubur gubur da gezemezlerdi.

      4 mevsimin yaşandığı bir ülkede yaşamak demek, dört mevsimin aynı anda yaşanması demek değil, yani hep orada olamazlar o kuşlar ama daha sık gelirler o ülkeye. Ben kaçtığımı da şimdilerde anlıyorum. Daha doğrusu göçten vazgeçmeyişimi şimdilerde anlıyorum. Kuşluğumdan başka bir şey bilmememden ve bunda en az bir kuş sürüsü kadar haklı olduğumdan da değil de, hem kanatlarımı çırpmanın bazen üşütmesinden ötürü kanat çırpmamayı seçip, bazen de hafiften serinletti zaten diye havada yerimde sayarak her gün, her öğle, her öğün, her camiinin önünde, her vapur kalkışında, her trende, her havai fişekte insanlarla karşılaşmak zorunda kalarak tekrar görmüşüm. Göçten vazgeçtiğimi değil, vazgeçmeyişimi, çünkü bir kuş göçten ancak ölürse vazgeçebilir. Hah işte ben de öldüm sanmıştım geçenlerde. İnsanların eline düştüm ve beni öldürdüler falan değil, “cici kuş babacık” demeyecek olan, evlerde barınamayan ama pencereden de izlenemeyen bir kuş olduğumu ve uzundur bunu yaptığımı, bunu yaparken memnun etmeye çalışıp sihirbazlık adı altında yapılan her marifetin baş rolü olup hiçbir şey kazanmadığımı fark ettim ve en son o gösteriye hokkabaz filmindeki gibi geri dönmedim. Artık onlara kanatları olmadan, bunu hiç yaşamadan ama kanatlı olan ya da havada durmayı başarabilmiş herhangi bir alete çok paralar verirken kanatlı olan beni şartlayarak, yaşam yeri gösterip minnet ettirerek geri getiremeyeceklerini gösterdim ve derdim bu bile değildi ama gördüler.

      Git dediler gittim, “geri gel”i hep kısık sesle söylediler, hep korkutarak uçurdular geri döneyim diye, ki uçmak en iyi bildiğim şeyken, hatta dönmek bile, ki dünya yuvarlak, ben bekleyene bir mevsim illa dönerim, yine karşılaşırım. Onlar o çağrıyı duymadım diye dönmedim sandılar başta, ben artık insanların göğe sesini duyurması gerekirken, sadece gözle, ıslıkla ve korkutarak geri döndürmelerinin alkışlanacak bir şey olmadığını gösterdim. Ne yaptım biliyor musun? Geçtim ve seyircilerin omzuna kondum hiç alkışlamadım, hiç sevinmedim. Bir yerde kalbim çarptı sonrasında çünkü cambazlar havada durdular, herkes alkışladı ama ben uçunca aynı seyirciler beni değil sahnedekileri alkışlamışlardı. Halbuki ben cambazlar kadar antrenman bile yapmamıştım hayatta. Sonra dedim ki insanlar kuşları uçtuğu için alkışlamayacak, göç yollarını sürdürebildikleri ya da bozabildikleri kadar yanındaymış gibi olacaklar ama karanlık tarafa da geçmedim. İnsanlar kuşları uçtuğu için kıskanıyor da demedim, yeryüzüyle ilgilenmedim. Canım sıkıldıkça ya da sorguladıkça kanat çırpıp o rüzgârı hissettim ve kanat benim, göç benim, o rüzgâr benimdi, kanatlarımla kendime esinti oluşturabildiğimi görmek de kendimin gökyüzü olmak gibi. Kaçmak değil göçmek, yani yola çıkmak ve/veya dönebilmek, aynı bağırda. Göğün bağrına da dört mevsimi aynı anda yaşatan kendi bağrıma da teşekkür ederim.

      Kaynak Görsel: Pixabay.com

      Gizem Z.
      Gizem Z.
      Gazetecilik mezunu,tiyatrocu,kadın ve LGBTİ+ aktivisti. Queer. Yazmaya başladığı ilk günden beri sarı bi' zeplini var. Kendisine de bu yüzden Zeplin ismini koymuş.En iyi boy şakalarını kendisine kendi yapan biri(evet 1.48) Hayatta duymayı ve söylemeyi en sevdiği söz: ''Korkmayın korkmayın bi' aradayız,korkun korkun bi' aradayız.

      Rastgele Yazılar

      Uluslararası İşçi Filmleri Festivali 15. Yılında

      15. Uluslararası İşçi Filmleri Festivali’nin bu senesinde evde kalamayanların öyküleri bugünden itibaren 8 Mayıs’a kadar çevrimiçi olarak erişilebilecek. Her yıl mayısın ilk...

      Acı Ve Çocuk: Gabriel Fernandez’i Kim Öldürdü?

       Netflix, 26 Şubat 2020 tarihinde suç belgeselleri kategorisinde çığır açacak bir yapım ortaya çıkardı. 2013 yılında ABD’de yaşanan, kalp krizi geçirmesi sebebiyle hayatını kaybeden 8...

      Kitap İncelemesi: Bekleyiş Unutuş

      Felsefi üslupla yazılan bu zamansız edebi eserin zihnimizle oynaması ve kalbimizi kırması şımarık bir haz uyandırır. Hazza kapıldım.

      İspanya’nın İlk Eşcinsel Evliliği: Elisa Ve Marcela’nın Hikayesi

      Netflix'in İspanya yapımı biyografik drama filmi Elisa ve Marcela, ilham verici queer bir çifti konu ediniyor.

      İlgili Makaleler

      CEVAP VER

      Lütfen yorumunuzu giriniz!
      Lütfen isminizi buraya giriniz