İnsan eliyle yaratılmış büyük bir ekosistemden bahsediyoruz: Ekonomi. Biliyoruz ki yaşadığımız bu dünyada her şey ekonomiktir. Tıpkı bugün olduğu gibi yıllar boyunca da böyle devam etti. Siyasi dengeleri belirledi, insan yaşamına değer biçti… Tabiri caizse paranın gözünü kör ettiği insanlık büyük bir hata yaptı: Yaşadığımız dünyayı ekonomiden bağımsız gibi algıladı. Oysa, ekoloji var olmazsa ekonomi de var olamazdı.

Dünyadaki mevcut ekonomik sistem, doğal kaynaklarımızın sınırlı olduğunu idrak edememiş bir temel üzerine kuruludur. Üretim yapabilmek için tüketmek gerekir ve bu süreçte yer alan her canlının nefes aldığı saniyenin dahi bir parasal karşılığı vardır. Oysa, doğal kaynakların denklemde bir maliyeti yokmuş gibi düşünülür. Bu kaynakların üretime hibe edilmiş sınırsız kaynak olarak değerlendirilmesi çevrenin tahribatının öneminin anlaşılmasını oldukça güçleştirmektedir. Tarımsal üretimin önemli olduğu dönemlerde toprağın ekonomik değer olarak algılanması, sanayi devriminden itibaren esas refah ölçüsünün “mal” kabul edilmesiyle birlikte rafa kalkmış ve yalnızca üretim için doğada hazır bulunan bir kaynağa dönüşmesine neden olmuştur.İlk zamanlarda sınırsız kaynak yanılgısıyla oluşan pervasız kaynak tüketimi, sonraki yıllarda başka bir zorlukla karılaşmıştır: İnsanların kısa zamanda kâr elde etmeye odaklı olması. 1950’lere gelindiğinde gelişmekte olan ülkelerin hızlı büyüyebilmeleri için var olan doğal kaynakları yüksek hızla tüketecekleri fakat kritik eşik aşıldıktan sonra bu tahribatı telafi etmek için çalışmalar yaparak daha sorumlu üretim yapacakları teorisi ortaya çıktı.[1] İnsanoğlu büyüyebilmek için kaynakları hızlıca tüketmeyi dert etmiyordu çünkü önemli olan kısa sürede elde edecekleri kârdı. Bu politikaların bugüne kadar dünya ekonomisine etkisini bizat tecrübe ettik. Her ne kadar, kısa sürede elinize geçen her zaman daha çekici görünse de uzun soluklu yatırımlar olmadan büyük bir tehlikedesinizdir. Doğal kaynakların ekonomik büyüme için hunharca kullanıldığı bu dönemlerde alternatif kaynaklarımızın, bir nevi B planımızın, olmaması dünyayı oldukça zora sokmaktadır. Yıllardır süren Mars’ta yaşam çalışmalarına yalnızca bir yılda milyonlarca dolar harcanmaktadır. Oysa, neo-liberal ideallerin aksine, negatif dışsallığın vahşi varlığıyla zarar gören doğal kaynaklar için şirketler oldukça cüzi meblağlarla ceza ödemektedir. Tüm bunlar, kaynakların kirletilmesi ve doğaya zarar verilmesi gibi durumların işletme için yalnızca bir “mali seçim” olmasına yol açmaktadır. Çevresel Kuznet Eğrisi’nde bahsi geçen teoriye dönecek olursak bir ülke gelişmekte olduğu yıllarda tükettiği kaynakları telafi edebilmek için çok ciddi yatırımlar yapmak zorunda kalmaktadır. Bu da kabaca, dünyayı önce öldürüyor sonra diriltmeye çalışıyoruz demektir.

Ekonominin son 300 yılı incelendiğinde, akıl almaz bir tablo ile karşılaşmaktayız. İnsan aklının algılayabileceğinin çok ötesinde, bir makine gibi tıkır tıkır işlediğini düşündüğümüz sistemin içinde yaşarken teknoloji ve yüksek kapasiteli üretimin sınırlarını zorladığımız şu günlerde, aslında bunun doğayla etkileşimini kendimize hiç sormadığımızı fark etmeliyiz. Mevcut üretim organizmaları, dünya kapasitesinin çok çok üzerinde bir üretim gerçekleştirmektedir. İşlemesi için bunca emek harcanan düzenin bir hiç uğruna, dünyada yaşamamız, dolayısıyla ekonominin sürdürülebilirliği, için gerekli elementler olan doğal kaynaklarımızı yok ettiğini görmekteyiz. Halbuki, bu söylenenlerin toplamı insanoğlunun kültürel birikimini hiçe saymak ve teknolojiyi kenara atmak demek değildir. 1970 yılında “doğaya dönüş” akımının yayılmasıyla birlikte teknoloji ve doğanın tahribatının doğru orantılı olduğu teorisi ortaya çıktı. [2] Bu denkleme göre, teknoloji elimizde olan doğal kaynakları hızlıca tüketen vahşi bir canavardı ve kurtuluşumuz ancak yüzümüzü doğaya dönmekle olacaktı. Bu yaklaşım, insanoğlunun şimdiye kadar olan birikimini hiçe saymak olarak değerlendirildi uzun yıllarca. Günümüzde ise daha sürdürülebilir üretim yapmak için teknolojiden yararlanmanın yalnızca doğaya değil ekonomiye de katkı sağladığını görmekteyiz. Günümüzde bir markadan beklenen çevresel sürdürülebilirlik politikaları da aslında bu dönüşüme dayanıyor. Dünyaca ünlü ticari karo halı üreticisi Interface’in CEO’su Ray Anderson bunu öngörmeyi başarmış ve markasına entegre etmiş bir isim. Kendisi, Erhlich denklemindeki teknolojiyi, doğa dostu yeni teknoloji anlayışı ile değiştirdi ve formülde paydaya taşıdı. Yani, doğru orantılı olduğuna inanılan teknoloji – çevresel etki ilişkisini tersine çevirerek üretimin her sürecinde teknolojik gelişmelerden yararlandı. Tüm bu uygulamalar sonunda Interface, pazar payını neredeyse %60’a çıkardı. Üstelik, petrole dayalı bir şirket olmasına karşın CO2 emisyonu, su kullanımı, petrol kaynaklı kirlilik gibi faktörlerde %50’den fazla bir azalış oranı yakaladı.[3]

Bütün bu politikaların toplamı, son on yıldır “sürdürülebilir kalkınma” olarak adlandırılan çalışmalarla temsil edilmektedir. Ancak, sürdürülebilirlik kavramı denildiğinde ekonominin dinamiklerini kökten sorgulayan ve şekillendiren makro boyutta bir çalışmadan bahsedememekteyiz. Bu nedenle son yıllarda şekillenmiş olan, ekolojiyi ekonominin ayrılmaz bir parçası ve sürdürülebilirliği için mutlaka dikkate alınması gereken bir element olarak değerlendiren “eko-ekonomi” kavramıyla karşılaşmaktayız. Henüz, dünya ekolojiyi yok sayan neo-liberal doktrinden vazgeçmeye hazır gibi durmasa da eko-ekonomi bize umut vaat eden bir yol sunmaktadır. Ekonomiyi her şeyin üstünde tutan ve önce yıkıp sonra yeniden yeşertmeye çalışan bu sistemin artık ekolojiyi düşman gibi görmekten vazgeçmesi gerekmektedir. Zira düşman olsa bile, düşmanını beslemek öldürmekten daha ucuzdur.

[1] Çevresel Kuznets Eğrisi, SimonKuznets

[2] Çevresel Etki Denklemi, Paul R. Erlich

[3] İrem Tutcu, Sürdürülebilirlikte Teknolojinin Payı,medium/iremtutcu.rt

Sosyal medyada paylaş

İrem Tutcu

Galatasaray Üniversitesi İşletme Bölümü öğrencisi. İki senedir sürdürülebilirlik danışmanlığı alanında stajyer olarak çalışmakta olan Tutcu, ileride sürdürülebilir ve etik işletme konusuyla ilgili akademik çalışmalar yapmak istemektedir. Küçük yaştan itibaren insan hakları aktivisti olmak hayaliyle büyümüştür. Son yıllarda ise çevre, hayvan hakları ve mülteci hakları alanlarında çeşitli STK’lerde aktivizm faaliyetlerini sürdürmektedir. Yoga, plant-based aşçılık ve sinema gibi hobilerinin yanında küçüklükten bu yana en sevdiği hobisi olan yazmayı da bu amaçta kullanmaya karar vermiştir. Bu doğrultuda, ENT Dergi'de Ekoloji Bölümü editörlüğü yaparken içerik üretmekte ve çeviriler yapmaktadır.
Published On: Mayıs 6th, 2021Categories: Ekoloji, Ekonomi0 Yorum

Leave A Comment