“Çok küçükken duymuştum, bir insan öldüğünde uzamış saçlarının içinde kuluçkaya yatan bitler yastıkların üzerinden korku içinde kaçışıp aileyi rezil ederlermiş. (…) Şimdi düşünüyorum da, demek daha çok küçükken ölüm duygusundan fazla edep duygusunu geliştirmişim.” [1]

Dünya’yı avucumuzun içine sığdırıp bir masadan aşağı yuvarlayabilsek reçel sürülmüş ekmek gibi her seferinde Orta Doğu’nun üzerine düşerdi. Petrol yüzünden değil, gezegenin en kutsal yerleri burada olduğu için de değil; üzerinde ölen insanların ağırlığı yüzünden. Çünkü Orta Doğu’da insan kanı bir marmelatmışçasına sürülür toprağa. Çünkü burada insanlar açlıktan ya da yokluktan değil, ahlaktan ölür.

Roma İmparatorluğu’nun merkeziyetçi yapısını ifade eden “Her yol Roma’ya çıkar.” sözüne benzer bir atıfta bulunacak olsak “Orta Doğu’da nereye gitmek isteseniz ahlak yolunuzu keser.” diyebiliriz. Üstü namus sözcüğüyle örtülen cinayetlerden tutun, ölünün arkasından “Nasıl bilirdiniz?” diye sorulmasına kadar yaşamın her köşesini tutmuştur bu kavram. Söz gelimi bir insandan bahsederken konu dönüp dolaşıp bir şekilde onun ahlakına gelir. İşte bu nedenle size konunun dönüp dolaşıp ahlak kavramında düğümlendiği bir Orta Doğu filminden bahsetmek istiyorum.

İranlı yönetmen Ashgar Farhadi’nin 2009 yılında Darbareye Elly adıyla çektiği, Türkiye’de Elly Hakkında adıyla ancak 2017’de vizyona giren bu film; ahlak kavramının gölgesinde yaşayan insanların trajedisini oldukça yalın ve gerçekçi bir bakış açısıyla ele alıyor. Yönetmene Berlin Uluslararası Film Festivali’nde en iyi yönetmen dalında “Gümüş Ayı” ödülünü kazandıran Elly Hakkında, adının aksine Elly hakkında değil, onun üzerinden koca bir toplumun kültürü, ahlakı ve yaşam biçimi hakkında düşünen bir film.

Hazar Kıyısında Bir Virane

Elly Hakkında, birbirleriyle yakın arkadaş olan üç çiftin yıllar sonra Almanya’dan ülkesine dönen arkadaşları Ahmet ile çıktıkları üç günlük tatili anlatır. Tatili planlayan Sepideh’in herkesten habersiz, kızının anaokulu öğretmeni Elly’yi de çağırması ile bu tatil kaçamağının aynı zamanda Ahmet ile Elly’yi tanıştırmak için düzenlendiğini öğreniriz. Bu arkadaş grubu, neşe içinde tatil yapacakları yere gittiklerinde kalabilecekleri tek yerin deniz kenarında, kırık dökük bir ev olduğunu görürler.

İlk bakışta bu evin yalnızca uzun zamandır kullanılmayan bir yazlık olduğunu düşünsek de filmin bu ana mekânı; kırık camları, güvensiz muhiti, tehlikeli denizi ve yeterli mahremiyetin tuvalette bile sağlanamayışıyla karakterlerin içinde yaşadığı ülkenin bir göstergesi aslında. Sokaklarda kol gezen ve sürekli vatandaşları kontrol eden Ahlak Polisi’ni, sayısız yasak nedeniyle yaşamın birçok alanının karanlık ve yasa dışı yöntemlere teslim edilişini, ufacık bir hatanın kişiyi hapse, kırbaçlanmaya, hatta ölüm cezasına kadar götürebileceği ihtimalini düşündüğümüzde bu gösterge daha da anlam kazanır. Arkadaş grubunun evin durumunu inceledikten sonra başka bir yer aramak ile o evi temizleyip hasarlarını onarmak arasında karar vermeye çalışmaları da bu göstergeyi doğrular nitelikte. Sonuçta biz de kendi ülkemizin kırık dökük yapısını gördükçe ya da çözümsüz gibi duran sorunlarıyla yüzleştikçe onu temizleyip onarmak ile vazgeçip başka yuvalar aramak arasında kalmıyor muyuz?

Yapılan oylamada kimileri gitmekten yana oy kullansa da kimileri kalıp o yeri güzelleştirmeyi tercih eder. İçlerinden bazıları ise her karar anında ya kocasına ya da çoğunluğa uyarak kendi düşüncelerini temsil etme sorumluluğunu üstüne bile almaz. İşte bu noktada evin bir ülkeyi imlemesi gibi bu arkadaş grubu da bir topluma dönüşüverir. Her ne kadar başta Elly olmak üzere, grubun çoğunluğu evi derleyip toplamaya istekli olsa da evin içindeki pislik temizlemekle geçecek cinsten değildir. Lady Macbeth’in bir türlü elinden çıkaramadığı o melun leke gibi bu evin pisliği de çok daha derinlerde, toplumun oluşturduğu değerlerde yatmaktadır.

Çürümüş Bir Şeyler Var

Sepideh’in yazlığın anahtarını aldıkları kadına herkesin evli olduğunu söylemesi filmdeki yalan silsilesinin fitilini ateşler. Elly ve Ahmet’in bundan haberinin olmaması ya da böyle bir yalana dahil olmayı isteyip istememelerinin hiçbir önemi yoktur. Aslında bu yalanın söylenmesi Sepideh’in tercihi bile değildir. Çünkü İran’da evli olmayan kadın ve erkeklerin birlikte seyahat etmeleri, tatil yapmaları ya da konaklamaları dini kurallar çerçevesinde uygun karşılanmaz. Bir kadın ve bir erkeğin birlikte tatil yapabilmesi bile bu toplumsal yargılara bağlıdır.

Dans etmenin, şarkı söylemenin, şakalaşmanın kamusal alanda ayıp sayıldığı bir kültürde yaşamak, hepimizi denetleyen o devasa gözün bakışlarının altındaki bir esarete benzer. İnsanlar yalnızca onları sürekli yargılayıp cezalandıran o gözün, toplumsal yargıların erişemediği yerlerde özgürleşebilir. Bu nedenle, film kişilerinin evin içinde şarkı söyleyip dans ettikleri, sessiz sinema oynadıkları sahnelerin evdeki ilk gecelerinde geçmesi bir tesadüf değil: “Gece, düzen güçleri uykudadır.” [2] ve özgürlük ancak o denetleyici gözün yokluğunda yaşanabilir.

Bir panoptikon şeklinde bireyleri denetleyen toplumsal mekanizmanın içinde insan ancak bu mekanizmayı kandırdığı ölçüde hareket alanına sahiptir. Elly’nin gizemli telefon konuşmalarından tutun, Sepideh’in söylediği yalanlara kadar gruptakilerin tüm eylemlerini onları kuşatan toplumun gölgesinde kendilerine bir alan yaratma çabasının ürünü olarak tanımlayabiliriz. Ancak bu gölge alanların yasal ve aydınlık alanlardan bir farkı olduğu yanılgısına kapılmamak gerekir; çürüme hangi parçadan başlarsa başlasın bütünün meselesidir.

Çürümenin İzdüşümü

Bu tatil kaçamağının bir yandan Ahmet ile Elly’yi tanıştırmak için düzenlendiğini söylemiştim. Filmin açılış sekansından sonra, arkadaş grubunun kendi arasındaki konuşmalarına tanık olduğumuz sahne bu durumu açık eder. Elly’nin yanlarında olmadığı her an bu konu üzerine konuşulup şakalar yapılır. Ancak Elly yanlarına döndüğünde bu konuşmalar yarıda kesilir. Geriye yalnızca hınzır gülüşmeler kalmıştır. İşte bu sahnelerde bizim kültürümüzde de geniş yer kaplayan ayıp kavramı akla gelir. Kişiler, toplumsal normların bir ölçüsü ve uygulayıcısı olan ayıp kavramının altında yaşıyor olsalar da bu kavramla uyum içinde değildirler. Bu kavram tarafından bastırılmışlardır yalnızca.

Bilindiği üzere ayıp kavramı, yaratılış hikayelerinin temelini oluşturur. Sonuçta her şey, Âdem ve Havva’nın onlara yasak kılınan her şeyi bilme ağacının meyvesini yemeleri ile başlar. O andan itibaren Âdem karısının sözüne uyduğu için, Havva da kocasını yoldan çıkardığı için cezalandırılır. Bu hikâyenin özünü oluşturan ataerkil bakış açısı dünyanın birçok yerinde aynı şekilde işler. Ancak bu ataerkil yapı bazı yerlerde daha kuvvetli, hatta ölümcül bir hale gelmiştir. Cinsiyetler arası hiyerarşiyi ve sorumluluğu tanımlayan ataerkil yapının ürettiği ve beslendiği şiddetin ülkemizde olduğu gibi İran’da da toplumun temel sorununu oluşturduğunu söylemek çok da zor olmasa gerek. Bu yapının gücünü ahlak ve ayıp gibi kavramlardan aldığını ve bu kavramları tanımlayışı üzerinden her seferinde yeniden yaratıldığını söylemek de öyle…

Elly ve Sepideh’i, hatta herkesi türlü yalanlar söylemeye mecbur bırakan geleneksel ahlak yapısı, kadınları evi temizlemek, yemek yapmak ve çocuklara bakmak gibi ev içi görevlere memur kılarken erkekleri görev zamanını bekleyen bir tür bekçi olarak konumlandırır. Tatillerinin ikinci gününde, Elly’nin kaybolmasından hemen önce kadınların bir kısmının alışverişe gittiği, diğer bir kısmının ise temizlik yapıp çocuklara göz kulak olduğu, erkeklerinse koca çocuklar gibi voleybol oynamaktan başka bir iş yapmadıkları o sahneyi başka türlü nasıl açıklarız?

Diğer yandan, sözünü ettiğim sahnenin tek işlevi cinsiyet hiyerarşisini vurgulamak değil. Sahilde oynayan çocukların Elly’ye emanet edildiği bu sahnede Elly ilk defa kendi kabuğundan çıkar ve özgürce hareket eder. Ona yönelen yetişkin bakışların olmaması, gözetlenmemenin ve yargılanmamanın özgürlüğüyle çocuklarla birlikte uçurtma uçurur bu sahnede. Başörtüsüyle aynı renkteki uçurtmayı uçurduğu bu sahneden sonra ise Elly’den bir daha haber alınamaz.

Çocuklardan birinin denizde boğulmak üzere olduğunu duyan erkekler görev sırası gelmiş bekçiler gibi deniz kıyısına koşar. Nihayet küçük çocuğu kurtarsalar da Elly kayıptır. Arayış tüm gün, hatta tüm gece sürer. Arabaların farları denize çevrilir, balıkçılardan yardım alınır ancak Elly bir türlü bulunamaz. Sonunda boğulmuş olabileceği düşüncesi ağır basar ve polise haber verilir. Denizin Elly’nin cesedini kıyıya vurmasını beklemekten başka çare kalmamıştır. Tabii ki Elly çekip gitmediyse…

Yönetmenin Elly’ye ne olduğu hakkında kesin bir bilgi vermemeyi seçtiği bu sahneyle birlikte film kişilerinin yalanlar üzerine inşa ettiği bu küçük tatil kaçamağı bir tür cehenneme döner. O zamana kadar söylenen yalanlar birer birer ortaya çıkar. Durumu devlet yetkililerine açıklamaları gerektiğinde kimsenin Elly hakkında bilgisi olmadığı ortaya çıkar. Elly onlar için çocuklarının İngilizce öğretmeninden ya da arkadaşlarıyla tanıştırılacak bekar bir kadından ibarettir. Elly hakkında bilgisi olan tek kişi Sepideh’tir ve hiçbir şey söylememektedir.

“Ölünün Namusa İhtiyacı Olmaz”

Elly’nin kaybolmasının ardından arkadaş grubu olanları sorgulamaya başlar. Söyledikleri sözlerden, yaptıkları ima ve şakalara kadar her eylemlerini sorguladıkları bu vicdan muhasebesinin sonunda Sepideh, bildiklerini itiraf ederek Elly’nin gizemli telefon konuşmalarına kadar birçok sırrı açıklığa kavuşturur. Ancak bu vicdan muhasebesi deniz kıyısında bir cesedin bulunduğu haberinin gelmesiyle son bulur. Arkadaş grubu yeniden yalana sığınmaya karar verir. Çünkü bilirler ki, içinde yaşadıkları toplumsal düzende insan gerçeğin aksine yalanlarla güvende kalabilir. Herkesi denetleyen o devasa gözün gölgesinde ancak söyledikleri yalanlar kadar özgürlüğe ve hareket alanına sahip olurlar. Gabriel Garcia Marquez, Benim Hüzünlü Orospularım adlı romanında “Ahlak da bir zaman sorunudur” [3] derken bundan bahsediyordu belki de.

Grubun yaptığı vicdan sorgusunu bitiren söz bütün bu düşüncelerin bir özeti gibidir: “Ölünün namusa ihtiyacı olmaz.” Bu cümleyi tersinden okumak da mümkün. Namusa muhtaç olan dirilerdir. Yasaklar, tabular ve yalanlar üzerine inşa edilen bir toplumda güvende olmak çoğu zaman özgür olmaktan önce gelir ve bu koşullar altında yaşayan insan ancak öldüğünde özgür olabilir. Elly denizde boğulduğuna göre artık namusa ihtiyaç duymayacaktır. Oysa bu arkadaş grubu şunu gözden kaçırır: Elly’yi boğan şey deniz değil, onlara bütün bu yalanları söyleten, her hareketlerini kısıtlayan, her mutlu anın içine utanç belasını karıştıran ahlaktır.

“Acı Bir Son, Sonsuz Bir Acıdan İyidir”

Sepideh ve diğerleri Elly hakkında hiçbir şey bilmediklerini söyleyerek onun namusunu lekeleyeceklerini bilirler. Yine de kendilerini korumak için böyle söylerler. Tek bildikleri, Elly’nin çocuklarının öğretmeni olduğu ve çocuklar için çağırdıklarıdır. Nihayetinde ölülerin bile namusa ihtiyaç duyduğu ortaya çıkar. Cesedini teşhis etmek için gelen nişanlısı Elly’nin cenazesini bile kabul etmez çünkü. Elly dışındaki herkes yaşamına kaldığı yerden devam eder. Bu yaşam, sahilin kumlarından kurtarmaya çalıştıkları arabaları gibi toplumun çarpık değerlerine saplanmış olsa da…

Elly Hakkında filmi bize yalnızca yalan söylemenin sonuçlarını ya da gerçeğin elbet gün yüzüne çıkacağını göstermez. Bu yalnızca hikâyenin katmanlarından biridir. Yaşam gibi katman katman örülmüş bu film, Orta Doğu’nun trajedisini bireysel bir boyutuyla ele alır. Film kişilerinin trajik hatası, çürümüş bir düzenin içinde kirlenmeden yaşamanın mümkün olduğunu zannetmeleridir. Oysa Ahmet’in biten evliliğini özetleyen cümle, hepimize öğüt verir nitelikte: “Acı bir son, sonsuz bir acıdan iyidir.”

 

[1] MARQUEZ, Gabriel Garcia, Benim Hüzünlü Orospularım, Can Yay., İstanbul, 2015, ss. 14-15.

[2] VASSAF, Gündüz, Cehenneme Övgü, İletişim Yay., İstanbul, 2014, s. 16.

[3] MARQUEZ, Gabriel Garcia, Benim Hüzünlü Orospularım, Can Yay., İstanbul, 2015, s. 11.

 

 

Sosyal medyada paylaş

Alper Büyükbudak

1992 yılında doğdu. Çocukluğu ailesinin memuriyeti nedeniyle Türkiye'nin çeşitli illerinde geçti. 2006 yılında İzmir'e yerleşti. Bir süre Eskişehir’de Çevre Mühendisliği okumaya çalıştı, olmadı. 2014 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi, Sahne Sanatları Bölümü, Dramatik Yazarlık ve Dramaturgi Ana Sanat Dalı'na kayıt yaptırdı. 2017 yılında yazdığı "Mağlubiyet Nişanı" adlı oyunuyla Ulusal Suat Taşer Oyun Yazma Yarışması’nda “Övgüye Değer Oyun Ödülü” aldı. 2019’dan itibaren radyo programı hazırlayarak geçimini sağlıyor ve hâlâ mezun değil. Kendi birasını yapmaya ve Balkanları gezmeye bayılır. İki kedi babası, İngilizce bilir.
Published On: Şubat 1st, 2021Categories: Kültür & Sanat, Sinema0 Yorum

Leave A Comment