Makbule Aras Eivazi ile ilk tanışmamız elime ilk aldığım andan itibaren beni beynimin karanlık, kuytu köşelerinde gezintiye çıkaran Sadık Hidayet’in Kör Baykuş’u sayesinde olmuştu. Aras ise yalın ve dokunaklı çevirisiyle dikkatimi cezbetmişti. Yıllar sonra yollarımız tekrar kesişti ve kendisiyle röportaj yapma imkanı buldum. Sorularıma verdiği yer yer ters köşe cevaplarıyla, samimi ve şiir kokan diliyle beni bir kez daha kendine hayran bıraktı. İran edebiyatı, İran sineması ve çevirmen kimliği hakkında konuştuğumuz, kahve sohbeti tadında röportajımızın ilgi odağı da ‘’yaraları hep aşktan’’ olan büyük şair Furuğ Ferruhzad oldu.

Makbule Aras, 2019 yılında Furuğ Ferruhzad çevirisi ”Rüzgâr Bizi Götürecek” ile ”Yılın Çeviri Kitabı Ödülü”ne layık görüldü. Aras’ın yakın zamanda kendi kaleminden çıkan son yapıtı ”Sonun Bacakları” 2021 yılında Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlandı. Gelin bu zarif, mütevazı ve entelektüel kadını yakından tanıyalım.

‘’Tek korkum; yarın ölebilirim, kendimi tanıyamadan.’’
-Sadık Hidayet

 

Kısaca kendinizi tanıtır mısınız?

Çocukluğum, bir şehre tam alışmışken başka bir şehre gidecek olmanın sancısı içinde ama güneşli geçti. Bir şehrin yerlisi olmak nedir hiç bilmedim, bu da beni bağlanmaktan uzak tuttu, sahiplenmeden sevmeyi öğrendim. Hikâyelerle, hikâye gibi insanlarla dolu zengin bir hayatım oldu. Hikâyeler beni kelimelere meftun etti sonra da yazıya sevdalandım. Dağın, taşın, ağacın bir sesi olduğunu fark ettikten sonra o sesi anlamaya giriştim. O sesi tanıdıkça kendimi de tanımaya başladım ve yeryüzündeki yolculuğum, keşiflerle anlam kazandı. Hukukçu olmak için can atarken kendimi A.Ü. DTCF Türkoloji bölümünde buldum.

İlk yılım, okulun taş binasının yanması için (o nasıl olacaktıysa) dua ederek geçti. İkinci yıl dünya tatlısı bir hoca edebiyata ve hatta insana bakışımı değiştirdi. Meftunu olduğum kelimeleri arkeolojik kazı yapar gibi eski metinlerden bulup çıkarmayı, üstlerindeki izleri okumayı öğrendim.

”Edebiyatsız hayat rüyasız bir uyku gibidir”

Divan edebiyatına merak salınca bir yandan yüksek lisans yaparken bir yandan da Farsça öğrenmeye başladım. Türkçeden sonra Farsçaya meftun oldum bu sefer de. Hayatımın yönü değişti. Başka bir kültürü tanımaya başladım, tanıdıkça evrenim genişledi, her şey başkalaştı. Yazıyla aram hep iyi oldu ama ille bir başlangıç tarihi vermek gerekirse Üniversite ikinci sınıfta saman kâğıda yazdığım “Herkes Gibi” adlı öykünün ilk öyküm olduğunu söyleyebilirim. Sonra da hep yazdım. Denemeler, makaleler, eleştiriler ve öyküler… Halit Ziya “Aşksız hayat, rüyasız uykuya benzer” der. Ben de diyorum ki edebiyatsız hayat rüyasız bir uyku gibi.

İran edebiyatı, bir hazine sandığı sundu bana. Bu sandıktan beni çok etkileyenleri seçip çevirmeye karar verdim sonra. Böylece çeviri de hayatımın temel eşlikçilerinden birine dönüştü, bana başka bir kapı açtı. Edebiyatla iç içe geçen hayatıma bir İranlı yönetmenle evlendikten sonra sinema da aktif biçimde dahil oldu. Ve şimdi, hep hayal ettiğim şehirde İstanbul’da, hayata benim gibi bakan bir yol arkadaşıyla sürüyor keşif yolculuğum. Biraz daha formel şeylerden bahsedecek olursam, şu an halen Alman Lisesi’nde edebiyat öğretmeni olarak çalışmalarımı sürdürüyorum. Hatta daha çiçeği burnunda yeni bir mezunken Emekli Sandığı Genel Müdürlüğü’nde bir mütercimlik deneyimim de olmuştu.

Bilindiği üzere Furuğ Ferruhzad’ın ‘Rüzgar Bizi Götürecek’ çeviriniz geçen yıl Dünya Kitap’ın düzenlediği ödüle layık görüldü. Bu bağlamda Furuğ’u en iyi özümseyen insanlardan birisiniz. Furuğ Ferruhzad’ın ataerkil düzen karşısında sergilediği tavrı düşünürsek hem çevirmen kimliğiniz hem de en başta bir kadın olarak Furuğ Ferruhzad şiirlerini çevirmek size neler hissettirdi?

Furuğ hayatımdaki en özel insanlardan biri, onu tanımak beni başka bir ben yaptı. Bu sebeple de ona hep gönül borcu duydum. Beş şiir kitabını çevirerek ona olan borcumun hiç olmazsa bir kısmını ödemek istedim. Furuğ, her kadına kendi mücadelesinde ilham ve güç verecek kadar önemli bir çehre. Onun isyanı yıkarak yeniden inşa etmeye ayarlı. Yıkıp bırakmak değil yıkıp başka bir yapı kurmak için mücadele vermiş hep.

Bu mücadelenin şah damarı da kadın kimliğidir. İran toplumunun dişil bir toplum olduğunu söyleyebiliriz, bu yüzden oradaki ataerkil çizgiler bizim algılayabildiğimizden farklı çünkü bizim toplumumuz bütünüyle eril bir karakterde. İran, sosyolojik yapısıyla dişil, siyasi iktidarlarıyla eril yapıdadır denebilir. Ataerkillik siyasi iktidardan referans alır.

Bu nedenle Furuğ’un yaşadığı dönemde adını koyarak bir feminist mücadele verdiğini söylemek yanlış olur. “Ben bir kadın, bir insan olmak istiyordum” diyen bir şair Furuğ. Şiire adanmış bir hayat yaşar ve bu adanmışlık onu var eder. Yolun daha en başında cinsel kimliğe dair sınırları aşma hamlesi dünyada eşi görülmedik derecede cesurdur. İşte o cesaret doğurur Furuğ’u. Kurulu düzenin gelenekler ve dinle örülmüş duvarlarını aşmada bir an bile tereddüt etmez. Hamuru cesaretle yoğrulmuş bir devrimcidir o. Dolayısıyla Furuğ’un bir kadın olarak kendini var etme, bir şair olarak sesini duyurma mücadelesi her şeyden önce devrimcidir ve bugünün İran’ında Furuğ, cesaretiyle, kendini inşa etme gücüyle, sanatının sınırları aşan sesiyle feminist örgütlenmelerin bayrağıdır.

Çevirmenlik piyasasına yeni girenler veya girmeyi düşünenlere tavsiyeleriniz nelerdir?

Gönül vermeden çeviri yapmanın ruh üflenmemiş metinler yaratacağını düşünüyorum. Çeviri yapmak isteyenlerin kaynak dilden önce erek dili çok çok iyi bilmeleri gerek. Ana dil konusundaki eksiklikler, kaynak dil ne kadar iyi bilinirse bilinsin o çevirinin tatsız tuzsuz olmasına neden olur. Ana dil konusunda insanın kendini en iyi besleyeceği alan da edebiyat elbette. İyi bir okur olmadan iyi bir çeviri yapmak da olası değil kanımca.

Çevirmek istediğim yazarın hayatı, sanatı konusunda enine boyuna bir araştırma yapmadan, onunla bir bağ kurmadan çeviriye başlamam. Sözlük sevgisinin, kelime avcılığının bir çevirmene sağlayacağı sonsuz katkılar var. El altında sağlam sözlükler bulundurmak çok önemli. Kelimelerin peşine düşmek ufuk açıcı olduğu gibi kalıcı bir kelime hazinesi de kazandırıyor insana. Etimolojiyi de çok seviyorum, bir kelimenin peşine düşmek çok hoşuma gidiyor, sözlüğe bakmakta asla üşengeç davranmam, bunun da çok faydasını gördüm.

Çevirilerinizde özellikle benimsediğiniz bir çeviri tekniği, kuramı var mı?

Metin çözümlemede olduğu gibi çeviri de de tek bir kurama bağlı kalmaktan yana değilim. Kaynak odaklı kuramları mı erek odaklı kuramları mı esas alacağız? Çevirmenin bu konuda da kendi süzgecinden geçirdiği bir yaklaşımı benimsemesi en iyisi. Kaynak metnin ne söylediğini doğru anlamak çok önemli, çevirmen anladığını kelimesi kelimesine mi çevirmeli yoksa anlamı yakalamanın peşine mi düşmeli?

Kelimesi kelimesine çeviri dendiğinde benim aklıma Walter Andrews’un Şiirin Sesi Toplumun Şarkısı adlı o muhteşem kitabında Divan şiirini anlamak için nasıl bir yol izlenmeli sorusuna verdiği cevap gelir: “Bir metni anlamak için o metni oluşturan sözcüklerin sözlüksel karşılığını bilmek gereklidir; ancak bu bilgi, metni anlamamız için yeterli değildir. Bir casus karanlık bir sokakta bir yabancıyla karşılaşır, ‘kedi hasırın üstünde’ der ve kendisine esrarlı bir zarf verirse söylenenin yalnız dilbilimsel analizi hiçbir şekilde kastedilenin anlaşılmasını sağlamaz.”

”Çeviriye tek bir yöntemle yaklaşılmaz”

Walter Andrews Divan şiirindeki sözcüklerin dini-tasavvufi düzlem, dilbilimsel düzlem, sosyal düzlem, siyasi düzlem, şairin duyuş ve düşünüş düzlemi gibi pek çok anlam düzleminin olduğunu; bir şiirde kullanılan sözcüklerin, pek çok düzlemdeki karşılıklarıyla bir bütünlük oluşturarak anlamı var ettiklerini belirtir.

Çevirinin de bir tür yorum olduğu düşünülürse divan şiirini anlamaktaki yöntemin ya da zorlukların çeviride de söz konusu olduğu söylenebilir. Kaynak metindeki her kelimenin sözlük anlamının kavranması onun anlaşılması ve erek metne çevrilebileceği sonucunu doğurmaz. Metin dışı ögelerin, kültürel kodların, sembolik kullanımların, dilin dar koridorlarının çevirmen tarafından bilinmesi gerekir. Sadık Hidayet’in Kör Baykuş romanı kültürel kodları, metaforları, farklı disiplinlere göz kırpan oyunbaz zemini ile benim için oldukça öğretici bir çeviri süreci olmuştu. Tek bir yöntemle metne yaklaşmanın bu nedenle sağlıklı bir sonuç doğurmayacağını düşünüyorum. Her metnin yapısının, çeviride belirlenecek yaklaşıma dair ipuçları barındırdığını unutmamak gerek.

Neden Farsça?

Yüksek Lisansımı Divan şiiri üzerine yapıyordum biraz Farsça öğrenmek iyi olabilir diye düşünmüştüm. Ama Orhan Veli’nin dediği gibi “her şey birdenbire oldu” kendimi Farsçaya âşık olmuş buldum, bu aşk zaman içinde hep beslendi, büyüdü. Ne iyi ki öyle oldu!

Sonun Bacakları isimli kitabınız yakın zamanda okuyucuyla buluştu. Dönüp baktığınızda edebi kimliğinizin şekillenmesinde etkili olan faktörler sizce neler oldu?

Cevaplaması pek kolay bir soru değil ama deneyeceğim. Hikâye dinlemeyi seviyor oluşum ve etrafımda hep iyi hikâye anlatıcılarının olması sanırım önemliydi. Ailemin Kafkas göçmeni olmasının da payı var galiba. Hem anne tarafım hem baba tarafım halk hikayelerine, masallara, mizahi anlatılara, fıkralara, türkülere ve şiire aşırı düşkündür. Buradan gelen bir söze, anlatıya düşkünlük de var.

Divan edebiyatının ve İran şiirinin derinden akan bir kaynak suyu gibi edebi kimliğimi beslediğini hissediyorum. Romanı ve hikâyeyi oldum olası çok sevmemin, çok okumamın mutlaka bilinmez izleri var üzerimde, özellikle de Rus romanlarının. Şu dünyadaki en güzel şeylerden biri Rus romanı okumak. Öykülerimi okuyanlar, üslubumun şiirsel olduğunu söylerler ki bunda galiba modern Türk şiirine düşkünlüğümün de etkisi var. Bunlar ilk elde aklıma gelenler ama belki de bunların hiçbirinin belirgin bir izi yok, ben öyle sanıyorum. Galiba bunu yazarın kendisinin ayırt etmesi pek olası değil.

İstanbul Sözleşmesi’nin kaldırıldığı haberini endişeyle takip ettiğimiz bu günlerde bir Furuğ hayranı olarak kadınlara ne söylemek istersiniz?

Furuğ üzerine ya da İran edebiyatı üzerine konuşmam için davet edildiğim platformlarda hep dile getirdiğim ve dinleyenlerin de hayret ettikleri bir şey var: İran’daki kadınların durumu bizim ülkemizdekiyle kıyaslanmayacak kadar iyi. Siyasi iktidarın bakışından söz etmiyorum bunu söylerken. Hukuki haklar konusunda İran kadınları bizden daha kötü durumda olabilirler ama daha önce de söylediğim gibi İran toplumunun dişil bir karakterde oluşu kadınla erkeğin bizdeki gibi bir ayrışma yaşamaması sonucunu doğuruyor. Bizim toplumuzdaki ataerkil yapı o kadar sert ki onunla baş etmek gerçekten ürkütücü ama İran’daki kadınların cesareti, kendi haklarını savunmadaki direnci beni hep etkiledi ve şaşırttı.

Beni şaşırtan başka bir konuda İran’daki erkeklerin de eşitlikçi tavrı oldu. Gündelik hayattaki yükü paylaşmakta kadınla erkeğin böylesi demokratik ve özgürlükçü tavrı gerçekten hayranlık uyandırıcı. Siyasi iktidarların ataerkil baskısına karşın şehirde yaşayan İranlılar eşitlikçi toplum yapısını koruyor. Bu nedenle İran’a her gidip geldiğimde moralim daha da bozuluyor, bizim ülkemizdeki kadının durumu gerçekten içler acısı.

Ne yapmak gerekiyor sorusunun cevabını küçük ölçekte cevaplandırmanın daha gerçekçi olduğunu düşünüyorum. Kitlesel mücadele elbette devam etmeli ama her kadın önce etrafındaki ataerkil yapıları değiştirmek için savaş vermeli. Önce yakın çevremizdeki erkeklerde ve kadınlarda bir farkındalık yaratmak, bir değişim yaratmak sonra büyük kitlesel değişimlerin peşine düşmek zorundayız. En azından bunu yapma fırsatı olanlardan söz ediyorum, kırsaldaki bir kadının bunu yapmasının mümkün olamayacağının farkındayım. Eğitim sistemindeki yanlışların düzeltilmesi, aile yapısının yeniden inşa edilmesi, kadın örgütlenmelerinin artması gibi büyük adımların gerekliliği ortada, benim söylemek istediğim değişimin, önce kendi çevremizi değiştirme hamlesiyle başlaması gerektiği.

Biraz da sizin de ilgili olduğunuzu düşündüğüm İran sineması hakkında görüşlerinizden bahsetmek istiyorum. Eşiniz İranlı yönetmen Farhad Eivazi’ye de selamlarımızı iletiriz. En başta İran sineması hakkında düşüncelerinizi merak ediyorum aslında. Bana göre İran sineması en basit haliyle minimalizm ve derinlik. Siz İran sinemasını nasıl tanımlıyorsunuz?

İran sinemasını çok seviyorum ve eşim sayesinde pek çok filmi de izleme fırsatım oluyor. Tanımlara karşıyım o yüzden çok zorlanıyorum bir şeyi tanımlamam gerektiğinde. Sadece bir saptama yaparak geçeceğim bu soruyu. İran sineması da İran edebiyatındaki gibi dolaylı anlatımı seviyor ve bu da onu diğerlerinden ayrı bir yere konumlandırıyor. Gündelik hayattaki iletişim dili de dolaylı, sözün doğrudan söylenmesini değil dolaylı anlatımı destekleyen bir yapı var İran’da.

Monarşiden önce ve sonra İran sinemasında sizce neler değişti?

Çok şey değişti. Biz İran sinemasını eşimin hep çok yakındığı gibi Batı üzerinden tanıyor ve tanımlıyoruz. Halbuki işte yanı başımızdaki bir ülke, kapı komşumuz, ne diye Batı üzerinden okuyalım ki İran’ı? Ama öyle. Siyasetini de edebiyatını da sinemasını da Batı’dan okuyoruz, Batı referansıyla takip ediyoruz.

Şah döneminde pek çok sinemacı eğitim almak üzere Fransa ve İngiltere’ye gönderilmiştir devlet bursuyla. İran yeni dalga sinemasını başlatan yönetmenler bu dönemde yetişmiştir ve çok güçlü filmler ortaya konmuştur. 1979 devrimiyle birlikte siyasi iktidar nur topu gibi bir sansür mekanizması icat ederek sinemacıların kucağına bırakmış, onları tarifsiz sevinçlere gark etmiştir! E tabii bu sevincin hakkını vererek siyasi rejimin ah ne de güzel olduğunu söyleyen ve böylece film yapmayı sürdürenler olduğu gibi eli kolu bağlanıp film yapamaz hale gelince ülkeyi terk etmekten başka çare bulamayanlar da olmuştur. Ya da ülkelerini terk edemeyecek kadar toprağına bağlı olanlar, sinema kariyerlerini noktalayarak evlerine çekilmiş, sanata küsmüşlerdir. Kısacası bugünkü İran sineması Şah dönemindeki zemin üzerinde yükselmiştir. Devlet bursuyla ve desteğiyle sinema hep teşvik edilmiştir ama bu destek büsbütün sanat sevgisinden kaynaklanmıyor elbet. Krallar, kraliçeler ve dahi bütün devlet adamları, sinemanın ülkenin ve tabii siyasi iktidarlarının reklamını yapmakta ne kadar büyük bir gücü olduğunu çok erken keşfetmişlerdir İran’da!

Abbas Kiyarüstemi’nin o zor dönemlerde bir isyan başlatıp sinemasını İran’da kalarak sürdürmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Abbas Kiyarüstemi’ye hayranım, yakın tarihte onun Pusuda Bir Kurt adlı haikularını çevirdim, bir kez daha hayran oldum. Ama şunu belirtmek gerekir ki Kiyarüstemi bir isyan filan başlatmadı, öyle siyasi iktidara diklenen, onu eleştiren bir yönetmen de değildi. Hatta ve hatta festivallerde (Mesela Altın Portakal’da) sansürle ilgili sorulara İran’daki sansürün kendisini film yapmaktan alıkoymadığını, bunun kendisi için bir engele dönüşmediğini söyleyerek pek çok İranlının tepkisine de neden oldu. Bazıları da bakın ey dünya sansür sanata engel değil hatta sanatçı gücünüzü arttırır demeye bile kalktı. Kısacası Kiyarüstemi’nin siyasi iktidara bulaşmamayı, sanatını yapmayı tercih ettiğini söyleyebiliriz ki bu da onun seçimidir, bize saygı duymak düşer. Bu sebeple de onu ülkesinde kalmayı seçen bir fedakâr sanatçı, isyankâr yönetmen filan gibi birtakım tamlamalarla anmak yanlış olur. Film yapmak uğruna acılar çeken, işkenceler gören, doğru bildiğini başına gelecekleri hiç düşünmeden çatır çatır söyleyen yönetmenlere hem ayıp olur hem haksızlık olur. Bende bu farkındalığı yaratan eşim Farhad Eivazi’ye bu konuda minnet borçluyum.

İran sinemasında yerellik çok önemli. İran sinemasının yerelde ve Avrupa’da çekilen filmleri arasında ciddi bir kalite farkı görülüyor. Yerel dokunun etkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Buna kısaca şöyle cevap vermek istiyorum her ağaç kendi toprağında çiçek açar.

İran Sinemasında Kadın Yönetmenler I: Sanatın Zincir Vurulamaz Hali

Yazarın kitabına ulaşabilmek için: https://www.yapikrediyayinlari.com.tr/sonun-bacaklari.aspx

 

Sosyal medyada paylaş

Ezgi Şahin

Ege Üniversitesi Almanca Mütercim–Tercümanlık öğrencisi ve Ent Dergi'de Yazı İşleri Müdürü. Çokça sanat tarihi, feminizm, toplumsal cinsiyet, felsefe okumaları yapıyor. 41 kere feminist, Arthouse canlısı. Gezmeyi ve an'ları fotoğraflamaktan hoşlanır. Çocukken okuduğu bir sözse hep zihninin bir köşesinde: ‘’….ve ölüm vaktim geldiğinde aslında hiç yaşamamış olduğumu keşfetmemek için.’’
Published On: Nisan 20th, 2021Categories: Edebiyat, Kültür & Sanat, Röportaj, Sinema0 Yorum

Leave A Comment