Yeşilin ve yaşamın önemini vurguladığımız, temiz enerjiye ve sürdürülebilir yaşama dikkat çektiğimiz, bilimin uyarılarını dillendirdiğimiz, ekolojik sorunlara çözüm aradığımız bir yılı daha geride bıraktık. 2020’nin son gününde, bu yılı bir de ekolojiye dair gelişmelerin perspektifinde değerlendirelim.

Türkiye’de Hukuk Alanında Yaşanan Gelişmelerde Bu Yıl

Meclis’te Hayvan Hakları Yasası tartışıldı

2004 yılından bu yana yürürlükte olan 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu’nda 8 yıldır değişikliğe gidilmesi tartışılıyor fakat bu konu haberlere gündem başlığı olmaktan öteye geçemiyordu. Geçtiğimiz yıl, hayvan hakkı savunucularını umutlandıran bir gelişme oldu. TBMM’de 8 Mayıs 2019 tarihinde tam adıyla “Hayvanların Haklarının Korunması ile Hayvanlara Eziyet ve Kötü Muamelelerin Önlenmesi için Alınması Gereken Tedbirlerin Belirlenmesi Amacıyla Araştırma Komisyonu” kuruldu. Komisyon tamamlamış olduğu 200 sayfalık raporun TBMM ‘ye sundu. Bunun üzerine kamuoyu, hayvanları gerçek anlamda koruyan bir yasa teklifinin meclise getirilmesini beklemeye başladı.

Rapor Ekim’de sunuldu, Ocak’ta TBMM Genel Kurulunda görüşüldü ancak hayvan hakkı ihlallerini, nedenlerini ve gerekli düzenlemeleri içeren tavsiye niteliğinde olan bu rapor ile ilgili herhangi bir mevzuat düzenlenmesine halen gidilmedi. COVID-19 koşulları sebebiyle çalışma koşullarını esneten Meclis gündem yoğunluğunu da ileri sürerek kanun teklifini görüşmeden, 27. dönem 3. yasama yılını sonlandırdı.

Konuyla ilgili çeşitli sivil toplum kuruluşları ve aktivistler tarafından sosyal medya üzerinden hashtag çalışmaları yürütüldü, Meclis görevine davet edildi. Bu süreçte her gün farklı hayvan hakkı ihlali, av katliamları, deney sorunları ile defalarca gündeme gelen yasa, toplumda gittikçe daha fazla infial yaratarak Meclis’e yönelik baskının artmasına neden oldu. Konuya dair farklı parti mensubu birçok milletvekilinin de imzasının bulunduğu toplam 16 adet kanun teklifi meclis başkanlığına sunuldu. Tüm bu teklifler hala komisyon aşamasında olup hayvan hakları konusunda bir gelişme sağlanamadı. Hayvana şiddetin artarak devam ettiği bu süreçte 2020 yılı da hayvanlara aslında doğuştan sahip oldukları haklarını bir türlü yasalarımızda yer veremediğimiz bir sene oldu.

Ekolojik yıkım yaratacak torba yasa kabul edildi

Enerji alanında düzenlemeler içeren torba yasa ya da tam adıyla “Elektrik Piyasası Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi”, TBMM Genel Kurulu’nda kabul edildi. 13 Ekim’de alt komisyonda görüşülen torba yasa, 21 Ekim tarihinde üst komisyonda oy çokluğu ile geçerek yasalaştı. Doğa katliamına neden olabilecek bu yasanın Meclis’te tartışmalara sebep olan 13. maddesinin kaldırılması talepleri görmezden gelindi. Bunun yanında, ekoloji örgütleri ve yaşam savunucuları teklifin 6. maddesi hakkında vermiş oldukları mücadeleyi kazandı. Böylece, madencilik faaliyeti yürüten şirketlerin ruhsat alanları dışında faaliyet yürütebilmelerinin önünün açılmasına engel olundu. 

Türkiye’deki Ekolojik İhlallerde Bu Yıl

Ekolojik hak ihlalleri

2020 yılı özellikle Covid-19 salgını sebebiyle durumu olan herkes evlerine çekilmişken yaşanan ekolojik ihlallerle anıldı. Tüm bu zor koşullara rağmen insanlar doğaya, yaşam alanlarına sahip çıkmak için direnebildikleri ve ses çıkarabildikleri tüm alanları kullandılar. Bu direnişler arasında Kazdağları, Ünye ve Erba direnişleri ön plana çıktı.

Kazdağları’nda siyanürle üretim yapılacak alanda 26 Temmuz 2019’ da “Su ve Vicdan Nöbeti” başlatıldı. Direniş ve süreç oldukça ses getirdi. Maden şirketi Alamos Gold’un ruhsatı yenilenmedi ve Ekim sonunda şirket alandan çekildi. Ancak günümüzde dahi bölgenin tekrar doğaya kazandırılmasına yönelik bir gelişme yaşanmadı.

Erba’da ise 2019 haziranında, Kozlu Köyünde altın madeni tespit edildiği açıklanmıştı. Bunun üzerine Venusa Holding A.Ş tarafından sondaj çalışmalarına başlandı. Köy halkı ve tüm doğa severler bunun üzerine harekete geçti.

28 Eylül 2020 tarihinde ise Ordu’nun Fatsa ilçesinde bulunan Üçpınar Köyü’ne jandarmalarla beraber iş makineleri girdi. Sondaj çalışmaları yapmak için köylünün bahçeleri işgal edilmeye başlandı. Buna karşılık yaşadıkları ve kendilerine bir geçim kaynağı sağlayan çevrelerinin tahrip edilmesine karşı çıkan köylüler ve onların direnişlerini bizzat yerinde değerlendiren Aykal, köylülerin yanı başlarındaki Fatsa’da yaşanan ekolojik ihlallerin farkında olduğunu, sıranın kendilerine gelmesini istemediklerini ifade etti. 

Yılın ilk ekolojik kıyım haberini ise Hasankeyf’ten aldık. 12 bin yıllık tarih diğer pek çok şey gibi bu yüzyılın hırsından, talanından payını aldı. Kanunlar, tartışmalar, protestolar bunların hiçbiri maalesef dokuz medeniyet görmüş Hasankeyf’i kurtarmaya yetmedi.

Tüm bu haberlerin yanında yıllardır süregelen davalara konu olan Yeşil Yol Projesi çalışmaları da yeniden başladı. 8 ilin önemli yaylalarının ve turizm merkezlerinin birbirine bağlanması planlanan projenin, Doğu Karadeniz’e canlılık getireceği iddia edilse de proje hem bir doğa talanı, hem de anayasal hakları ihlal ediyor. 

Yaşanan felaketlerin iklim kriziyle ne ilgisi var?

Orman Yangınları

Türkiye’de son yıllarda orman yangınları büyük bir artış göstermekte. Küresel ısınmanın ve plastik atıkların doğaya bırakılması bunun en büyük etkenlerinden. Bir diğer ve asıl büyük etken de kapitalist düzenin, doğayı ranta kurban etmesidir. Her sene olduğu gibi bu sene de Türkiye’de yine ciddi orman yangınları yaşandı. Pandemi dönemiyle birlikte plastik atıkların artması ve sıcak geçen yaz dönemine eş şaibeli yangınlar bu sene de birçok doğa tahribatına ve ekolojik krize yol açtı.

Bu yangınlardan en ciddi olanı da Hatay – Samandağ‘da yaşandı. 5 gün boyunca süren yangında 3000 – 35000 hektar arasında alan yandı. Yangın süresinde alınan önlemlerin ve müdahalelerin yetersizliği ciddi tartışma konusu oldu. Yangınla ilgili en şaibeli durumlardan birisi de bölgenin yeni yapılacak maden araştırma sahalarından birisi yapılmaya çalışmasıydı.

Tatil bölgelerindeki yangınların sıklığı bu sene de yaşanmaya devam etti. Her ne kadar sıcak havayla birlikte plastik atıkların bu yangınlara sebep olduğu konuşulsa da aslında işin özünün “Betonlaşma” olduğu biliniyor. Bir doğa harikası olarak bilinen Antalya’nın Kaş ilçesi de bu betonlaşmadan nasibi almış durumda.

Antalya’nın Kaş ilçesinde Çukurbağ Yarımadasında 24 Mayıs 2020 tarihinde gece yarısı çıkan yangını sosyal medyadan ve haber kanallarından takip ettik. Yangın birkaç saat sonra belediye, orman müdürlüğü ve AKUT ekiplerince söndürüldü ama şiddetli fırtınanın da etkisiyle 25 dönüm zeytinlik ve makilik alanın zarar görmesine, canlıların yaşam alanının yok olmasına engel olunamadı. Yangının kaynağıyla alakalı resmi bir açıklama yok. Ancak Ankara Gazeteciler Cemiyeti, geçmişte Kaş’ta rant iddialarıyla gündeme geldi. Cemiyetin, 1974’te içine motosiklet bile sokulamayacak kadar doğası bakımından korunmuş bu yarımadada büyük bir arazinin tapusunu alıp daha sonra tapu düzeltme davasıyla sahip olduğu araziyi gerçeğe aykırı şekilde 6 katına çıkardığı iddia ediliyor.

Orman Yangınları Deprem Riskini Artırıyor

Her yıl olduğu gibi bu yıl da orman yangını haberleriyle karşılaşıyoruz. Özellikle pandemi döneminde karşılaştığımız sebebi tespit edilemeyen orman yangınları, geçmiş yangınlar nedeniyle kaza değil kundaklama olduğu şüphelerini yaratmıştı. Yangınlar ya da çeşitli tahribatlar sonucu ormanlık alanların yok olması, toprağın bir anda güçsüzleşmesine neden olarak erozyon, heyelan, aşınma gibi doğa olaylarının atmasına neden olur. Science Reports’ta GFZ araştırmacıları tarafından yayınlanan rapora göre, erozyonun arttığı bölgelerde daha sık depremlere rastlandığını gösteriyor. Özellikle bir deprem bölgesi olan ülkemiz, betonlaşma ve rant adına erozyana maruz bırakılıyor.

Susuzluk

Sanıldığı gibi Türkiye “su zengini” bir ülke değil. Aksine, “su sıkıntısı çeken” bir ülkedir. Üstelik Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TUİK) verilerine göre Türkiye nüfusunun 2030 yılında yüz milyona ulaşması beklenmektedir. Kısacası Türkiye, nüfus ve talep artışıyla “su fakiri” olma riski taşımaktadır.

Dünya Doğal Hayatı Koruma Vakfı’na göre, İstanbul’da dahil olmak üzere, kalabalık ve büyük şehirler de su sorunundan önemli ölçüde etkilenecek. Dünya Doğal Hayatı Koruma Vakfı Uluslararası Su Kaynakları Danışmanı Theresa Schiller yeni analizlerin ve değişikliklerin yapılmaması durumunda çok büyük sorunlarla karşı karşıya gelinebileceğine dikkat çekerken, şehirlerde daha az su tüketme olasılığının yüksek olduğunu söylüyor.

Üstelik 1 Aralık 2020 itibariyle, İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresi (İSKİ) tarafından, Kasım ayında mevsim normallerinin altında gerçekleşen yağışlar nedeniyle, İstanbul’un su ihtiyacını karşılayan barajların su seviyesinin %33’ten %22’ye kadar düştüğü ölçüldü. Bu verilere göre, Aralık ayında yağış olmaması durumunda, şehrin yalnızca 4 ay yetecek kadar suyu kaldı. Kısacası, İstanbul son yıllarda Dünya Doğal Hayatı Koruma Vakfı’nın raporunda da belirtildiği gibi kurak zamanlar geçiriyor.

Sel Felaketleri

Türkiye’de dere yatağına yapılan konutlaşma ve özellikle Karadeniz bölgesindeki HES’ler yine bu sene sel felaketlerine sebep oldu. Özellikle Giresun’da 22 Ağustos tarihinde yaşanan ve 9 kişinin ölümüne sebep olan sel felaketi bunun en canlı örneklerinden biri oldu.

Sel felaketi, çevrecilerin ve yöre halkının Karadeniz’de yıllardır süren HES (Hidroelektrik Santrali) karşıtı mücadelesi Karadeniz coğrafyasındaki ekolojik etkileri gibi birçok konunun da tekrar gündeme gelmesine sebep oldu. Doğu Karadeniz, son dönemde doğa talanlarının en fazla görüldüğü bölgelerden biri. Bölge şehirleri arasında da Giresun’un önemli bir yeri var zira Giresun’da güncel olarak 39 adet HES bulunuyor, 11 HES de halen yapım aşamasında. Sel felaketinin en çok etkisini gösterdiği ilçelerin ise HES’lerin yoğunlaştığı yerler olduğu gözlenebiliyor.

Ağaçların kesilerek ormanlık alanların yok edildiği, derelerin doğal akışına müdahale edildiği, HES gibi doğanın dengesini bozucu projelerin risk analizleri kulak ardı edilerek yapıldığı bu coğrafyanın doğal afetlerden daha fazla etkilenebileceği konusunda sıkça uyarı yapılmıştı. Hatta sel felaketinden günler önce, Derelerin Kardeşliği Platformu Kurucu Başkanı Avukat Remzi Kazmaz, 1929-2012 seneleri arasında sel sebebiyle yaşamını yitirenlerin sayısının 650’nin üzerinde olduğunu, konuyla alakalı Meclis araştırması açılması gerektiğini dile getirmiş; HES’lerin, ağaç kesiminin ve dere yataklarına yapılan karayollarının sel felaketinin boyutlarını artırdığını söylemişti.

İklim Krizine Karşı Mücadelede Bu Yıl

Uluslararası hukuk alanında neler yaşandı?

12 Aralık 2020 tarihinde Paris İklim Anlaşması’nın Sanal İklim Zirvesi düzenlendi. Zirvede konuşan BM Genel Sekreteri Antonio Guterres zirveye katılanları ülkelerinde “iklim olağanüstü hali” ilan etmeye davet etti. Ülkelerin güncel mücadelelerinin küresel ısınmayı 1,5 derecenin altında tutmak için halen “gerekenden çok az” olduğunu dile getirdi. Çeşitli ülkeler ve kurumlar, iklim konusunda yeni finansal taahhütlerde bulundu. BM, 2020’nin getirdiği karantina günlerinde emisyonun %7 azaldığını belirtti.

Paris İklim Anlaşmasını imzalayan ancak halen yürürlüğe sokmayan Türkiye’nin emisyon oranı 20. yüzyılın sonlarından bu yana hızla artıyor. Kişi başına yıllık 6 ton olarak hesaplanan emisyon oranı, Türkiye’nin enerji sektörünün yarattığı tehlikelere dikkat çekiyor. Kömür ile çalışan elektrik santralleri ülkenin en büyük emisyon kaynağı olarak nitelendiriliyor. Türkiye’nin, Paris İklim Anlaşmasının hedeflerini karşılamayan taahhütleri, yaklaşmakta olan sonun hafife alındığını belirtir nitelikte.

İklim değişikliğinin sonuçlarını fazlasıyla göstermeye devam ettiği 2020 yılında Portekiz’den altı çocuk, iklim krizine sebep oldukları gerekçesi ile aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 33 ülkeye Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde dava açtı. Emisyon azaltımlarının yetersiz olduğunu vurgulayan çocuklar bu 33 ülkenin, kendilerinin ve gelecek kuşakların yaşam haklarını ellerinden aldıklarını, bu nedenle de bu ülkelerin bireylerin temel haklarını ihlal ettiğini iddia etti. Portekiz topraklarında sayısız canlının ölümüne sebep olan orman yangınlarına dikkat çeken çocuklar, bizleri de Türkiye’de son yıllarda sıkça yaşanan orman yangınları ve sonuçlarını düşünmeye itti.

Bilim bize iklim krizi hakkında neler söylüyor?

Bu yıl pandemiden dolayı bilimsel çalışmalara ilgi arttı. Hayatımıza giren ve tüm dünyanın gündemine oturan virüs, birçok insanı okumaya ve araştırmaya itti. Bu süreçte ekolojik alanda yapılan çalışmalar hız kazandı. Belli canlı türleri üzerinde araştırmalara yoğunlaşılsa da özellikle bitki ve mantarlar aleminde yapılan araştırmalar sayesinde dikkate değer bulgular elde edildi. Bunlardan biri de virüse direnen bitki tohumlarının elde edilmesiydi. Bitki viroloğu ve bilim insanı Dr. Safaa Kumari, 10 yıllık çalışmasının sonucunda bakla çürüten sarı virüs’e (FBNYV) doğuştan bağışıklık kazandırılmış tohumlar geliştirmeyi başardı. Özellikle virüsten bahsettiğimiz bu günlerde ilgi çekici bu çalışmanın sonucu, bilim dünyasında da oldukça ses getirdi.

Bitkilerle birlikte, mantarlar da incelenen konulardan bir tanesi haline geldi. Yaşanan pandemiden dolayı insanlar, tükettikleri ürünlerin içeriklerine, kullandıkları ilaçların içerisinde neler bulunduğuna ve hangi besinlerin “şifalı” kabul edilebileceğine merak saldı. Bu noktada mantarlar, yılın dikkat çekici bir ürünü haline geldi. Zira mantarlar, penisilin gibi antibiyotiklerin yapımında kullanıldıkları gibi, bira, şarap, kola gibi içeceklerin eldesinde de kullanılıyor. Ekosistem, gıda sektörü, tıp ve bilim açısından da büyük önem arz eden mantarlar, daha birçok çalışmanın da yapı taşı olacak gibi görünüyor. 

Algler de bu sene tıpkı mantarlar gibi üzerinde birçok çalışmanın yürütüldüğü canlılardan biri oldu. Enerji üretimi açısından daha çevreci alternatifler için çalışan bilim insanları, su yosunlarına yöneldiler. Yaptıkları araştırmada, ışığa duyarlı polimerler kullanılarak su yosunlarının yaptığı fotosentezin performansı arttırıldı. Bu gelişmeler üzerine, ABD Enerji Bakanlığı (United States Department of Energy) su yosunlarından biyoyakıt eldesi için yatırımlar yapmaya başladı. 

Bu sene, temiz enerji konusunda birçok çalışma yürütüldü. Yapılan bir modellemeye göre, sera gazı salınımı ve aşırı su tüketimi önümüzdeki otuz yıl içinde düşüş gösterecek. Bu düşüşün sebebi olarak da, emisyon ve su tüketimini neredeyse sıfıra indirecek yeni teknoloji motorlar ve yeni nesil yakıtlar gösterildi. 

Fosil yakıtların bir sonucu da su kaynaklarının kirlenmesi, bu sebeple dünya çapında birçok insanın temiz suya erişimi yok. Yeni bir araştırmaya göre, insanların temiz suya erişebilmeleri için akıllı telefonlardan su dezenfeksiyonu yapılabilecek. Kulağa ütopik bir durum gibi gelse de bu yöntem ile birçok insanın temiz suya erişimi kolaylaştırılmış olacak. Aynı zamanda çevreye verilen zarar da en aza indirilmiş olacak. 

İklim aktivizmden ne haber?

Yaşamımıza bu yıl giren Covid-19 salgınıyla birlikte iklim aktivizminin şekli, kapsamı ve boyutları değişti. İlk olarak, birçok ülkede karantina tedbirleri sebebiyle toplantı, gösteri ve yürüyüş özgürlüğü kullanılamadı. Bu dönemde iklim aktivistleri özellikle sosyal medya mecralarından farkındalık yaratmaya devam etti.

25 Eylül’de dünyanın her tarafından çocuklar, yetişkinler ve yaşlılar Küresel İklim Grevi’ni gerçekleştirerek iklim krizinin çözümü için acil önlem alınmasını talep etti. Bazı ülkelerde online olarak gerçekleştirilen grev, bazı ülkelerde sokaklarda yapıldı.

Sıklıkla karşılaşılan bir durum ise iklim değişikliğine ciddi boyutlarda katkı sağlayan şirketlerin kendilerini aklamak adına yeşil politikalar uyguluyor gibi gözükmeleriydi. Özellikle Shell’in uyguladığı yeşil aklama (green-washing), Greta Thunberg’den Alexandria Ocasio-Cortez’e birçok kişinin tepkisini çekmeyi başardı. Shell’in ekolojik sabıka kaydının iklim değişikliğini gizlemekten ibaret olmadığı, Nijer Deltası’nın petrol sızıntıları sebebiyle on yıllardır siyaha boyanmasından da sorumlu olduğu ifade edildi. Gerçekten de, Shell 1950’li yıllardan itibaren petrol yataklarına sahip Nijer Deltası’nı her yönüyle sömürmenin yanı sıra, bölgenin yerlilerinden olan Ogoni halkına da ağır insan hakları ihlalleri gerçekleştirmişti.

Öte yandan, Covid-19 ne yazık ki hayatımıza getirdiği birçok olumsuzluğun yanı sıra “Covid atıkları” kavramını da getirdi. Ağustos ayında yapılan araştırmalara göre Covid-19 salgınından sonra plastik kullanımı %25 oranında artış gösterdi. Özellikle de maske ve eldivenden oluşan Covid atıklarını sıklıkla çevremizde görmekteyiz. Bunun toprak ve denizlerde yaratacağı kirliliğin boyutlarını ilerleyen günlerde göreceğiz.

Görsel: api.time.com

Sosyal medyada paylaş

Ent Ekoloji

Okumuş olduğunuz bu yazı Ent Dergi Ekoloji Editörlüğünün seçkisidir.
Published On: Ocak 4th, 2021Categories: Bilim, Ekoloji, Hukuk0 Yorum

Leave A Comment