Son iki buçuk yılını vegan olarak geçirmiş ve tüm yaşamını daha sürdürülebilir, daha ekolojik, daha etik alışveriş ve yaşam tercihleriyle donatmaya çalışmış bir birey, tüm etik derslerinde bireyin ahlaki tercihlerinin önemini savunmuş bir öğrenci ve en önemlisi dünyayı kurtarmak için tavsiyeler vermesi gerektiği düşünülen bir ekoloji editörü olarak yazacaklarımın okuyucularımı şaşırtabileceğinin farkındayım. Bu yazıyı pipet kullanırken suçlu hisseden ve artık pipet kullanmamaktan yorulanlara ithaf ediyorum.

Ekoloji, veganizm ya da etik tüketim… Aktivizm faaliyetlerinin odak noktası fark etmeksizin 90’lı yıllardan bu yana süregelen aktivizm faaliyetleri geniş kitleleri etkileyerek büyük bir dalga yarattı. Kurumsal şirketlerin ya da markalaşmış kişi ve kurumların buna kayıtsız kalamadığı ve en nihayet bu konularda adım attığı bir gerçek. Fakat özellikle, bu alanlardaki aktivizm faaliyetlerinin çoğu zaman bireyin toplumun çoğunluğunun bekası için sahip olduğu sorumluluklar örnek gösterilerek ahlaki tercih seviyesinde sunulması, çok tehlikeli bir boyuta ulaştı. Gerek politik konumu gerekse ekonomik avantajı ile güç sahibi kimselerin sorumluluktan kaçması ve suçun adaletsiz bir şekilde tüm insanlığa yüklenmesi için mükemmel zemin bulunmuş oldu: Ekolojik felaketlerden sonra “İnsanlık olarak el birliği ile buna sebep olduk” diyen ihmalkar politikacılar ve yaptıkları sosyal sorumluluk kampanyası reklamlarında bireyleri aksiyon almaya çağıran şeytan kurumlar… Salgın gibi geniş kitlelere Mesih kompleksi yayılırken sormak gerekiyor: Gerçekten dünyayı biz kurtarabilir miyiz?

Zenginler değişmeden dünyanın kurtulması mümkün değil

Bireylerin tekil olarak gerçekleştirdikleri eylemlerin önemsiz olduğunu söylemek mümkün değil. Tarihte bireylerin davranışlarının yarattığı kıvılcımın takip ettiği geniş sivil itaatsizlik eylemleri ve örgütlü mücadele örnekleri mevcut. Öte yandan, yalnızca bireylerin tercihlerinin tek başına dünyayı değiştirebileceği algısının insanlara empoze edilmesinin, Amerikan rüyası geleneğinden bugüne gelen bir kandırmaca ve en iyi ihtimalle ufak bir olasılığın pazarlaması olduğunu söylemek gerek. Eşit şartlarda gelmediği bu dünyada yine de bir fırsata sahip olduğunu düşünmek isteyen insanlar gibi, güce sahip olmadığı bu dünyada tek başına fark yaratan kurtarıcılar olduğuna inanan insanlarla dolu artık etrafımız. Bu Mesih kompleksini afyon olarak kullanan güç sahipleri, suçun bizde olduğunu herkese kabul ettirmek üzereler. Öyle ya daha az duş alabilir, kooperatiflerden alışveriş yapabilir, paketli gıdaları bırakabilir, bir anda vegan olabilir, kilometrelerce bisiklet sürebilirdik. Bunu yapmadığımız her an, dünyayı öldürdüğümüzün bilincindeydik. Peki ya bu denklemde, “onlar” nerede? Beni aksiyon almam için reklamlarında teşvik eden şirketler, atıklarını doğaya dökmekten vazgeçti mi? Nehirleri, bakanların rüşvete, çıkar ilişkilerine dayalı ekoloji düşmanı projeleri değil de benim dalgınlıkla bir kere lavaboya döktüğüm kızarmış yağlar mı kuruttu? Ben 1 sene duş almadığımda, büyük tekstil markalarının bir kıyafet için harcadığı su miktarını tolere edebildim mi? İşe arabayla gitmek yerine toplu taşımada saatler geçirdiğimde, şirket sahibinin özel jetinin bir uçuşta sebep olduğu karbon salınımını telafi edebildim mi? Gerçek şu ki tüm dünya bize, zenginlerin pisliğini temizlememiz gerektiğini söylüyor. 7 milyar insan olarak, bir avuç insanı daha zengin etmek için sürekli çalışıyor, ardından bu kişilerin sebep olduğu yıkımı bir nebze yavaşlatmak için uğraş veriyoruz. Cambridge Sürdürülebilirlik Komisyonu’nun 2021 yılı raporuna göre, zenginler yaşamlarını değiştirmedikçe iklim hedeflerin ulaşmak mümkün değil. Birleşmiş Milletler verilerine dayandırılan bu rapora göre dünyanın en zengin %1’lik kesimi, en yoksul %50’lik kesiminin sebep olduğu toplam karbon salınımının iki katı karbon salınımına neden oluyor. Yine aynı rapora göre, en zengin % 5’lik kesim, 1990-2015 yılları arasındaki karbon emisyonu artışının % 37’sinden tek başına sorumlu.

Aktivizm politikaları değişmeli

Tüm bilgiler ışığında elbette bu alanlardaki aktivizm politikaları da eleştirilmelidir. Özellikle 90’lı yıllarda, şeytan şirketler olarak adlandırılan kurumsal şirketlerle savaş verme politikaları yerine, bireylere seslenen ve onları değişime çağıran politikaların daha yoğun olduğunu görmekteyiz. Aktif saha mücadeleleri yerini 21. yüzyıla uygun olarak pasif sosyal medya mücadelesine bıraktı. Bu durum, mücadeleyi tek nosyonu bilgi akışı yoluyla kitleleri eğitmek olan bir mücadeleye döndürdü. Gerilla uygulamalar olarak adlandırılan kimi aktivizm faaliyetleriyse yine orta/alt sınıfın yaşam biçimlerine yönelik yapılıyor. Oysa bazı aktivisti kesimlerce ne kadar karşı çıkılsa da ekolojik tercihler yapmak, vegan beslenmek, sıfır atık yaşamak gibi birçok husus da sınıfsaldır. Bu seçeneklerin ekonomik olarak yararlı olması ve ucuz olması doğrudur fakat kolay ulaşılabilir ya da konforlu seçenekler değildir. Günde 14 saatini çalışarak geçiren annelerin çocuğuna evde badem sütü yapmaya vakti olduğunu sanmıyorum, güvencesiz işlerde çalışan işçilerin yemek beğenme ve seçme lüksüne sahip olduğu bir düzende yaşadığımızı da… Ya da molasız asgari ücrete tabi çalışan işçilere ayaküstü laf sokarak onları değiştirebileceğimizi de… Dolayısıyla, aktivist örgütlerin odağını değiştirmesi, mücadele için şart.

Toksik bir trend

Daha sürdürülebilir ve ekoloji dostu yaşama furyasının oldukça tehlikeli bir tarafı daha var: Toksik bir trend haline gelmesi. Yıllarca biz kavanoz kadar çöp üreten sıfır atıkçı influencerlar, ilaç almayı bile reddeden veganlar, en az plastiği kullanan en çevreci insanlar… Yapabildiğinin en iyisini hakkıyla yapan o insanlara sonsuz saygıyla devam ediyorum bu paragrafa. Tüm bu “mükemmel” ekoloji dostu insanlar, kitleleri iyi bir yönde etkilemek konusunda yararlı olabilir fakat bu durumun sosyal medyada gösterilen estetik ve güzel yaşamlardan, “that girl” “productive person” akımlarının toksik özelliğinden bir farkı kalmadı. Kendini daima yetersiz hissettiği için yapabildiği kadarından da vazgeçen veya mükemmele ulaşmak için kendini tüketen insanlar haline geldik.  Özellikle, eski yıllarda sağlık çalışanlarında sık rastlanılan “merhamet yorgunluğu” denilen sendrom, tüm insanlığa yayılmışken… Denizaşırı memleketlerdeki ölümleri haber alıyor, her köşe başındaki sokak hayvanı için yardım etmeye çalışıyor, her gün yüzlerce savaş, ölüm, kötülük haberi alıyor ve kendimizi yorgun hissediyoruz. Eğer o insanlardan biriyseniz, sözüm size: Atıklarınızı azaltmak için kompost yapmasınız da olur, vejetaryen ağırlıklı vegan olabilirsiniz, alışana kadar hayvansal ürünleri yavaşça azaltabilirsiniz, pipet kullanabilirsiniz, termosunuzu unuttuğunuzda karton bardaktan kahve içebilirsiniz… Bırakın, bir konuda daha az iyi olun. Onu başkası üstlensin.

 

Görsel: https://www.shrm.org/resourcesandtools/hr-topics/employee-relations/pages/when-employees-become-activists-.aspx

 

 

Sosyal medyada paylaş

İrem Tutcu

Galatasaray Üniversitesi İşletme Bölümü öğrencisi. İki senedir sürdürülebilirlik danışmanlığı alanında stajyer olarak çalışmakta olan Tutcu, ileride sürdürülebilir ve etik işletme konusuyla ilgili akademik çalışmalar yapmak istemektedir. Küçük yaştan itibaren insan hakları aktivisti olmak hayaliyle büyümüştür. Son yıllarda ise çevre, hayvan hakları ve mülteci hakları alanlarında çeşitli STK’lerde aktivizm faaliyetlerini sürdürmektedir. Yoga, plant-based aşçılık ve sinema gibi hobilerinin yanında küçüklükten bu yana en sevdiği hobisi olan yazmayı da bu amaçta kullanmaya karar vermiştir. Bu doğrultuda, ENT Dergi'de Ekoloji Bölümü editörlüğü yaparken içerik üretmekte ve çeviriler yapmaktadır.
Published On: Ekim 19th, 2021Categories: Ekoloji0 Yorum

Leave A Comment