“Güvenlik yok, iş yok, gelecek yok, hukuk yok, anayasa yok, yaşıyoruz; bu yaşamak, çok kutsal öyle mi? Öyle değil. Yaşamın kendisi değil kutsal olan; kutsal olan adil bir yaşam, kutsal olan onurlu bir yaşam, kutsal olan güvenli bir yaşam, kutsal olan haysiyet sahibi bir yaşam, yaşamın kendisi değil, sırf yaşamak değil kutsal olan. Milyonlarca insan ölüyor her gün, hiç uğruna; trafik kazalarında, savaşlarda, hastalıkta. Ölmek ya da kalmak meselesi değil bu mesele, onurlu yaşamak ya da yaşamamak meselesi. Adaletli yaşamak ya da yaşamamak meselesi…”

Baroların bölündüğü, avukatların ‘adil yargılanmak’ için bedenlerini açlığa yatırdığı, kadınların kaybedildiği, öldürüldüğü, çocukların ve sokakların adının korkuyla değiştirildiği zamanlardan geçiyoruz. Yine de Selçuk Abi’nin sözleri kavganın ortasında bir türkü gibi sesleniyor bizlere “Eğilme Borana” der gibi. Korkunun, baskının tümüyle egemen olduğu bu çağda, adaleti hayatını ortaya koyacak kadar çok istemek, umut dimdik ayakta demek yine ve yeniden. O zaman yürüyelim el ele, ellerinden tutarak, özgürlüğe giden o yolda, sınırsız ve sınıfsız bir dünya için sesleri olalım. Selçuk Abi “zaten kazanacağız, istiyoruz ki Mustafa’ya, İbrahim’e, Helin’e yetişsin” demişti.  Yetişemedi, yetiştiremedik ama yine de tüm umudumuzla istiyoruz ki Ebru ve Aytaç görsün gökyüzünden çiçek sağaltacağımız o günleri. Adaleti yalnız istemekle kalmayalım diye, onu elle tutabilelim diye, var olabileceğine dair inancımız yaşayabilsin diye, onlarda yaşamalı, yaşatılmalı.

Ölüm orucundaki avukatlar Ebru Timtik ve Aytaç Ünsal

“… Bir adam tutmuş yüzünü uzun yağmurlara

Bir kadın kendi kuyularında ıslak ve hüzünlü

Söylüyorsa hala bir incelik türküsünü

Sevgiye inandığından, sevgisiz olduğundandır…”

Ebru ve Aytaç ölüm orucu eylemlerinin artık çok kritik bir aşamasındalar. Tek talepleri adil yargılanmak, onların adil yargılanması yalnızca bir adalet mücadelesini barındırmıyor aynı zamanda adaletin, yargının varlığına olan inancın gerçekliğini barındırıyor.

Bugün onların ihtiyaç duyduğu adalete yarın bütün bir toplumun mahkûm olmaması adına adil yargılanma taleplerinin sesiyiz. Ebru ve Aytaç yaşasın, adalet yaşasın!

Sevgiyle, incelikle kalın.

Kaynak

Görsel: https://www.dw.com/tr/ölüm-orucundaki-iki-avukat-neden-hapiste/a-53688637

Sosyal medyada paylaş

Leyla Can

Kjersti Skomsvold’un “Ben turuncuyum ve hiçbir şey turuncuyla kafiyeli değil.” alıntısında kastettiği renktir Leyla. Biraz yoldur, biraz şiir; nitekim Başak Köklükaya’nın iki kaşı arasındaki gölgesine razı fesleğendir. Yolda olmayı ve rastlaşmaları önemser. Kelimeler, cümleler, jestler ve anlar biriktirir. Kendine has zarifliği ile akar sokaklara. Daima öfkeli baktığı çocukluk fotoğraflarının ardında güzel bir kız çocuğu durur geleceğe karşı. Serpilirken sımsıkı sarılıyordur tutkularına. Detayları sever, gizlenmiş olanda bulduğu bağlar onu sıradanlığa. Pencere pervazına çiçekler gibi kitaplar dizer. Yakasına her sabah bir umut, evden çıktığındaysa yüzüne muzur bir gülümse iliştirir. En güzel mahiyeti dostluktur. Ruhu her an alıp başını gitmeler çekerken zaman akmıyormuş gibi dingindir aynı zamanda. Turuncu gibi hiçbir şeyle kafiyeli olmayan bir yaşayışın umut dolu naifliğini hayata döken şiirin başıbozuk hallerine benzer. Düşlerini gerçeğe dökmektir uğraşı. Bir nevi hep mujer naranja.
Published On: Temmuz 25th, 2020Categories: Gündem, Yaşam0 Yorum

Leave A Comment