İnsan sadece tabancanın namlusundan çıkan bir mermiyle mi öldürülür? Bıçaklanarak mı, dövülerek mi? Ya da Hiroşima’daki gibi büyükçe bir bombayla mı? Bir insana ait olan en önemli, en harika şeyi yani hayatı ellerinden almak için başvurulacak yollar yalnızca bunlar mıdır? Yaşaması için aldığı nefes, içtiği su, yediği yemek kirletilirse?.. Hayatta kalabilmesi adına yaptığı her şey onu ölüme bir adım daha yaklaştırıyorsa, aslında bir cinayet işlenmiyor mudur? İnsanların yaşamak için soluduğu nefesi kirletenler bu cinayetin failleri değil de nedir? Cevaplar bu kadar açıkken sorun nerededir peki? Bunları insanlara lakin en başta kendimize soramamamızda mıdır acaba? Bazı durumlarda sorular cevaplardan çok daha önemlidir. İnsanları sorgulamaya iter, düşündürür. Araştırmasını ve bilgi edinmesini sağlar, doğruyu buldurur ve neticede insan var olan yanlışa ses çıkarmaya başlar. Bilinenin aksine seslerin olmadığı yerde sorunlar değil sorgulamalar yoktur. Cesaret ve bilginin birleşimi olan sorgulamalar çoğu zaman tek bir soruyla başlar: Neden?

İsmini bir şairin kayığından mı, yoksa oradaki dağın adından mı aldığı hala tartışma konusu olan Muğla’nın cennet parçalarından biri olan Yatağan’da bundan 37 yıl önce ‘cehenneme dönüşümün’ ilk adımı atılarak gelen onca tepkiye rağmen bir termik santral açıldı. Günler, aylar, yıllar… Zaman ilerledikçe termik santral, yaktığı kömürlerle, saçtığı zehir dumanlarıyla insan, hayvan, bitki fark etmeksizin adeta Yatağan’ı katlediyordu. Eski adıyla Ahiköy olan bu cennet parçasını cehenneme çevirenler gözünü kırpmadan bu işi yapıyor, bacalar için filtre dahi takmıyorlardı. Neticede insanlar kanserle mücadele ediyor, aynı zamanda santrale davalar açıyor; Yatağan’da ise eczaneler, hukuk büroları korkunç şekilde artıyordu. Bütün bunlar yaşanırken birileri asıl suçluyu, asıl katili arıyordu. Gazeteci Uğur Dündar, santrali yapan Polonyalı mühendislere: “Siz kendi ülkenizde böyle bir ‘katil santral’ yapar mıydınız?” diye sordu. Cevap ise oldukça ilginçti: “Asla yapmazdık! Ama bizden düşük maliyetli bir santral yapmamız istendi. Eğer daha mükemmelini, çevreye zarar vermeyeni talep etmiş olsalardı onu da yapardık. Fakat maliyet artardı. Çevreyi katleden, insanları ve doğayı zehirleyen kişiler olarak algılanmayı hiç istemeyiz.” Birileri daha az maliyet uğruna, insanların ölmesine göz yumuyordu; yine aynı birileri filtre isteyen insanlara cevap olarak pervasızca, “Filtre takmak için ara verilecek günlerde şu kadar enerji üretilemeyecek.” diye haber yaptı. Bu insan aklıyla alay eden verileri haber yapıp asıl haber değeri taşıyan CEB Europe’ın Yatağan hakkında hazırladığı raporunu görmezden geldiler. Yatağan, DSÖ’ye göre üst limit ölüm oranından 4 kat daha fazla ölüyordu. CEB Europe’ın açıkladığı raporda bu bilginin yanı sıra hava kirlilik oranı da yazılmak istense de Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ‘ticari sır’ gerekçesiyle bu bilgiyi raporu hazırlayanlara vermedi. O dumanlar daha çok insanı öldürsün diye kömür madeni arayışına gidiliyor, zeytin ağaçları kesilerek açılan madenler toprak kaymasına sebep oluyordu. Bölgede araziler kamulaştırılarak veya direkt satın alınarak ağaçlar kesiliyor; neticede zeytincilik de bitiyordu. Tüm ruhsat alanlarında madencilik faaliyeti yapılırsa tıpkı Yenibağcılar Köyü gibi 48 köy haritadan silinerek, köy halkının taşınmasını istenecek mesela, en son o birileri bunu planlıyordu. Hayvanlar, bitkiler, insanlar ölmesin diye çok basit bir şey istendi: Filtre baca takılması! Yıllarca meclisten erteleme kararları onaylanarak geçse de geçtiğimiz haftalarda kararın veto edilmesiyle tüm bacalara filtre takılması zorunluluğu geldi. Kararın yürürlüğe girmesi, gerçekten filtre takmayan santrallerin kapatılıp kapatılmayacağı büyük merak konusu… Türkiye’de 15 kadar kömürlü termik santralle zehirlenen tüm canlılar için, doğa için sesimizi duyurmaya, insanların göz göre göre katledilmesine karşı dimdik ayakta kalmaya çalışmalıyız. Aksi takdirde suskunluğun sorunları arttıracağı çok aşikar bir durum.

Sorgulamalı, takip etmeli, bizlerin, doğanın katledilmesine göz yumanlara sesimizi duyurmalıyız. Şairin de dediği gibi bugünden geriye unutulmadan tertemiz kalmak için yarınlar için direnmeliyiz.,

Sosyal medyada paylaş

Süleyman Ali Sönmez

Published On: Şubat 3rd, 2020Categories: Edebiyat, Kültür & Sanat0 Yorum

Leave A Comment