Sosyal medyada paylaş

Bazı karşılaşmalar tam da ihtiyacınız olan kırılmalara yol açar. Beklemediğiniz bir tanışma aslında kendinizin de bilmediğiniz yönleriyle karşılaştırır. Yıllarca adını koyamadığınız, varlığını hissettikçe yolunuzu değiştirdiğiniz duygu veya düşünceler vardır. 

İnsanı kendisiyle tanıştırabilme gücüne sahip her şeyi değerli buluyorum. Çünkü insanın tüm çabası en nihayetinde kendisi için kendisiyledir. Bir kitabı unutulmaz yapan da kuşkusuz hayatımıza bıraktığı izlerin derinliğidir. 

İlk defa 1981’de Amerika’da yayınlanan Colette Dowling tarafından yazılmış Sindrella Kompleksi ile tesadüfen tanıştığımda kendim hakkında çok az şey biliyordum. Kitabın son çevirisi bu yılın Şubat ayında Afrika yayınları tarafından Selçuk Budak çevirisiyle yayınlandı. Açıkça ifade etmeliyim ki kitabı üsten incelediğimde bana cinsiyet eşitsizliği ve kadının bağımsızlık sorunuyla ilgili yepyeni bir pencere açacağını düşünmedim. Kapak tasarımı ve editör notu kitabın kendisi kadar iddialı değil. Ama hem Çağdaş Kadının Bağımsızlık Korkusu alt başlığı ile hem de daha ilk bölümün başlığı “Kurtarılma Arzusu” ile sizi kendinizle savaşmaya çağırıyor. Biliyorum zor. Ben de kendimle savaşırken yoruluyorum.

Öz şefkatle ilgili yazılanları dikkatle okuyorum. Ama bir yerlerde değişmeyen şeyler kalıyor. Sanırım tıpkı korumacı ailelerin, özellikle ve her nedense kız çocuklarına yaptığı o sevimli kötülüğü, kendime yapmaya devam ediyorum. Bu kitapta ise açık ve basit ifadelerle kadınların gerçek hikayeleri üzerinden bir yüzleşme fırsatı yakaladım. Kitap baştan sona kadının kendi bağımsızlığı için kendi sorumluluğunu alması gerektiğini tartışmaya açıyor. Bunu “Kadın özgür değilse sebebi yine sadece kendisidir.” şeklindeki sığ bir bakışla yorumlamadan özgürlük ve bağımsızlık konusunda çağdaş kadının kendisi için neyi ne kadar ciddiyetle ve gerçekten bağımsızlık arzusuyla değiştirmeye çalıştığını açık sorgulamalarla yapıyor. Belki de modern kadının özgürlük illüzyonuna kısa bir ara istiyor.

1981 yılında bambaşka bir ülkede edinilmiş deneyimler, şimdilerde benim kültürümdeki bir kadını ne kadar anlayabilir diye düşünebilirsiniz. Yakışıklı prens tarafından ıstırap dolu hayatından kurtarılan Sindrella’yı tanımıyorsanız ve sadece kız çocuğu olduğunuz için birçok deneyimden mahrum bırakılmadıysanız haklı olabilirsiniz. Tertemiz bir zihnin tadını çıkarın. Yine de üzülerek belirtmeliyim ki yazarın sadece isimlerini değiştirerek aktardığı o yıllarda yaşamış Amerikalı kadınların hikayeleri bizim hikayelerimize çok benziyor. Sadece hikayeler değil, üstelik kitapta belirtilen makaleler ve araştırmaların sonuçları da hiç yabancı değil ve güncelliğini koruyor. Yine de Sinderalla Kompleksi kaleme alındığı dönemin etkisiyle cinsiyetlerin ve cinsel yönelimlerin akışkanlığına neredeyse hiç değinmemiş. 

Kitaptaki tüm hikaye ve araştırmalar kadın-erkek ilişkisiyle ilgilidir. Buna rağmen oldukça ufuk açıcı yüzleşmelere davet ettiği için kendilik arzusuyla yanıp tutuşanlara yol gösterir. Burada dikkate değer nokta duygusal bağımlılığımızı sadece geleneksel ilişkilerde değil özgürleştiğimizi sandığımız ilişkilerde de besleyebildiğimiz yorumunu kolayca yapabileceğimizdir. Çünkü kitaptaki örnek hikayeler, bizi psikolojik sınırlarımızla tanıştırıyor. Bağımsızlığa giden yolun bağımlı bir yaşamla mümkün olmadığını cesaretle dile getiriyor. 

Kuşaktan kuşağa adeta miras bırakılmış, kadının bağımsızlık korkusunu yenmek için Colette Downling’in söylediklerini dikkate almakta fayda var.

Özgürleşmede tek gerçek hedefimiz vardır, o da kendimizi içerden özgürleştirmektir. Bu kitabın savı, kişisel ruhsal bağımlılığın (başkalarının bakımı ve gözetimi altında olmaya yönelik arzunun), bugünün kadınını engelleyen temel güç olduğudur. Kadını, aklını ve yaratıcılığını tam olarak kullanmaktan alıkoyan ve büyük ölçüde bastırılmış tutumlardan ve korkulardan oluşan bu olguya, Sindrella Kompleksi diyorum. Sindrella gibi, bugünün kadını da hala dışarıdan bir şeylerin kendi yaşamlarını dönüştürmesini istiyor.

Kitabın her bölümü, her kuşaktan ve sınıftan kadının (farklı kültür ve milletler de dahil) birbirine oldukça benzer hikayeleriyle doludur. Sadece şaşırtan ve üzen hikayelerden oluşsaydı asla okunmazdı. Çünkü acılı kadın hikayelerine yeterince doyduk. Hikayelerin her birinde tartışma yaratacak ve kendimizle yüzleştirecek fikirlere yer verilmesi ve araştırmalarla desteklenmesi kitabı pratik bir değişim rehberi haline getiriyor.

Her birimizin sadece kendimiz olabilmek için verdiği savaşları düşününce ne yaşadıklarımızı ne de okuduklarımızı sindirmek kolay oluyor. Ancak değişimi arzularken atladığımız önemli bir nokta var ki o da değişimin ilk önce kendimizde başlaması gerektiğidir. Yazarın kendi çatışmalarıyla açıkça yüzleşmesi bana da kendi çelişki ve çatışmalarımla açıkça yüzleşme cesareti verdi. 

Kitabın sonunda özellikle İkinci Cinsiyet (Le Deuxième Sexe) eseriyle modern feminizmin öncülerinden kabul edilen Simone De Beauvoir ile ilgili hikaye ve notlara değinilmiş. Yazarın Sartre ile olan ilişkisi ve kendini ararken verdiği savaşın buhranını da okuyabildiğimiz, ilham veren bir bölüm de bulunuyor.

Özgürlüğü güvenli bir yaşama tercih ediyor muyum? Bağımsızlığımı mı kurtarılmayı mı arzuluyorum? Beni kim kurtaracak? Yalnızlık korkunç mu? Şefkat ve adanmak içimden mi geliyor? 

Zihnimi çocukluğumdan bugüne ruhuma yavaş yavaş salınan korkulardan arındırmak için neye ihtiyacım var?

Sınırlarımızla yüzleşmemiz için önemli soruları sorduran ayna kitap.

Kitap bitince baloya gitmek için kendimin ellerinden tutup hazırladım. Sonra yolu değiştim. Belki de uzun bir yürüyüşe ihtiyacım vardır. 

Görsel: Paru Ramesh

Sosyal medyada paylaş

Goncagül Yılmaz

Goncagül Yılmaz
Van’da doğdu. Biraz büyüdü. İstanbul Üniversitesi Halkla İlişkiler ve Tanıtım bölümünü bitirdi. Bir süre kurumsal kimlik danışmanlığı yaptı. Son üç yıldır yayın ve kitap alanında çalışıyor. Son gemi, Zamansız ve Oku-yorum dergilerinde öyküler yazdı. Jack London ve Virginia Woolf’un tavsiyelerine uyuyor. İstediği gibi yazabilmek için çok çalışıyor.

Leave A Comment