…her şey bir iç üşümesine, acı bir vazgeçişe dönüyordu. Dünya, insanlardan yapılmış bir yalnızlıktı da bunu anlamak için akşam ve yağmur gerekiyordu. Bir de içeriye de dışarıya da aynı solgunlukla bakan boyasız bir pencere. Herkes birbirine bakarak kendi mutsuzluğunu seviyordu. Evlerden bir “bulantı cenazesi” olarak çıkanlar, iki başlı bir korkuyla evlerine koşuyorlardı.

Şükrü Erbaş

Ahimsa: Şiddetsizlik yasası. Yaşayan hiçbir canlıya fiziksel ya da duygusal zarar vermemek. Sevgi ve barış içinde ve hep birlikte yaşamak.

İsmini neden Ahimsa koyduklarına asla anlam veremiyordu. Şehirde yaşadığı süre boyunca sevgiye, barışa ve birlikte yaşayabilmeye dair hiçbir şeye tanık olmamıştı ki! Görebildiği tek şey yıkımlardı, ölümlerdi…

Yaşadığı kafesin pencere kenarında olması ve tüm şehri görebilmesi onun için iyi miydi yoksa kötü müydü? Emin değildi. Zamanının yarısını dışarıyı izleyerek, diğer yarısını da yaşamın ağırlığını düşünerek geçiriyordu çünkü şehir, ormandan farklıydı.

Ormandayken güneşi severdi. Güneşle ilişkisi hep iyi olmuştu. Gözlerini ilk açtığında tanışmışlardı. Sonra bir süre hiç kopmadılar. Güneşin kendisine güç verdiğini hissediyordu. O sıcaklık, o ışık ona çok iyi geliyordu. Aslında ormandaki herkese çok iyi geliyordu. Sıcağı seviyorlardı. Her güneşli gün ormanda bayram havasında geçerdi. Kardeşleri dallarda şarkılar söylerdi. Tüm orman halkı yuvasından çıkar, işini bitirirdikten sonra birlikte oturup geç saatlere kadar muhabbet ederdi. Ahimsa da ormanın her yerini bütün gün karış karış dolaşırdı çünkü yaşamayı seviyordu. Dostlarını izlemeyi, onlara mutluluk dağıtmayı, sevmeyi, sevilmeyi, ormanı, her bir bitkiyi hatta yaşlı ve huysuz örümceği bile seviyordu. Herkes seviyordu yaşamayı. Herkes bir şekilde, bilinçli ya da bilinçsiz, yaşamın bir ucundan tutmuştu. Aralarında bir uyum vardı. Her şeye sahiplerdi; yemeğe, suya, yuvaya, güneşe… Birbirlerine sahiplerdi, başka bir şey de istemiyorlardı. Tüm bunlar onlara yeterdi ama başkalarına yetmiyormuş anlaşılan. Ahimsa, yaşadıkları hayatın geçici olduğunu, harikalar diyarının da bir gün sonunun geleceğini korkunç bir şekilde öğrendi. Sıcaktan ve güneşten nefret etmeye de işte böyle başladı.

O gün de diğer her gün gibiydi. Farklı olsaydı orman sakinleri belki hazırlık yaparlardı, en azından böylece hala birlikte olmuş olurlardı. Güneşli bir güne yine şarkılarla başlamışlardı. Herkes oradan oraya koşturuyordu. Herkeste işlerini çabucak bitirip eğlenceye vakit ayırma derdi hakimdi. Ahimsa her zamanki gibi yere yakın bir mesafede süzülüp herkese selam veriyordu.

Önce çığlıklar duydu, sıcaklığın arttığını hissetti, sonra onu gördü: Güneş ormana inmişti. Yuva bildiği ne varsa küle dönüyordu. Bütün halk çığlık atıyordu, bir oraya bir buraya kaçmaya çalışıyordu ama güneş her yerdeydi. Her yerlerini sarmış ve sanki bedenlerini küle çevirmeye yemin etmişti. Nitekim öyle de yaptı. Yukarıdan, uçaklardan sular döküldü üzerlerine ama hiçbir faydası olmadı… Tüm dostlarını kaybetti. Ailesini, yuvasını kaybetti. Tüm bunların neden olduğunu hiçbir zaman anlamayamadı çünkü ormandaki kimse kötü bir şey yapmamıştı. Bir suçları yoktu. Sadece yaşıyorlardı ama bir anda yaşamları sebepsizce ellerinden alınmıştı. En yükseğe kadar uçmuştu ve güneşin olmadığı bir yer aramıştı sadece. Günlerce yere inmemiş, uçmuştu… Sonunda açlık, susuzluk ve yorgunluktan dolayı yere düşmesiyle de yeni hayatı başlamıştı.

Uzunca sürelik bir zaman dilimini hatırlayamıyordu. Sadece bir sürü insan, makaslar, beyaz yerler vardı. Sonrasında da çantalar, paralar… Satılmıştı. Ormandaki o ışıltılı, şarkılı, pozitif, güçlü ve özgür hayatı gitmişti. O artık parmaklıklar ardındaydı. Zengin bir aile onu satın almıştı. İlk geldiği günlerde büyük partiler verilmişti. Herkes ona bakıyordu. Flaşlar patlıyordu. Bir sürü parmak demirlerin arasından ona uzanıyordu, dokunmak istiyordu. O ise kaçmak istiyordu. Korkuyordu. Herkes üzerine geliyordu ama o hareket edemiyordu, uçamıyordu. Neyse ki bu kalabalık zamanlar bir süre sonra geçti. İlgi azaldı. O artık kafeste duran bir şey olmuştu sadece. Arada birisi geliyor, Ahimsa’ya su ve yemek veriyor, ardından gidiyordu. Onun dışında kimse bakmıyordu bile ona. O artık pencere kenarında, parmaklıkların ardında duran bir şeydi. Sadece bir şey…

Arada eve bir köpek geliyordu, evdekilerin bir arkadaşının köpeği. Onun yaşamı Ahimsa’nın yaşamından daha iyiydi. O bazen sokaklarda gezebiliyormuş ve dostları varmış. Onun sayesinde her şeyi öğrenebiliyordu. Köpek ona sokaktaki hayvanları, insanları anlatıyordu. Mesela, dünyayı da ondan öğrendi. Bu “dünya gezegeni” dedikleri şeyin yok olmakta olduğunu öğrendi. “Dünya” denen bu şeyin nerede olduğunu anlayamadı ama önemli olduğunu duydu. O, insanların “yaşam bilmem neyiymiş” ama onu bile bile yok ediyormuş insanlar. İçindeki her şeyle birlikte ediyorlarmış. İçindeki her şeyle birlikte yok olmak… Bu, Ahimsa’ya yaşadığı yeri hatırlattı. Eskiden yaşadığı yeri… “Dünya nedir?” bilmiyordu, sadece orada birilerinin yaşamadığını umuyordu yoksa Ahimsa onlar için çok üzülür ve kahrolurdu zira sebepsiz yere ölümü en iyi Ahimsa biliyordu.

Köpek dostundan öğrendiği ve kendisini ağlatan bir diğer şey de köpeğin bir kedi dostunun başına gelenlerdi. O, duyduğu en güçlü canlıydı. Onun bir kulağı yokmuş. Her yeri yara bere içindeymiş. Mücadelenin içinde doğmuş. 4 kardeşlermiş, anneleri ise henüz sütten kesilmeden önce bir araba tarafından ezilmiş. Bu, birçok şehir hayvanının kaçınılmaz kaderiymiş. İşte, 4 kardeş hayata o zaman atılmış ancak bizim kedi diğer kardeşlerini de ilerleyen zamanlarda teker teker kaybetmiş. Bir tanesi küçük, yavru insanlar tarafından kuyruğuna güle oynaya bir şeyler bağlandıktan sonra sıkıp sarmalanıp öldürülmüş. Birisini biraz daha büyük insanlar alıp götürmüş. Bir diğeri ise açlığa dayanamamış. Köpeğin dostu olan kedi ise çok kez dövülmüş, aç kalmış, susuz kalmış, üşümüş… Sürekli ağlıyormuş. “Keşke”, diyormuş, “şu orman dediğin yer gerçek olsaydı. Keşke sevgiyi hissetseydim. Tamam, sevgiyi boş ver, o kadar çok şey istemiyorum. Sadece yaşamama izin verilseydi yeterdi. Bizlere kimse bir şey sormadı, kimse de yardım etmiyor. Her şey çok kötü.”.

Ahimsa, köpek evde olmadığı zamanlarda ise, işte, dışarıyı izliyordu. Güneşi görmekten nefret ediyordu, bir de pencerenin açılmasından. Şehir dedikleri o yerin de havasında hem noktacıklar vardı hem de çok kirliydi. Nefes almaya alışmakta çok zorlanmıştı. Zaten evdeki insanlar olsun, dışarıya baktığında gördükleri olsun, şehirdeki hiç kimse ormandakilere benzemiyordu. Korkunç bir enerji vardı. Herkes diken üstündeydi. Bütün hayvanlar ölü gibiydi ama yaşadıklarını sanıyorlardı. Köpek dostu ormanın varlığına inanmamış mesela. Onların bildikleri tek şey beton binalar, kaçmaları gereken arabalar ve insanlarmış.

Ahimsa ormanına ne olduğunu bilmeyen, her şeyini; özgürlüğünü ve yaşama hakkını dahi kaybetmiş bir kuştu. O en masumlarımızdandı. Bir hayatı vardı, sonra o hayatı acıya dönüşmüştü ve o tek değildi. Dünya, onun da içinde bulunduğu bir yerdi, ormanı ise yanmıştı. Küresel iklim krizi yüzünden aylarca yanmıştı. Bir kıta mahvolmuştu. Ahimsa kurtulan nadir kuşlardan biriydi. İnsanlar ona sahip olmak, onunla hava atmak için büyük paralar yatırmışlardı. Hevesleri geçince de bir kenarda öylece unutmuşlardı. Dostu olan o köpeği de bir zaman sonra görmemeye başlamıştı çünkü sahibi parayla aldığı, Instagram’da paylaşarak sayesinde beğeni topladığı o köpeğin bakımından artık sıkılmış ve onu sokağa atmıştı. Tüm bunlar şehir yaşamının bir klasiğiydi. İnsanlar öylesine yaşıyorlardı. “Sevgi nedir?”, “Barış nedir?” bilmeden, diğer hiçbir canlıyı düşünmeden ve düşünenlere cephe alarak, onları terörist ilan ederek yaşıyorlardı. Dünya her geçen gün nefes almakta zorlanıyordu. Daha fazla insan, daha fazla hayvan ölüyordu. Ahimsa… Ah Ahimsa… Bir serbest kalabilse… O kafesten kurtulabilse… Uçacaktı… Uçacaktı… Kanatlarından sevgi ve barış dökülecekti. O tüm dünyayı dolaşacak, tüm hayvanları özgür kılacaktı…

Şimdi dünya herkesten yapılmış bir gönül yorgunluğu. Şimdi dünya soğuk. İnsan büyüdükçe bir bir ayrılıyormuş sevdiklerinden. İnsan güzellikten önce korkuyu görüyormuş. Şimdi dünya eşiklerden bir salkım gözyaşı.”

Şükrü Erbaş

Sosyal medyada paylaş

Serenay Sabırlı

Okumayı öğrendiği ilk andan itibaren kendini edebiyata, daha fazla okumaya, araştırmaya, öğrenmeye adamış. Henüz ilkokuldayken okuduğu Samipaşazade Sezai’nin Sergüzeşt kitabını asla unutamaz. Türk Edebiyatı'na ayrı bir hayran, doğunun büyüsüne inanıyor, mistisizmi seviyor. Sanata ve doğaya aşık, gerçek ve sonsuz özgürlük peşinde.
Published On: Nisan 13th, 2020Categories: Ekoloji, Hayvan Hakları0 Yorum

Leave A Comment