Alarmdan erken uyanıyorum. Kalkıp miyavlayan kedime kapıyı açıp yatağa geri dönüyorum. Telefondan saati kontrol ediyorum. O zaman anlıyorum erken uyandığımı. Birkaç dakika var alarma. Kalkıp banyoya gidiyorum.

Bugün kendime yüz bakımı yapmaya enerjim var. Sırayla yüzümü temizleyip kremliyorum. Akşam da aynı rutini yapmak için kendime söz veriyorum. Mutfağa gidip öğle yemeğimi hazırlıyorum. Çalıştığım yerde her şeye et türevleri kattıkları için her gün yanıma yemek almam gerekiyor. Birkaç şey hazırlayıp çıkıyorum mutfaktan. Kedimin mamasını ve suyunu da hazırladıktan sonra giyinip çıkmaya hazırlanıyorum.

  Okuldayım. Birkaç saat geçmiş. Bir kitap var elimde; feminist bir kitap. Bir kadının hayatına yüz tutuyor kitap, her gün gördüğüm ama kanıksadığım şeyleri önüme müthiş bir kabiliyetle döküyor yazar. Soluksuz okuyorum. Odada konuşmalar sürüyor. Klasik konular konuşuluyor yine; kilo ve kilo kaybı, diyetler, erkekler filan. Başka konular da konuşulsa belirli konular hükmediyor güne… Kitabıma geri dönüyorum.

Tatbikat yapılacak. Yukarı çıkıyorum. Çocuklarla olmak istiyorum o an. Aşağı inerken gerçekten deprem olsa ne yapardım diye düşünüyorum. Muhtemelen İngilizce konuşma kuralını unutup çocuklara Türkçe talimatlar verirdim. Tek derdim kurtulmak olurdu ve onların güvenliği. Gözlerim doluyor. Bu sorumluluğa hazır olmadığımı biliyorum.

Tekrar odadayım. Kitap okumak istiyorum. Birkaç şey yaşanmış. Bu sefer gergin ortam. Kitabı bırakıp konuşmalara katılıyorum. Sonra konu Harley Quinn ve sopasına geliyor. “Çocuğunuza bunu alır mıydınız?” diye soruyor biri. “Hayır” diyorum. Devam ediyor. Harley Quinn seveceğine Marie Curie ile ilgilensin, Sabiha Gökçen ile Halide Edip Adıvar ile ilgilensin. Birkaç isim daha sayıyor. “Ne fark eder ki?” diyorum, Sabiha Gökçen de savaş pilotu.

Evet ama erkek egemen bir dönemde kendine yer etmiş başarılı bir insan.

“Aynı okumayı Harley Quinn için de yapabiliriz o halde,”diyorum.

Konu kapanıyor.

 Bir süre sonra ne kadar yorulduğumu fark ediyorum. Oradan oraya sürüklenmekten, düzensizlikten, rutinsizlikten ne kadar yorulduğumu ve yıprandığımı fark ediyorum. Öfkeliyim. Yağmur yağıyor, ben sigara içmeye çıkıyorum.

 Eve gelirken yorgunluk üzerime biniyor. Saat geç oldu, eve gidip ne yiyeceğim gibi şeyler düşünüyorum. Metroda kitap okuyorum. Aslında ne iyi olurdu birkaç gün penceresi denize bakan bir odada oturup sadece kitap okusam. Telefonuma bakıyorum. Eski bir arkadaşım yorum atmış bir resmime. Barışalım mı?

Konuşmaya başlıyoruz. Yurtdışında ve mutlu. Bense üç yıl önce yaşadığımız evin birkaç sokak ötesinde başka bir evde yaşıyorum. Kendimi sıkışmış hissediyorum. Bunun benim kararım olduğunu hatırlıyorum sonra. Duruluyorum. Kedimin yanına gidiyorum. Bütün gün beni beklemiş, yanımdan ayrılamıyor şimdi. Sevgi dolu. 3 yaşında şimdi. Oysa bebekliğini hatırlıyorum ben onun. Kendi kuyruğunun etrafında dönüşünü, saçlarımla oynayışlarını hatırlıyorum. Kimler geldi kimler geçti, o hep benimle.  Bir gün olmayacağı düşüncesini savuşturuyorum kafamdan. Ağlamak istiyorum. Ağlayamıyorum. Bilgisayarımı alıp yazmaya başlıyorum.

Sosyal medyada paylaş

Melika Aydın

İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunu. İngilizce öğretmeni olarak çalışıyor. İzmir'de Alaska ile yaşıyor. Hayvan ve insan hakları aktivisti. Kendini "bohem, yazar, öğretmen" olarak tanımlıyor. Geleceğe inanıyor.
Published On: Mart 12th, 2022Categories: Edebiyat, Kültür & Sanat0 Yorum

Leave A Comment