Doğduğun anda başlıyor aslında her şey;

O nefesten sonra her şey senin hikayen. Önce annenin göğsünden akan nehirlere

Buluyorsun ufacık yüzünü, aylar geçiyor ellerinle değiyorsun ayak basılan yerlere,

Tutunmayı öğreniyorsun süründükten sonra belki de. Ayağa kalkmayı, adım atmayı

Öğrendiğinde her şey güzelleşiyor. Yürüyorsun, koşuyorsun.

Aslında bilmediğin detaylarla daha mutlusun. Haberin yok, sorguluyorsun; çocuksun bir kere.

İlk aşk göğsünde belirene,

Ölümün yokluğunu hissedene,

Dostum dediğin birinden ilk yanlışı görene kadar aslında tüm saflığın.

Sonrası iki ters bir düz.

Örülüyor başına.

Sadece bazen şöyle oluyor ya ters ters ters ters.

Ya da ters ters ters ters ve ters.

Düzlüğün de hiçbir zaman uzun gitmiyor, yaşamak gibi görüyorsun. Bir bakmışsın “Ne olacaksın?” diyor insanlar, bir bakmışsın “Ne oldun?”. Gerçi ne olduğumu olacağı da yok ya bu insan dediğinin. Çocukluğun sadece birkaç anıdan ibaret olduğunda, “Kendi kıyısında yer arar mı insan?” diye kendine sorduğunda.

Müdahil olduğun ve asla yapmam dediğin şeyleri yapmaya başladığında.

“Acaba hayatının hangi evresinde büyük konuştun?” diye sormaya başlıyorlar.

Gerisi hep soru,

Cevaplar bile soruyla. Bu dünyada para savaşıyor ve o kazanıyor. Kimse kimseyi daha çok sevmenin savaşında değil. Her yerde bir çocuk ağlıyor, bir çocuk gülebiliyor. Biri açken diğeri tok yatabiliyor.

Daha korkuncu ne biliyor musun?

Ölüme alışan insanlar öldürmeyi de sıradan bulabiliyor. Sabah aynada yüzüne bakıp gülümseyen kadın akşam aynı aynada kendine küsebiliyor.

Balonları kaçtı diye ağlayan çocukların ağlamalarıyla mesela; patlayan bombaların ortasında duran minicik elleriyle babasına sarılmış çocukların ağlamaları denk düşünülüyor, o da çocuk o da ağlar ama insanlar şunu bilmiyor her çocuğun ağlaması bir değil.

 

Cebindeki, elindeki, yüreğindeki yetmiyor.

İnsanlar mesela; namusun hâlâ iki bacak arasında olduğuna inanırlarken, kalbiyle gözüyle inanarak suç işleyen birinin cezası maalesef kalple kesilmiyor.

Büyüyorsun, buna mücadele diyorlar. Yaşıyorsun mücadele, koşuyorsun, âşık oluyorsun, anne oluyorsun, dost, kardeş, bazen ufacık bir gülümseme oluyorsun senin için çok anlamsız birinde. İşte hepsiyle mücadele ediyorlar. Kadınsan kadınlar içinsin diyorlar, erkeksen erkekler için.

Her kimsen ve her neredeysen orası içinsin. Öyle değilim ben.

Ben dünya içinim.

 

Gözlerimizin yaşlı, içimizin kan ağladığı bu derde ne çare var ne de gel demenin bir hâli. İnsanın ortak hâli aynı dilde yarası olması değil; aynı gönülden, yaradan yanmasıdır zira. Bugün gidenlerin adına, akşam karanlığından gündüz aydınlığına dönemeyenlere dert diyelim.
On beş yaşında sevdalandım diyerek göğsünden derin bir kanla aramızdan alınanlara… El kadar bebesi göğsünden koparılanlara, zulmün dört bir yanından sarılmış gözler önünde hikayesi okunmadan, bu hayattan silinip alınanlara dert diyelim… Dert nedir sahi? İki eli kanlı yakasında kırmızı bir gülle bekleyen o meftunun sonunu bir kâğıda yazıp vermesi mi? Üzerinde bıçağın izi kalmış bir bedenin lekesi midir dert? Hasret kalınmış, aldanılmış, dayanılamamış bir sevginin bakışı mıdır altın kafeste?

Geldik, işte buradayız bu zamanda… İki elin avuçlarının içinde kalır, kalmasa da toprağını alır başına koyarsın diye sevilen zamanlardan buraya nasıl geldik bilinmez ama bu hasretlik çok büyüyor. Hududumda savaşlar dönüyor, eski bir zindanın dermanı olmayan bu muhtelif çağa katliam gibi yetişmesini izliyoruz her başka gün. Esir gibi, kuşlara özenerek, denizin huzurlu sesini gerçekten özleyerek ve her gün gülmeyen insanların yanımızdan geçişini bekliyoruz o son durakta, içimizde hala kalmış ufacık bir umutla. Her gün biraz daha olmasın diyerek yaşamaya çalışıyoruz…
Bir gece rahmetli dedem uykusundan uyanıp, kendim ettim kendim buldum diyerek kalkmıştı yatağından, seksen yaşında yirmi yıl önce uyutmayan o şeyin dert olduğunu yirmi yıl sonra bu satırlarda nefes almaya çalışırken anladım… Kağıtlardan uçakları düşürmeyi matah sanırken hepsini kendi gökyüzümde buldum, içinde kötü kalpli insanlar bilmem kaç mil öteden çığ gibi füze yağdırıyorlardı bu yağmalanmış insanlığın üzerine. Garibin düzeni nedir, hâli nicedir diye sorulmayan, aç ekmeğini bölüştürdüğü bu düzene kendi düzenleri dediler… Aynada saçlarını tararken gülümseyen o canların, ortadan kaybolan kadınların, çocukların izini ararken buldum kendimi… Söyleyin o bülbüle ey hilkat! Dalına konsun…  Duyulur mu avazım? Kime küsersem geçilir bu düzenden, kimin kalemini kırarsam dur der bu nefsin şerrine… Yok mu hepimizin atası, hepimiz neyin neresindeyiz, cahile diyecek söz mü kalmadı? Milyonlarca film, kitap, şarkı, deney, deneyim bize hiç mi bir şey anlatamadı neden insanın hâlâ bilmediğini okur!

Dedim ya ben dünya içinim, uçaklarım mavi gökyüzünde uçsun istiyorum, ayaklarım denizden çıkmasın, insanlığın sırtımda pelerini olsa ışınlanarak giderdim o günahsız her canın önüne siper niyetine, bin kere öleceğimi bilsem…

 

Ve bir şey içinse bir kere yaşadım bir kere öleceğim.

İşte yaşama mücadele değil; hayatta kalma, bir yerde olma, bu dünyayı ve sonraya güzel şeyler bırakma kavgası olmalı benim şu kadarcık hayatımda.

Bu da benim mücadelem olmalı çünkü ben yaşamayı seviyorum. Eğer gerçekten ihtiyacın varsa seni de seviyorum tanımasam da çok seviyorum hem de çok.

 

Çizim: Brian Kirhagis

Sosyal medyada paylaş

Büşra Mutlu Yaşar

1994 yılında İzmir’de doğdu, Arkeoloji mezunu. Tarihe ve edebiyata ilgili. Kadın çalışmaları alanında yüksek lisansını sürdürmekte. Hayali; insan hakları ve hayvan hakları üzerine yapılan çalışmaların içinde yer almak. 76 il gezmiş, coğrafyaya ve doğaya hayran bir kadın. Yazabilmenin kendisine ayrı bir dünya yarattığını düşünüyor. Her gün insanların derdini dinlediği ve çözüm üretebildiği bir işte çalışıyor. İnsanlar için önemli olanın insanlık olduğuna inanıyor, sevgi ve emeğin getirdiği gücün her şeyi aklayabileceğini savunuyor.
Published On: Nisan 15th, 2022Categories: Edebiyat, Kültür & Sanat0 Yorum

Leave A Comment