Sosyal medyada paylaş

“Akademi içinde boy gösteren cinsel taciz vakalarına karşılık olarak Sara Ahmed’in istifası, mücadele alanları üretmemiz gerektiğini bize yeniden hatırlatır.”

Kendini gerçekleştirme çabasına girebilmekten bahsetmek istedim biraz: ağaçların güzelliği, havanın bulutsuz olması falan değil mevzu işte bu bahsedeceğim şey çok zor. İnsanın kendisini gerçekten tanımaya başlaması (dış etkenler, sosyal bağlantıları ve deneyimleri bu denli önemliyken üstelik), bilakis hayatında bir şeyleri çok zor elde edebilen,  gayesi faydalı olabilmek olan bireyler için daha zor olabilir mi? Geleneksel normlarla doldurulmuş bir ömürden sonra, kendisine yepyeni kıyafetler dikecek bir terzi edasıyla başlıyor aslında hikayemiz. Baskıdan ve elâlemin ne dediğiyle büyüyen bizler, ne zor sıyrılıyoruz bu kabuktan.

Gerçek olabilmek zor; hele kendin olabilirken, özgürken yıllarca bu vaadi kendi hayatına satır satır işlerken aslında hiç de tam özgür değilmişiz. Ya görmemişiz ya da nasıl öğrendiysek öyle kalsın istemişiz, fazla bilgi cahillikmiş. Biz de öyle kalmak mı istemişiz bilemiyorum. Neler yaşanıyormuş; ben kendi dünyamda, gideceğim rotaların, dolanacağım sokakların hesabını yaparken. Bunları bilerek bu hassasiyetle donanarak ilerlemek ve bunu hayatının devamı gibi görmek kadar isabetli başka kararlar almamışım ömrüm boyunca. Genellemek doğru olmaz ama deneyimin bireysel bir gözü var, bence herkes o bilince çıkamıyor ya da çıkartılamıyor olabilir. Bilhassa benim yaşadığım bu akademik süreçte kalıplarla fazlasıyla karşılaşıyorsunuz, ”sözüm meclisten dışarıda,” diye başlayan cümlelerin ardında iğneleyici kelimeler buluyorsunuz, ”sen kadınsın yapamazsın, dur orada,” ithamlarıyla ayağınıza çelme takmaya çalışan insanlar görüyorsunuz. Çok genel bir baskı bu bahsettiğim aslında, işin korkunç tarafı bunlardan bir haber insanlardan bir şeyler öğrenmeye çalışıyorsunuz bazen.

Peki neydi toplumsal cinsiyet? Biz, insanların özgür olmalarını istediğimiz için fazlalık mıydık? Hem bedenen hem de ruhen kavuşacakları huzuru savunduğumuz için mi kötü oluyorduk? Ne olduğunuz, ne olacağınız kadar önemli burada. Gecelerinizi, gündüzlerinizi, saatlerinizi harcadığınız bir durum var. Bir konu üzerine okuduğunuz, yüzlerce kitapla, binlerce makale ile bitmiyor ki iş (!)

Evde, okulda, otobüste, iş yerinde, sokakta kısaca her yerde bu özgürlüğün bedelini size ödetmeye hazır binlerce insan olabilir. En kötüsü de emeğinizi görmeden, orada baş koyulan yoldan sizi döndürmeye çalışan sizi sindirerek bunun tersini uygulamanızı bekleyen en sevdikleriniz belki. Özellikle bu baskı altında yaratmaya, direnmeye ve bu hakta birlikte el ele olduğunuz insanlara sırtınızı çevirmek istemediğiniz binlerce, on binlerce, milyonlarca insana ulaşabilmek gayesi içerisinde birine bir faydam dokunur mu düşüncesiyle dayanıyorsunuz. Dayanıyorum üzülmelerine, üzülmeme dayanamayan o insanlar için.

Peki, psikolojik direnişin gafil avlanışı kendinizle çeliştiğinizde başlıyor diyebilir miyiz? İzin verdiğiniz pek çok durum belki sizin öznel duygularınız, yenildiğiniz şey, sustuğunuz ve yanılttığınız şeyin yine kendisi olma durumunu nasıl alt edersiniz? Cevabı basit mi? İnsan külfetiyle mi büyütüyor emeklerini, onları bir kenara koyarak olmaktan korktuğu kimseler gibi olmaya başlayabiliyor aynı zamanda. Pek çok kez bu durum belki hormonal, belki baskıdan dolayı oluşmuş psikolojik dengesizlik durumlarından kaynaklanıyor olabilir mi? Yoksa biz de onlar gibi senin yüzünden deyip kendi köşemize çekilmeli miyiz? Direniş gerçekten böyle mi olacak, her taşı önümüzden alıp atmaya çalışarak mı yürüyeceğiz, kaybettiklerimizi unutup kazanacaklarımızı düşünme ihtimali bizi ilerletebilir mi? Bizi hangi ittifak bu eylemde bir arada tutabilir? Hangi kimlikte olduğumuzun bir önemi varsa, bu sosyal kimliği edinmek isteyişimizde önümüze konulan kurumsal engelleri nasıl aşacağımızı neden öğrenemiyoruz? Bu sorunun yüklemi çok komik gelmiyor mu? Bu kurumsal engeller, engellenmeler neden var? Manipüle edilişimizin yazgısını alın yazımız gibi taşımıyor muyuz birçoğumuz?

Kenara koyduğumuz birkaç nefesle yaşamaya çalışıyoruz, güçlü görünmek veya aynen böyle olmak zorunda gibimize geliyor. Belki de yıllarca başarılı ya da başarısız, sonu ne olursa olsun destek olmaya çabalamak için pek çok durumun içerisinde yer aldık. Pek çok insanı dinleyip sentezlenen düşüncelerle bilimsel kaygılar gütmeden kendimiz olmayı istedik, kendimizi istemek pek tabii en doğal hakkımızdı. Yaşamak kadar doğal haklarımızla uğradığımız bu yükün altında ne kadar dayanabilirsek ondan fazlası olduk.

En önemlisi ise bu tür olaylar maalesef münferit vakalar olmayıp akademik kültürün bir parçası halinde ve üstünün örtülmesi, ya da sessiz kalınarak yok sayılması ise adeta yerleşmiş bir gelenek. (Tuncer,2016, prf 1) Akademik kurumlarda kişinin kendisini kanıtlama gereksinimi duyması pek çok defa maruz bırakılmaktan doğan bir eylem haline dönüşüyor haliyle. Özellikle eleştirelliği veya unvanıyla gündeme gelmiş kimseler karşısında meydana gelen bu zorunluluk kimi zaman çeşitli görüşlerde anlam bulamayabilir. Kimisi susarak karşılık verir, kimisi bu olayın içine hiç girmeden bu süreçte desteksizliğini devam ettirir. Şiddet kendisini gösterdikçe bu sessizlikle bezenmiş durum içinde yer alma hali aktif hale gelir ve bireyi pasifleştirir.

Sara Ahmed’in mevcut düzen içerisinde rahatsızlık duyduğu konular itibariyle üniversiteden istifa etme hali en güzel direniş örnekleri arasında yer alır. Özellikle akademi içinde boy gösteren cinsel taciz vakalarına karşılık olarak verilmiş bu cevap, mücadele alanları üretmemiz gerektiğini bize yeniden hatırlatır. İstifasından sonra bize aktarmış olduğu mektupta sık sık bu direnişin boyutlarından bahseden Sara Ahmed; meseleyi politik sorumluluk ve feminist eylem kapsamında düşündürme yolunda durumlara boyut atlatır. İstifasının nedenlerini açıklarken şöyle bir cümle kullanır “İstifamın hem feminist bir protesto hem de feminist bir kendine değer verme eylemi olduğunu göstermek.” (Ahmed,2016, çev. Petek Onur). Durumun içeriğine bakılması gerekirse özellikle kendini gerçekleştirme eyleminin ne şartlar altında temellendiğini ve bu süreçte verilen mücadelenin önemli bir mevzu olduğunun altını çizmek gereklidir.

Akademik kültürün bir parçası olmuş ve her alanda nüfuz etmiş olan bu karmaşık durum, bireylerin sosyal sınıf ayırt etmemeksizin içinde bulunacağı zorlu süreci gözler önüne serer.  Dezavantajlı grupların tümünde aynı kapsam geçerlidir. Sara Ahmed öncelikle ortada bulunan konu ne olursa olsun bir sorun olarak kabul edilmesinin gerekliliğinden bahseder, sorunun boyutunun bilinmeyişinin aslında büyüklüğü olduğunun altını çizer. Sorunlar karşısında görülen zararın kontrol altına alınması durumun aynı zamanda zararı gören bireylere ulaşmak olduğunu belirtir. Sessiz kalmanın bir kurtuluş olamaması söz konusudur ve bireyler, bu temel içinde kendi varlıklarını gerçekleştirme eyleminden olabildiğince uzaklaşır.

Kendi gölgesini yitirmiş ağaçların karanlıktan korkması da normal gelebilir, aydınlığı unutmuş yüzlerimizi güneşe çevirmemiz gerekir. Sessizliğin mağrur edecek olduğu şiddeti, fiziki ve manevi istismarı ancak bunu dile getirerek ve bununla savaşmayı öğrenerek mağdur edebiliriz. Zira ne kadar konuşsak bile duyulmamak da cabası olabilir, yine de ne olursa olsun vazgeçmemek gerekir. Ufak da olsa, sesimizi bir şekilde duyanların olacağına inancımızı yitirmemeliyiz. Konuştuğumuzda sorun olarak görülecek olsak bile, bulunduğumuz konuma zarar vermekle suçlanacak olsak bile dile getirmekten asla vazgeçmemeliyiz.

Kendimizi nasıl tanımlarsak tanımlayalım, var olma çabamıza saygı duyan ve bunun bir yaşama öz saygısı içinde gerçekleştiğini düşünen çevrelerde olma şansını her zaman yakalayamayacağız. İçimizde var olan bir şeyleri üretme ve bu uğurda elde ettiğimiz edinimleri paylaşma, öğretme, emeğimizi yaşama içgüdüsünden vazgeçmeden başarmalıyız. Kendi kişisel deneyimlerim de göz önünde bulunduğunda, beni bu durumda görmek isteyen ve yenilişimi fiili ya da manevi anlamda görmek isteyen bireysel veya kurumsal hiçbir yere bu duyguyu tattırmamalıyım düşüncesini de içimden geçirmeden duramıyorum. İçinde bulunduğum, savunduğum, var olduğum ve kendime her gün yeniden fark ettirdiğim her bilgi, sevgi, güven ve inanç için gururluyum.

Pes etmeden sevgiyle bir olacağımız günlere…

Görsel: walhsheaven.de

Sosyal medyada paylaş

Büşra Mutlu Yaşar

Büşra Mutlu Yaşar
1994 yılında İzmir’de doğdu, Arkeoloji mezunu. Tarihe ve edebiyata ilgili. Kadın çalışmaları alanında yüksek lisansını sürdürmekte. Hayali; insan hakları ve hayvan hakları üzerine yapılan çalışmaların içinde yer almak. 76 il gezmiş, coğrafyaya ve doğaya hayran bir kadın. Yazabilmenin kendisine ayrı bir dünya yarattığını düşünüyor. Her gün insanların derdini dinlediği ve çözüm üretebildiği bir işte çalışıyor. İnsanlar için önemli olanın insanlık olduğuna inanıyor, sevgi ve emeğin getirdiği gücün her şeyi aklayabileceğini savunuyor.

Leave A Comment